Blog nedir? . . . Kendi blogunu oluştur ;)

ÜLKÜCÜ HAREKET

Yazılar

Bahçeli çiftçiye sahip çıktı

MHP Lideri Bahçeli "Bilinmelidir ki; terk edilen köylerin, bırakılan toprakların, dökülen gözyaşlarının, tükenen umutların ve haciz kıskacında olanların tek ve yegane sorumlusu Başbakan Erdoğan ve hükümetidir." dedi.

------------------

MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli partisinin Meclis grup toplantısında konuştu. Bahçeli, konuşmasına 19 Mayıs Atatürk'ü Anma ve Gençlik ve Spor Bayramı'nı tekrar kutlayarak başladı.

Bahçeli'nin konuşmasının tam metni şu şekilde:

Değerli Milletvekilleri,

Basınımızın muhterem temsilcileri,

Hepinizi sevgi ve saygılarımla selamlıyorum.

Dün büyük Atatürk'ün doğumunun 127 ve milletimiz için bir dönüm noktası olan Samsun'a atılan ilk adımın 89. yıl dönümünü Gençlik ve Spor Bayramı olarak bütün yurtta kutladık.

Bu vesile konuşmama bu günün anlam ve önemini bir kez daha vurgulayarak başlamak istiyorum.

Bilindiği gibi, 1910'lu yıllar, toprak ve insan kayıplarının milletimizde yılgınlığa neden olduğu, ataletin bütün vatan sathına yayıldığı bir dönemin acı tarihidir.

Bu tablo,

* Vatanımızı paylaşmak için haritalar üzerinde pazarlıkların yapıldığı,

* Topraklarımızın sömürgeci güçlerce birbirine ikram edildiği,

* Tersanelerimizin, ordumuzun dağıtıldığı,

* Aydınlarımızın dağınık ve bulanık kurtuluş reçeteleri peşinde koştuğu karanlık bir devrin gerçekleridir.

Bu itibarla bu zillete tahammülü kalmamış olanların uyandırılması, onlarla güç ve eylem birliği içine girilmesi, yüreği millet sevgisi ile dolu milliyetçiler için artık kaçınılmaz hale gelmişti.

İşte, 19 Mayıs 1919'da Atatürk'le başlayan süreç, umutsuzluk, yoksulluk, yılgınlık içinde ve hareketsiz kalmış millet varlığına olan inancın ifadesi ve başlangıç noktası olmuştur.

Samsun'dan başlayan bu mücadele süreci, Erzurum ve Sivas Kongreleriyle anlam ve güç kazanacak, önce Ankara'da Meclisin açılması ile sonra kurtuluş savaşının kazanılmasıyla ve nihayet Cumhuriyetimizin ilanı ile taçlanacaktır.

Bu itibarla, 19 Mayıs tarihi ile gelişen olaylar zinciri, atıl duran ve bir ilk hareket bekleyen millet varlığından, nasıl bir mücadele yöntemi çıkabileceğinin de eşi bulunmaz bir örneği olmuştur.

Adım adım ilerlenen bu yöntemin ayrıntıları ve esası,

* Milli güçlere ve kanaat önderlerine dayalı bir meşruiyet,

* Ortak duygu ve aklın bir araya getirildiği toplantı kültürü,

* Milliyetçi fikriyatın ortaya çıkardığı tam bağımsızlık kararı,

* Dönemin küresel güçlerini defetmek için lazım olan kahramanlık ve

* Kimliği zayıflamış toplumda Türklüğü yeniden yükseltmek için duyulan heyecanda aranmalıdır.

Ne üzücüdür ki, aradan geçen 89 yıl sonra, yöneticilerin gafletinin, devletimizin kazanımlarını sekteyle uğratacak, milletimizin kaynaşmasını geriye döndürecek önemli gelişmelere kapı araladığı bu günlerde, 19 Mayıs 1919 ruhunun manası hepimiz için daha da önem kazanmıştır.

Bundan 89 yıl önce, 15 Mayıs 1919'da, Atatürk'ün ertesi gün, gemi ile Samsun'a gitmek için son hazırlıkları yaptığı bir günün tam 89 yıl sonrasında ve aynı gün yaşananları dikkatinize sunmak istiyorum.

İngiltere'nin İstanbul'da davet verebileceği başkonsolosluk mekanı bulunmasına rağmen, bağımsız bir ülke olan Türkiye'nin kendi karasuları içinde, Devletimizin Cumhurbaşkanlığı makamının bir İngiliz Savaş Gemisinde kraliçe tarafından kabulü, hepimizi derinden düşündürmelidir.

Yabancı devlet adamlarının milli meselelerimize görüş adı altında küstahça müdahale ettikleri, sözde tavsiye maskesi ile direktifler yağdırdıkları, Türk hukuk sistemini, siyaset geleneğini ve milli haysiyetini aşağılamaya çalıştıkları günümüzdeki gelişmeler iyi yorumlanmalıdır.

Bunun için, bu tarih doğru okunmalı ve doğru anlamlandırılmalıdır.

* 19 Mayıs, zedelenen, aşağılanan, hor görülen milli onurun dirilişidir.

* 19 Mayıs, Türk milletinin tarih sahnesinde yeniden doğruluşudur.

* 19 Mayıs, teslimiyetçi, tavizkâr ve kişiliksiz yönetimlere karşı milli devletin doğuşunun müjdesidir.

Bu düşüncelerle, kurtuluş mücadelesini başlattığı bu çok anlamlı günün yıldönümünde, Mustafa Kemal Atatürk'ü, kurucu kahramanları ve aziz şehitlerimizi şükranla, minnetle ve rahmetle bir kez daha anıyorum.

Değerli Milletvekili Arkadaşlarım,

Bildiğiniz gibi 19 Mayıs gününü, anlamına uygun törenlerle kutlarken, ne üzücüdür ki, bu bayramı kendilerine armağan ettiğimiz gençliğimizin durumunun yeterli olduğunu söylemek mümkün değildir.

Ne üzücüdür ki, geleceğimizi emanet ettiğimiz gençliğimiz için bugün hak ettikleri güzellikleri onlara sunduğumuzu ifadeden maalesef çok uzaklardayız.

Gençlik, en genel anlamıyla yeni fikirler, aydınlık düşünceler, taze güç ve dinamik bir kuvvetin, yaşlanması mukadder olan bir toplum yapısına giren zindeliği, heyecanı, enerjiyi ifade etmektedir.

Gençlik aynı zamanda ekonomisini toplum yapısına göre planlamış, kaynaklarını kullanma becerisini gösteren, beşeri potansiyelinin farkında olan, gelişmenin nesiller üzerindeki sürekliliğini sağlamış milletler için bulunmaz bir kıymet, muhteşem bir dahili kudretin tanımıdır.

Bu itibarla hiçbir yeraltı zenginliği olmayan günümüzün gelişmiş ülkelerinin en önemli serveti yetişmiş insan ve gençlik gücüdür. Dünya hızla yaşlanırken, Türkiye elindeki büyük genç nüfusun sağladığı stratejik üstünlüğü ne yazık ki kullanamamaktadır.

Ülkemizin verim alınamayan insani ve iktisadi kaynakları, hakkaniyetle paylaşılamayan milli geliri, bir türlü oluşturulamayan toplumsal işbirliği ve dayanışmadan uzak iş ve üretim ortamı, elbette ve öncelikle gençlerimizi etkilemektedir.

Bugün ülkemizde 15 ile 24 yaş arasındaki genç nüfus 13 milyona yaklaşmıştır. Bir beşeri potansiyel demek olan bu fikir ve emek ordusunun sayısı, birçok ülkenin toplam nüfusundan daha fazladır.

Ancak, bu yaş grubuna sağlanan eğitimin, iş imkânlarının ve hayat standardının, geleceğimizin teminatı olduğunu sürekli tekrarladığınız gençlerimiz açısından yeterli olduğu söylemek mümkün değildir.

Milyonlarca ailenin yoksullukla boğuştuğu Türkiye'de, o aileler içinde yaşayan yüz binlerce gencimizin de bu darboğaza dahil olması zaten kaçınılmaz bir gerçek olarak karşımızdadır.

Bugün ülkemizde işi olmayan her yüz kişiden 35'i gençtir. Bir buçuk milyona yakın gencimiz iş aramaktadır.

Genç nüfusumuzun %30 kadarı öğrencidir. % 30'u çalışmaktadır. %40 kadarı ise hem okumamakta, hem de çalışmamaktadır. Bu durum yaklaşık beş milyon gencin tamamen atıl olarak beklediğini göstermektedir.

Bizim anlayışımıza göre bu tablo, kullanamadığımız, hatta maddi ve manevi anlamda etrafına bir yük olan servetin israfı demektir.

Üniversite kapılarında her yıl bekleyen genç sayısı, iki milyona dayanmıştır. Mezuniyet sonrası bitmek tükenmek bilmeyen iş arama sorunlarına rağmen, bunların ise ancak üçte biri yüksek öğretim imkânı bulabilecektir.

Çalışabilme gücüne fiziksel olarak ulaşmış olmasına rağmen, eksik eğitim, yetersiz istihdam, azalan iş imkânı gibi faktörlerle gençliğin hayata tutunma umudu giderek zayıflamaktadır.

Geleceğini ses ve müzik yarışmalarına, piyangolara, bahislere, şans oyunlarına bağlayanların sayısı çığ gibi büyümektedir. Kısa yoldan para kazandıracağı düşüncesiyle Televizyonlardaki yarışmalarına başvuranların sayısı birkaç milyona ulaşmıştır.

Genç nüfusun işsizliği beraberinde sosyal ve kriminal sorunlar da getirmektedir. Şiddete eğilim artmakta, sorunların yalnızca kaba kuvvetle çözüleceğine dair kanaatler güçlenmektedir.

Geçtiğimiz günlerde yapılan bir ankette, gençliğin önem verdiği, örnek aldığı şahısların arasında, dizi film kahramanlarının olması bu açıdan hepimizi derinden düşündürmelidir.

Feodal kalıntı, töre, mafya türündeki dizi filmlerin özellikle gençler arasında rağbet görmesi, okul önlerinde giderek artan şiddet olayları, ilkokullara kadar inen suçlu yaşı, başta hükümet olmak üzere hepimiz için uyarıcı olması gereken bir konudur.

Rol model aldıkları bu aykırı insanlar gibi giyinen, takınan ve davranan gençlerin sayısındaki artış gözle görünür seviyelere yükselmiştir.

Bugün, hukuka uymayan, kural tanımayan, kendi kuralını dayatan, sorunları tahakküm ederek çözmeye çalışan gençlerin neden olduğu vahim olaylar her gün medyada yer almaktadır.

Bunları görmezden gelmemiz mümkün değildir. Bunlar bizim gençlerimizdir. Bu gençler ise, bizlere, bizim kuşaklarımızın sevgi ve ilgisi ve himayesine emanettir.

Milleti milli kültür değerlerini taşıyan bir kutlu varlık olarak gören Türk milliyetçileri için, bu kültür mirasının nesillere taşınmasındaki kopuk ve hasarlı zincir halkalarını yok farz etmek mümkün değildir.

Takdir edersiniz ki, bu kadar ağır sorunlar altındaki bir gençliğin ne kendisi ile, ne ailesi ile, ne toplumu ile ne de ülkesiyle barışık olması, huzur içinde bir hayatı işbirliği ve uyumla geçirmesi söz konusu olmayacaktır.

Gençlerin yaşamak zorunda kalacakları işsizlik sorununun bir başka mahsurlu yönü ise, aile kurmada gecikme veya bir aile sorumluluğu duymaktan uzaklaşma tehlikesidir. Bu, özellikle Türk milletinin en küçük birimi olan ailenin sarsılmasına neden olabilecek, önemli bir travma noktasıdır.

Yine gençliğin ekonomik hayata geçişindeki gecikmeler veya engeller aynı zamanda toplumsal işbölümüne geçişini de önlemektedir. Bu ise toplum hayatına ve demokratik süreçlere yabancılaşmanın bir sonucu olarak karşımıza çıkmaktadır.

İçinden çıkılmaz hale getirilen eğitim sistemimizle gençlerimiz de, zor ve çağdışı koşullarda, yetersiz kural ve disiplinden uzak bir eğitim ile geleceğin mimarı olamayacaklarının farkındadırlar.

Kendilerinden önceki nesillerin de işsizlikle, yoksullukla boğuştuklarına şahit olarak, gelecekten umutları azalmıştır. Sağlıklı olmayan konutlarda ve şartlarda, dar gelirli aileleri ile birlikte hayat mücadelesi vermektedirler.

Sigara, alkol ve hatta uyuşturucu kullanan genç nüfusun sayısında yaşanan artış, evlatlarımızın ne kadar sahipsiz olduklarını gözler önüne sermektedir.

Bugünün gençleri, yarının yetişkinleri olacaktır. Bu itibarla, gençlerimize bugün sahip çıkamamanın faturası, önümüzdeki yirmibeş yıllık süreçte karşımıza çıkacak, yaşlanacak olan bugünkü gençler ülkemizin önüne o tarihlerde başka ilave sorunları da beraberinde getireceklerdir.

Bu nedenle sorun büyük ve çözümü acildir. Günübirlik tedbirlerle geçiştirilemeyecek kadar ciddidir.

Partimiz, gençliğe yapılacak yatırımı, aziz Cumhuriyetimizi emanet etmenin anlamına da uygun olarak, Türkiye'nin geleceğine yapılacak en önemli yatırım olarak görmektedir.

Bu itibarla hükümeti, Türkiye'nin acil çözüm bekleyen birikmiş ağır sorunlarının yanı sıra ve onlardan da önce olmak üzere, gençliğin sorunlarına eğilmesini bekliyoruz.

Bu konuda,

* Tam bir fırsat eşitliği sağlayarak eğitimin kalite ve standartlarının yükseltilmesi,

* Eğitim sistemi içerisindeki süreçlerle kişisel yeteneklerinin tam olarak ortaya çıkartılması ve buna göre hayata hazırlanması,

* Boş zamanlarını değerlendirebilecekleri, yeteneklerini keşfedebilecekleri, sosyal ve kültürel ortamların acilen sağlanması,

* Bu maksatla, Milliyetçi Hareketin önerdiği "gençlik merkezlerinin" kurulması,

* Engelli gençlerimizin eğitimindeki özelliğin de dikkate alınarak gerekli eğitim alt yapısı ve teknolojik imkânların artırılması,

* Bir nedenle toplum dışı kalmış, hatta suça eğilim göstermiş gençlerin topluma kazandırılması için tedbirler alınması,

* Ve hiç değilse kısa vadede bir çözüm olması düşüncesiyle, acilen üretimi artıracak makro tedbirler ile istihdamda gençlere öncelik tanınması, bizim hükümete önereceğimiz düşüncelerdir.

Değerli Milletvekilleri,

Gençlik hem fertlerin yetişkinliğe hazırlanması için doğal bir yaş dönemi, hem de milli hayatımız için toplumla uyumlu ve ona yeni şeyler katmak için yetiştiği sosyal sürecin adıdır.

Bu nedenle, genç yalnızca kendisine karşı değil yaşadığı topluma karşı da bir sorumluluk taşımaktadır.

Ancak, geleneksel bağların hızla koptuğu, yerine yeni değerlerin ikame edilemediği, dilini, tarihini, kültürünü yeterince benimsemiş bir gençliğin de milletimizin geleceğinde katkı sağlayacağını beklemek elbette ki fazla iyimserlik olacaktır.

Bu itibarla, bizim anlayışımıza göre, Cumhuriyetimizi emanet ettiğimiz geçliğin bizden daha iyi ve daha sorumlu yetişmesi, hepimiz için vaz geçilmez bir milli görev, aynı zamanda vatan ve insanlık borcudur.

Aksi halde, görevini yerine getirmeyen yetişkinlerin ihmal ettiği gençlerin, ekonomiye, eğitime ailelerine, topluma ve ülkemize bir katkılarının olmasını istemek de, beklemek de insaflı ve adil bir yaklaşım olmayacaktır.

Bugün bu konuda bir sorun varsa, bunun yegâne sorumluları, ülkemizi yıllardır kısır ve günübirlik tedbirlerle avutmaya çalışan, yeterli yatırım, istihdam ve üretim yaratamayan, vatandaşımızın çaresizliğini politik istismarla oya dönüştürmeye çalışan siyasetçiler ve siyasal iktidarlardır.

Eğitimsizlik ve işsizlik vatandaşlar için bir kusur ve suç değil, ama iktidarlar için bir görev ihmali, sorumluluk ayıbı ve yönetimdeki başarısızlık demektir.

Bugünün gençleri de bir zaman sonra ülkemizin yetişkinleri ve yaşlıları olacaklar ve onlara da yeni nesil gençliğin sorumluluğu teslim edilecektir. Bundan kaçış yoktur.

Bugün 15- 24 yaş kuşağında bulunan gençlerimiz, Cumhuriyetimizin 100. yılı ve Atatürk'ün Samsun'a çıkışının 104. yılı olan 2023 senesinde 30 ile 49 yaş aralığını yaşayacaklardır.

O tarihi dönem geldiğinde, siyaseti, bilimi, sanatı, ekonomiyi bugünkü genç kuşak yürütecek, Türkiye'nin 21. yüzyılının kapısını aralayarak Lider Ülke Türkiye'nin mimarları olacaklardır. Hedefimiz de, ümidimiz de budur.

Bunun için Türkiye şimdiden;

* Gençlerine milli kültürden beslenen çağdaş ve yüksek bir eğitim veremezse,

* Küresel rekabetlere Türkçe bakabilen ve cevap verebilen gençlik yetiştiremezse,

* En kısa sürede, istihdam alanları oluşturarak, gençliğe iş ve aş imkânlarını sunamazsa,

* Sevgi, saygı, işbirliği ve yüksek ahlak ile kutlu değerler ekseninde bir buluşma sağlayamazsa,

* Kendisi, ailesi, milleti için heyecan duyduğu milli bir ülkü ile donatamazsa,

* Dilini, tarihini, kültürünü özümseterek, bunu gelişmenin dinamiği, huzurun ve refahın itici gücü olarak benimsetemezse, İsraf edilmiş gençlerin, yakın gelecekte ülkemizde yaşanması muhtemel gerilimlerin kaynağı haline gelmeleri de kaçınılmaz olacaktır.

Böylesi bir gelişmenin bütün vebali ve sorumluluğu ise öncelikle gençlerimizi ihmal eden siyasal iktidarın ve sonra hepimizin omuzlarındadır.

Değerli Milletvekilleri,

Bildiğiniz gibi, bir gelenek haline gelmiş olan "14 Mayıs ‘Dünya Çiftçiler Günü' meslek kuruluşları ile ekmeğini topraktan kazanan çiftçilerimiz tarafından geçtiğimiz günlerde kutlanmıştır.

Muhatap oldukları sorunlardan dolayı tahammüllerinin sonuna geldiğini bildiğim ve bunları yakından takip ettiğim bütün çiftçi kardeşlerimin bu mana yüklü özel günlerini ben de kutluyorum.

Elbette çiftçilikle uğraşan aziz vatan evlatlarının meseleleri yalnızca bu günlerde hatırlanılmamalı, sadece sandık görününce akıllara düşmemelidir.

AKP iktidarı süresince tamamen görmezden gelinen, umursanmayan ve hatta dışlanan tarım kesiminde çalışan milyonlarca vatandaşımızın feryatları artık dalga dalga yükselmektedir.

İçinde bulunduğumuz günler hasat mevsiminin geldiğini müjdelemektedir. Ancak bu süreç, alın terlerini toprakla yoğuracak olan aziz çiftçi kardeşlerimiz için sorunların büyüyeceği, yeni problemlerin ortaya çıkacağı bir zaman olarak görülmektedir.

Bin bir emekle, kavurucu sıcağın altında, geçim kaygısıyla onurlu bir mücadele veren, zor şartların içinde çare arayan çiftçi vatandaşlarımızın ne yazık ki hali, tam anlamıyla perişandır.

İnsanca yaşamanın dahi çok görüldüğü çiftçilerimiz için tarlalarında maalesef bereket bulunmadığından ürettikleri ürünlerin bir değeri de kalmamıştır. Ürünlerinden elde ettikleri gelir, borçlarını bile karşılayamaz bir durumdadır.

Tarım kesiminde çalışan vatandaşlarımız en temel ihtiyacını teminden uzak olup, AKP iktidarına olan bütün güvenlerini ve ümitlerini yitirmiş bir halde hayat kavgası vermektedirler.

Gözünü toprak doyursun denilerek hor ve hakir görülen çiftçi kardeşlerimiz, hasat dönemini gelir elde etmek için değil, mahkûm oldukları borçlarını ödeyebilecekleri bir zaman olarak görmektedirler.

Ortalama 50 günlük bir hasat süresiyle, 315 gün boyunca Türkiye'yi doyuran bu fedakâr ve çalışkan insanların, maalesef kendileri doymamaktadır.

Yıllardan beri aracıya, vurguncuya, tefeciye, komisyoncuya ezdirilen çiftçi kardeşlerimizin yapabildiği ise sadece borcunu borçla çevirmek olmuştur.

Sıcak para tacirini palazlandıran, tefeciyi heyecanlandıran, sermayeyi sevindiren, ancak sıra dar gelirli vatandaşımıza gelince ekmeğini elinden alan AKP hükümeti; çiftçiyi unutmuş, mağduru kaderine terk etmiş, fırsatçılara ve vurgunculara kucak açmıştır.

Zor şartlar içinde, sabahın erken saatlerinden akşamın geç saatlerine kadar karnını doyurabilmek amacıyla çalışan vatandaşlarımızdan hükümetin haberi bile yoktur.

Toprağında çift süren, umutla biçerdöverin tarlasına gelmesini bekleyen, sabırla her türlü çaresizliklere direnenler, ne hazindir ki hükümetin ilgi alanında değildir.

Rantiyecilerle, vurguncularla, komisyoncularla, yağmacılar ve fırsatçılarla işbirliği yapan iktidar partisinin, çiftçilerimizi tarlalarında, bahçelerinde, bostanlarında, evlerinde, köy meydanlarında kaderlerine terk etmiş olması hiç de şaşırtıcı sayılmamalıdır.

Değerli Milletvekili Arkadaşlarım,

Tarımsal üretimdeki girdi fiyatlarının yüksekliğine bağlı sorunların gün geçtikçe büyümesi köylülerin, çiftçilerin unutulduğunun açık göstergesidir.

Her geçen gün zamlanan üretimdeki maliyetlerin aziz çiftçi kardeşlerimizi, dayanamayacakları, katlanamayacakları bir darboğaza getirmiş olduğu anlaşılmaktadır.

Bilindiği üzere, Başbakan Erdoğan, her fırsatta 2002 yılıyla bugünü karşılaştırmakta, kendisine göre, yıllar içinde "nereden nereye" gelindiği konusunda beyanda bulunmaktadır.

Bizce "nereden nereye" gelindiği malumdur. Bunu en iyi bilenler de şüphesiz çiftçimizdir, esnafımızdır, memurumuzdur, işçimiz ve emeklimizdir.

Aynı yöntemle, çiftçi kardeşlerimizin üretimlerinde girdi olarak kullandığı faktör fiyatlarındaki, bize göre çok düşündürücü ve tehlike sinyalleri veren yüksek artışların, hangi aşamaya geldiğini huzurlarınızda ifade etmek istiyorum.

Öncelikle çiftçilerimizin yükselen fiyatlar nedeniyle kullanmaktan vazgeçmeye başladığı, gübredeki durumu dikkatlerinize sunmak isterim.

Amonyum nitrat gübresinin fiyatı 2002 yılına göre yüzde 213, üre gübrenin fiyatı yüzde 284 oranında yükselmiştir.

DAP gübresindeki fiyat artışı ise daha ürkütücü olup yine 2002'ye kıyasla yüzde 380 olarak ortaya çıkmıştır.

Amonyum sülfat gübresinin fiyatı da 2002 yılından bugüne, yaklaşık olarak yüzde 242 oranında artmıştır.

Buradan Başbakan Erdoğan'a sormak lazımdır? Siz olsaydınız, bu şartlar altında gübreyi üretimde kullanır mıydınız?

Önemli sorunlardan birisi de; çiftçilerimizin üretimlerini yapabilmeleri, tarlalarını ekebilmeleri için vazgeçilmez öneme sahip olan tohumluk fiyatlarındaki artıştır.

Makarnalık buğdayı yetiştirebilmek için gerekli olan tohumun kilogramı 2002 yılına göre bugün yüzde 67,4 oranında artmış, birinci grup ekmeklik buğdayın tohumluk fiyatı ise yüzde 73,4 oranında yükselmiştir.

Yem olarak da kullanılan arpanın tohumluk fiyatı ise 2002 yılına kıyasla yüzde 90 oranında artarak, üreticilerimizi ve hayvancılıkla uğraşanları zor duruma düşürmüştür.

Oysa ki tarım kesiminde çalışan vatandaşlarımız için çok önemli bir yeri olan ve üreticilerin bu fiyatlar üzerinden ürünlerini sattığı taban fiyatları bile, tohumluk fiyatlarındaki artışın gerisinde kalmıştır.

Tarımsal üretimin vazgeçilmezi haline gelen traktördeki fiyatlarda ise, geçtiğimiz Şubat ayında tarım makinelerinden alınan KDV'nin düşürülmesine rağmen, 2002'ye göre yaklaşık yüzde 58 oranında artış görülmektedir.

Çok yaygın bir hale gelen ve maalesef bir sonu ve sonucu olamayacağı açık olan bir husus da, borçla yeni traktör alanların, bir süre sonra aldığını satıp elde ettiği gelirle borcunu ödeyip, borçla tekrar eski bir model traktöre dönüş yapmış olmasıdır..

Bu durumun, traktör üretimiyle övünen AKP hükümetinin gündeminde ve umurunda olmadığı artık ortaya çıkmıştır.

Tarımsal üretimin yapılabilmesi için vazgeçilmez öneme sahip olan mazot zammı ise, çiftçi kardeşlerimizi üretimden caydırma noktasına getirmiştir.

Bu kapsamda 2002 yılına göre bugün mazot fiyatındaki artış yüzde 140 düzeyine ulaşmıştır. Bu endişe verici artışın, traktörün yürümemesi, su motorunun çalışmaması demek olacağını, sağduyulu insan bilebilecektir.

Daha fazla ürün elde edebilmek için arazilerini sulamak durumunda olanların karşı karşıya olduğu maliyet ise çok ciddi bir düzeye ulaşmıştır.

Dekar başına hububat üretiminde sulama maliyetinde 2002'ye göre yüzde 154'lük bir artış, artık üretimin verimliliğini ve miktarını çok olumsuz etkilemektedir.

Bahçesinde sebze ve meyve yetiştirerek geçimini sağlayan aziz vatandaşlarımızın yanı sıra, suya bağımlı olan üretilen şekerpancarının, pamuğun ve çeltiğin sulama maliyetlerindeki artış da 2002'ye oranla yüzde 160'a yükselmiştir.

Geldiğimiz aşamada; toprak çoraklaşma, ağaçlar kuruma ve dallar boş kalma tehlikesiyle yüz yüzedir. Bu dayanılmaz fiyat artışları, çiftçi kardeşlerimizi üretim yapamaz, karınlarını doyuramaz bir noktaya getirmiştir.

Böylesine ağır şartlar altında bile üretim yapmaya çalışan vatandaşlarımızın ise ürünleri para etmemekte, ürettiklerini satmaları karşılığında elde edilen gelirden geriye kalanla pazar sepeti dahi dolmamaktadır.

"Nereden nereye" gelindiğini bütün vahametiyle gösteren bu manzaranın neresinde gelişme, büyüme, zenginleşme olduğunu Başbakan Erdoğan izah etmelidir?

Bu utanılacak tablonun neresinde istikrar bulunduğunu mutlaka açıklamak durumundadır?

Bilinmelidir ki; terk edilen köylerin, bırakılan toprakların, dökülen gözyaşlarının, tükenen umutların ve haciz kıskacında olanların tek ve yegane sorumlusu Başbakan Erdoğan ve hükümetidir.

Helal kazancının peşinde olan, sofrasına bir tas sıcak çorba koyabilmenin peşinde olan milyonlarca vatandaşımıza; para baronlarına, Ortadoğu şeyhlerine, holding patronlarına gösterilen ilginin küçük bir bölümünün dahi çok görüldüğü, artık gün gibi ortadır.

Ancak, kimse yanlış bir hesabın içinde olmamalı, mağdurluğunda dolayı eziyet çeken vatan evlatlarını görmezden gelerek dışlamaya yeltenmemelidir.

Değerli Milletvekili Arkadaşlarım

AKP hakkında açılan kapatma davası hükümetin zaten kusurlu olan yönetim zafiyetini tamamen zayıflatmış ve gün ışığına çıkarmıştır.

Başbakan Erdoğan, partisinin kapatılması ve kendisinin yargılanması yolunun açılmasına yönelik kaygılarla itidal ve soğukkanlılığını giderek kaybetmektedir.

Bugün Türkiye, hür bir siyasi irade tarafından değil, AKP'nin korkularının neden olduğu saiklerce yönetilmektedir. Bu anormal ruh halinin olumsuz sinyalleri toplum hayatının her alanında kendisini göstermeye başlamıştır.

AKP politikalarını benimsemediği veya destek olmadığından kuşkulanılan herkes ve her kurum, AKP'nin bekası için tehdit eden oluşumlar olarak takdim edilmeye başlanmıştır.

Muhalefet partileri ve devlet kurumları darbeci, hükümeti eleştiren herkes darbe işbirlikçisi, ekonomik sıkıntılarını dile getirenler ise bozguncu ve istikrar düşmanı olarak ilan edilmektedir.

Başbakan'ın ve siyaset tarzının yarattığı komplo teorileri ile gerilim ortamı, toplumumuzu her geçen gün yeni bir çatışmaya sürüklemektedir. Her karar ve icraata korku ve vehimler hakim olmaya başlamıştır.

Yargıtay Başsavcısının başlattığı hukuki süreç bile "yargı darbesi" olarak adlandırılmakta, hukuka, kurumlara, devlete ve birbirimize olan güven ve saygı ortamı zedelenmektedir.

Sürekli olarak "demokrasi alanını genişletmekten söz eden AKP, oluşturmaya çalıştıkları korku diktatörlüğü ile anayasal ve demokratik hakları bile kontrol atına almaya çalışmaktadır.

Özel hayatın gizliliği, aile hayatına saygı, haberleşme hürriyeti gibi temel hak ve özgürlüklerin ihlaline yönelik kuşkular artmaktadır.

Bu uygulamaları ile hükümet, Türkiye'yi özel hayatların bile denetlendiği ve dinlendiği totaliter bir yapıya doğru sürüklemektedir.

Demokrasimiz, bu şekliyle artık halkını koruyan ve kollayan değil, halkını gözleyen, kuşku duyan ve izleyen bir yönetim haline gelmek üzeredir.

Suçla mücadele için hizmet vermesi gereken "yasal" dinleme ve takip mekanizmaları kullanılarak vatandaşımız üzerinde yasa dışı tahakküm, bastırma çabaları ile bir nüfuz imkânı yaratılmak istendiğine yönelik kuşkular artmıştır.

Bu konuda acilen tedbir alınamaz ve kontrol sağlanamazsa milletin birbirine olan güveni tamamen sarsılacak, içine sürüklenilen kuşku ve kaygı hali vahim gelişmelere kapı aralayacaktır.

Şeffaf devlet iddiasıyla iktidara gelen AKP zihniyeti, hükümetini sürdürebilmek için anlaşıldığı kadarıyla milletimizi şeffaflaştırmakta, buna karşılık kendi iktidar alanını giderek daha gizli, örtülü ve şüpheli hale getirmektedir.

Küresel dayatmalar karşısında savrulan AKP yönetimi, kendisi ile birlikte Türkiye'nin savrulmasına da göz yummaktadır.

Bu gelişmeler karşısında Milliyetçi Hareketin bu dayatma ve tehditlere sessiz ve seyirci kalması asla düşünülemez.

Kendi vatandaşlarını tehdit gören, bir siyaset anlayışı ile Türkiye'nin yönetilmesi ve devamı mümkün değildir.

Ancak her şeye rağmen bu hayati dönemde kardeşliğimizin pekiştirilmesine, devlet ve kurumlarımıza olan güvenin artırılmasına, milletimizin endişe ve tereddütlerinin acilen giderilmesine olan ihtiyaç her zamankinden fazladır.

Milliyetçi Hareket ülkemizdeki taşların yerine oturması için üzerine düşeni yapmaya hazır ve kararlıdır.

Hepinize bir kez daha sevgi ve saygılarımı sunuyorum.

OĞUZ KAĞAN’IN DUASI

Ulu Tanrı! Güzel Tanrı! Gök Tanrı! Sen Türkü, Türk yurtlarını koru! Düşman şerrinden sakla! Türkü yiğitlikte daim et!Türkü erlik davasıyla yaşat! Türkü realist yap! Pratik insan olan Onu nazariye ve hayale kaptırma! Türkü gönlüne her şeyden önce hatta kursağına ekmek koymadan evvel Türklük sevgisini koy! Türkü ideal ile yaşat! Ve ideali hakikat yapmağa çalışsınlar! Törelerini canları gibi saklat! Türkü zevke, rahata verme! Bilakis zahmete alıştır! Zahmetle yürekleri, bedenleri demir olsun! Bu sayede onlara yüksek çalışma kudreti verirsin, Türkü faal, cevval edersin.

Türk'e değişmez bir seciye ver! Zamanla seciyesi değişmesin, sade tekemmüle tadilat görsün

Türk'ün çoğu çiftçi olsun!Toprağa bağlı olur. Huyu hayatı toprak gibi müstakar olur. Bir kısmı hüner, sanat ehli olsun! Bir kısmı tacir olsun! Türk'ten büyük müteffekirler, büyük alimler, büyük kumandanlar, büyük adamlar yetiştir! Türk'ü yıldırım gibi sert ve çabuk kıl! Türkü teşkilatçı yap! İntizam, disiplin Türk'e huy olsun! Türk her iyiyi, her işe yarar şeyi kendine mal etsin! Fakat daima orijinal kalsın!Onu azim sahibi et! Bir iş için önce iyi düşündür; sonra atiklikle yaptır! Türk'ü metin bir namusla yaşat! Öyle ki herkes Türk'e itimat etsin! Dosta bir tarafa karşı nazik, terbiyeli, düşmana karşı daima şüpheli, asla emniyet etmez ve sert olsun! Türk'e edilen fenalıkları unutturma! Türk'ün yüreğinde milli kinin ateşini yak! Türk hiçbir şeye inanmasın. Türk daima içini, fikrini, sırrını başkalarından canı gibi saklasın! Bu da Türklere huy olsun! Türk sade kuvvete itibar etsin! Dünyada sadece Türk'ün menfaatine baksın! Başka menfaat tanımasın! Tek bir türkün menfaatini bütün dünyanın menfaatinden üstün tutsun!

Ulu Tanrı!

Milli kuvvet namus, ahlak, azim, sebat, ideal, Türkçülük ruhu, yurtseverlik, ilim, sanat, teşkilat, intizam, beden kuvveti ve zenginlikle hasıl olduğundan Türk'e bunları ver! Türk'te hırsız, namusuz türerse hemen kahret!Türk'e benlik hemde yüksek bir benlik ver! Türk nefsine itimat sahibi olsun.

Türk'ü muhakemeli, ciddi adam olarak yarat! Hissiyatına kapılıp öfke ile ayaklanmasın! Birden barut gibi parlamasın! Daima soğuk kanlı olsun! Türk'ü her milletten cesur yarat! Öç almağı Türk asla unutmasın

Yarabbi namusuz bir tek Türk yaratacağına dünyayı yık daha iyi. Ne kadar korkak Türk varsa onları helak et! Türk her şeyi müşahede, mukayese, tecrübe ile muhakeme etsin! Yalnız akıl ve mantık denen şeylerle bırakma onu! Sabırlı, derde dayanıklı olsun! Dönek Türk yaratma! Türkleri maymun iştahlı yapma! Türk daima ihtiyatla adım atsın! Kimsenin tatlı diline inanmasın! Kimseye emniyeti olmasın!

Çalışma zekadan üstün bir kıymet olduğundan, Tanrı, sen Türk'ü çalışkan et! Türk'ün ömrü çalışmayla geçsin! Ona daima çalışma aşkı ver! Hele el birliğiyle çalışmayı adet etsin! Tembel Türk'ü hemen öldür! Türk'e her milletinkinden üstün bir zeka ver! Zeka ve çalışma bir olunca Türk'ün önünde durulmaz!

Milli işte yalan bile olsa yadlara karşı hak iddia etsin! Hak ne kadar çok iddia edilirse sonunda haksız hak sahibi haklı oluyor.

MHP'den Nevruz'da 'bölücülük' tepkisi

MHP Grup Başkanvekili Oktay Vural, Türk Milleti'nin barış ve kardeşlik içinde kutladığı nevruz şenliklerini huzur bozmak için kullanmak isteyenler olduğunu belirterek, "dağda milleti bölmek isteyenlerin kıyafetlerini giyerek nevruz kutlanmaz'' dedi.

İzmir Valiliği, İl Milli Eğitim Müdürlüğü, Kültür ve Turizm Müdürlüğünce Tire'nin Taştepe mevkisinde nevruz şenliği düzenlendi.

Şenlikte konuşan Oktay Vural, Tire'de halkla birlikte yapılan kutlamaların örnek teşkil etmesi gerektiğini kaydetti.

Türklerin asırlardır kutladığı nevruzun ''bölücülüğün vesilesi'' haline getirilmemesi gerektiğini belirten Vural, şöyle konuştu:

''Nevruzu devletimizin, milletimizin huzurunu bozmak için kullanmak isteyenler var. Ama bilsinler ki bu millet kardeşlik türküsünü daima söyleyecektir. Bunların başarıya ulaşması mümkün değildir. Gidip orada, dağda milleti bölmek isteyenlerin kıyafetlerini giyerek nevruz kutlanmaz, al bayrağın altında kutlanır. Türk milleti nevruzu ilelebet kutlayacaktır. Nevruz şenliklerimizi bahane ederek polisimize taş atanları, kurşun sıkanları lanetliyorum.''

İzmir Vali Yardımcısı Haluk Tunçsu da nevruz bayramının Türk dünyasının öz kültürü olduğunu belirterek, ''Nevruz barış, kardeşlik ve dostluğun göstergesidir. Türk devletine, milletine karşı çıkmak değildir. Birlik olup bunu gösterelim'' dedi.

Şenlikte, Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından ilköğretim okulları arasında düzenlenen ''Türk Kültüründe Nevruz'' konulu resim, şiir ve kompozisyon yarışmasında dereceye girenlere ödülleri verildi. Ege bölgesi halk oyunu ekipleri ve Türk Cumhuriyetleri öğrenci toplululukları gösteri sundu. Vatandaşlara keşkek ve süt şerbeti ikram edildi. Nevruz ateşinin yakıldığı şenlikte, temsili demir dövme töreni yapıldı.

Atatürkçü Yahudiler!

'Gazetemiz yazarlarından Yakup Almelek'in sözlerini yazdığı, oğlu Alper Almelek'in bestesini yaptığı marş, Atatürkçü Düşünce Derneği'nin (ADD) resmi marşı olarak kabul edildi. (24 Ekim 2001 - ŞALOM)'

Bir süre önce, komonistlerin (sosyalistlerin) faaliyetlerine dair aldikları kararları madde madde sıralamıştık. İçlerinden biri şöyle idi: '-Hangi ülkede faaliyet gösteriyor iseniz, o ülkenin ölmüş devlet adamlarını sahiplenecek, yapacağınız propaganda ile onu ve dediklerini çizgimize çekeceksiniz. Aradan yıllar geçtikten sonra herkes onu 'devrimci (solcu)' bilecek.'

Tokat Milletvekili Ahmet Gürkan, Büyük Millet Meclisi'nde yaptığı konuşmada '-Sosyalizmanın anası masonluktur!' diyor. Öyle oldugunu da madde madde elindeki delillerle ispat ediyor. Siz yaşadığınız süre içinde; okulda, işte, işyerinde, çarşıda, pazarda her yerde karşılaştığınız insanlardan, tanıdıklarınız veya değil hangisinden duydunuz birinin çıkıp da '-MASONUM' dedigini?

Duymadınız, duyamazsınız... Ama onlar '-solcuyum, sosyalistim, devrimciyim, ateistim, komunistim' derler. Kılıktan kılığa girerler.

İlginizi çekeceğini umduğumuz ibret dolu bir yazı, Eski Van milletvekili ve vatanın sevilen asil evladı muhterem İbrahim Arvas'in kaleminden:

'Hatıratım sona yaklaşırken memleketimizde locaları bulunan Masonlardan biraz bahs etmek isterim. Masonların İstanbul, İzmir, Adana ve Ankara'da bir çok locaları vardır.

Mustafa Kemal Paşa'nın sevmediği iki zümre vardı. Birincisi DÖNMELER , ikincisi de MASONLAR'dı.

Bir gün eski adliye vekili Mahmut Esat Bozkurd'u çağırdı. Kendisine Masonların taksimat, teşkilat ve ahvalini bildirir bir kitab verdi.

'-Bunu güzelce mütalaa et, bir takrirle Halk Partisi Gurup Başkanlığına ver, gurupta bunlara şiddetli bir hücum yap ve gurupça kapanmasına delalet et. Seninde bu işde büyük şeref payın olacaktır.' dedi.

Gurup günü Mahmut Esat Bozkurt riyaset makamına bir takrir verdi ve takririn okunmasını reisten rica etti. Katip takriri okudu. Gurup dinledi. Hülasası şöyle idi:

'Bizim Eba ancet gelen atalarımızın mensubu bulunduğu tarikatları kapattık, Masonluk ta kökü dışarda bir Yahudi tarikatından başka bir şey değildir. Memleketimizde bunun ne işi vardır? Bunu da gurup kararıyla kapatalım.'

Ve söz istedi, kürsüye gelerek takririni gayet veciz olarak izah etti.

Meclisteki Masonları bir telaşdır aldı. Hele sözcüleri Şükrü Kaya'yı görse idiniz, başından süt dökülmüs kediye benziyordu.

Meşhur hatib Mahmut Esat Beye söz yetişebilir mi idi. Şükrü Kaya Masonluğun bir hayir (!) müessesesi olduğunu kürsüden söylediği zaman gurubun hemen bütün azası yüzüne haykırdılar.

Hayır eserleri dediğiniz nedir, birisini gösterebilir misiniz? Yalan söylüyorsun, in aşağı! dediler. Mahmut Esat ise MASONLUĞUN kökü dışarda, gizli, memleket ve millet için muzur bir tarikat olduğunu ve her yerde umumi reislerinin yani meşrik-i azamlarının YAHUDİ olduğunu bir çok vesikalarla ispat etti.

Şükrü Kaya, Kazım Özalp, Mazhar Germen son çareyi Katib-i umumi Recep Peker'e iltica etmekte buldular. Ve salonda oturan Recep Peker'in etrafını alarak yalvarmağa başladılar. Guruptaki hava çok elektrikli idi. Heyecan son haddini bulmuş, her taraftan

'-KAPATALIM!' sesleri yükseliyordu. O esnada Recep Peker söz istedi ve kürsüye gelerek:

'-Arkadaşlar, çok mühim bir işin üstündeyiz, müsaade buyurun, bu işi bir defa da devlet reisine götürelim, onun da reyini alalım, gelecek hafta bugün tekrar huzurunuza getireceğim, dedi.

Bu söz gurubun tasvibine mazhar oldu ve mesele gelecek haftaya kaldı. Bir hafta sonra olsun, biz herhalde bütün locaları kapatırız dediler. Ertesi hafta Recep Peker geldi ve kürsüye çıkarak şu müjdeyi verdi:

-Arkadaşlar; bugünden itibaren Türkiye'de Masonluk kalmamıştır ve bütün localar kapanmıştır.

Salonda bir kıyamettir koptu, alkışlar, bağırmalar ve KAHROLSUN YAHUDI USAKLARI! sesleri tavanları çınlatıyordu.

Şükrü Kaya ile arkadaşları ortadan sırra kadem basmışlardı. Gurup dağıldıktan sonra doktor Mim Kemal'i öne katarak meclisteki Masonlar toplu olarak Reisicumhura gitmişlerdi. Mim Kemal, Reisicumhura hitaben:

-Efendim biz zaten maiyet-i devletinizdeyiz, fakat siz meşrik-i azamımız olursanız biz pervane gibi etrafınızda dönüp dolaşırız, demiş. Reisicumhur,

-Peki bir şey soracağım, bana cevap veriniz de sonra... Siz Avrupada hangi locaya bağlısınız ve metbuunuzun ismi nedir?

-Biz Cenova'ya tabiiz ve reisimiz de BARCA MISON Cenaplarıdır, demişler. Bunun üzerine küplere binen MUSTAFA KEMAL PAŞA onlara hitaben:

-HAYDİ DEFOLUN BURADAN, CEHENNEM OLUN GİDİN, YAHUDI UŞAKLARI! Benim milletim bana kahraman sıfatını verdi, ben sizin gibi, bir çıfıt yahudiye uşak mı olacağım? Bu gece sabaha kadar Türkiye'deki bütün localarınızı kapatmadığınız takdirde yarın teşkil edeceğim divan-ı harbi örfi'ye hepinizi verir ve astırırım! Haydi defolun karşımdan!

diyerek onları kovmuş, onlar da yıldırım telgraf ve telefonlarla vaziyeti İstanbul, İzmir ve Adana'ya bildirdiler ve sabah olmadan hepsinin kapanma kararlarını getirip henüz sofrasından kalkamayan reisicumhura verdiler ve derin bir nefes aldılar.

Reisicumhur Mustafa Kemal Paşa bu suretle bütün MASON localarını kapattı.

İsmet Paşa'nın reisicumhurluğu sırasında kanun-u mahsusla localar kapanmadı diye Masonların müracaatı üzerine tekrar localar açılıp faaliyete başladılar.

Ve 1952 de ise Atatürkçü geçinen ve onunla iftihar eden CELAL BAYAR da, Ahmet Gürkan'ın teklif ettiği ve Masonların loacalarını kapatmak istediği kanun teklifini red ederek bu suretle localarını kanunla pekiştirdi.

Tabii bu ameliyeyi Meclis yaptı, fakat bu müzakerelerin devam ettiği üç celse zarfında Celal Bayar reisicumhur locasına gelerek (1) kanunun müzakerelerini sonuna kadar takip etmiştir.


(1) Bu tarihi müzakereleri ben de basın locasından takip ediyordum. Yanımda Burla'nın Ankara Müdürü Alaeddin Mizanoğlu vardı. Milyonluk müessesini kapatıp gelmiş, heyecan içinde müzakereleri takip ediyordu. Celal Bayar da olanca heyecanıyle hatipleri dinliyor fakat gözlerini benden ayıramıyordu. Haklı idi, onu bir hiçlikten o mevkiiye dünya masonluğu getirmişti.

Cevat Rifat Atilhan

Özel okullarda Atatürk köşesi kaldırıldı

qp6jallmhu0eeo0l4avt Özel Öğretim Kurumları Yönetmeliği'nde Atatürk köşesi şartı kaldırıldı. Özel okullarda kurucu olmak için "Ahlaken kötü şöhretli olmama" şartı da çıkarıldı

''Milli'' olan her şeye savaş açan hükümet Atatürk'e de el attı. Milli Eğitim Bakanlığı (MEB) tarafından yapılan yönetmelik değişikliğiyle, "Atatürk Köşesi"nin özel öğretim kurumlarının yönetim bölümünde bulunması zorunluluğu ortadan kaldırıldı. Özel okulların hangi mekânlarında kılık - kıyafet kurallarına uyulmasının zorunlu olduğuyla ilgili cümle yeni yönetmelikten çıkarılarak, "Özel öğretim kurumlarındaki eğitim personeli, diğer personel, öğrenci ve kursiyerlerin kılık-kıyafetlerinde ilgili mevzuat hükümleri uygulanır" denildi.

Resmi Gazete'de yayımlanan özel okullarla ilgili yeni yönetmelikte, eski yönetmelikte yer verilen, "özel öğretim kurumlarının yönetim bölümlerinde bulunması gereken Atatürk köşesi, kurucu veya kurucu temsilcisi odası, genel müdür odası, genel müdür yardımcısı odası, müdür odası, öğretmenler odası, rehberlik servisi odası, psikolog odası, büro hizmetleri odası, arşiv, dosya odası, depo, ambar ve misafir odası zorunluluğu" yer almadı.

Milli Eğitim Bakanlığı tarafından hazırlanan yönetmelikteki bazı hükümler şöyle:

ATATÜRK KÖŞESİ: Eski yönetmelikteki "Sosyal Tesis ve Teçhizat" bölümü ile bu bölümde düzenlenen özel eğitim kurumları ve özel okullarda Atatürk köşesinin oluşturulması zorunluluğu yeni yönetmelikte yer almadı.

KARMA EĞİTİM: Eski yönetmelikte özel okul ve eğitim kurumlarında "karma eğitim" yapılacağına ilişkin kural da yeni yönetmelikte yer almadı. Yeni yönetmelikte, özel okul ve eğitim kurumlarındaki eğitim ve yönetimin "Millî Eğitim Temel Kanununda düzenlenen Türk Millî Eğitiminin genel amaç ve temel ilkelerine uygun olarak yürütüleceği" belirtildi ancak karma eğitime ilişkin eski yönetmelikteki özel vurgu yeni yönetmelikte yer almadı.

ADLİ SİCİL BELGESİ: Eski yönetmelikteki özel okul ve eğitim kurumu yöneticilerinin yüz kızartıcı suç işlememiş olması ve 6 aydan fazla hapis cezası ile cezalandırılmamış olması şartları korundu. Ancak eski yönetmelikte bunun için savcılıktan belge getirilmesi şartı varken yeni yönetmelikte "yazılı beyan" verilmesi yeterli görüldü.

AHLAKEN KÖTÜ ŞÖHRET: Eski yönetmelikte özel okul ve eğitim kurumu kurucusu olmak için aranan "Ahlâken kötü bir şöhrete sahip bulunmama" şartı kaldırıldı.

KILIK KIYAFET: Yeni yönetmelikte kılık kıyafet konusu da özel olarak düzenlendi. İlgili maddede "Özel öğretim kurumlarındaki eğitim personeli, diğer personel, öğrenci ve kursiyerlerin kılık-kıyafetlerinde ilgili mevzuat hükümleri uygulanır. Ancak, dershaneler ile öğrenci etüt eğitim merkezlerindeki öğrencilerin forma ve benzeri tek tip kıyafet giymeleri zorunlu değildir" denildi. İlgili mevzuat hükümlerine atıf yapılmasıyla kılık kıyafete ilişkin yapılacak değişikliklerin doğrudan bu kurumlarda uygulanması amaçlandı.

AZINLIK OKULLARI VE LOZAN: Yeni yönetmelikte önceki yönetmelikteki gibi, azınlık okullarında bir Türk müdür yardımcısının görevlendirilmesi zorunluluğu devam etti.

Eski yönetmelikteki "Lozan Andlaşmasına göre açılan okullar" tanımı yerine yeni yönetmelikte bu okullar "Azınlık okulları" olarak nitelendi. Yönetmelikte Azınlık okullarının tanımı da şöyle yapıldı: "Rum, Ermeni ve Musevî azınlıklar tarafından kurulmuş, Lozan Antlaşması ile güvence altına alınmış ve kendi azınlığına mensup Türkiye Cumhuriyeti uyruklu öğrencilerin devam ettiği okul öncesi eğitim, ilköğretim ve ortaöğretim özel okulları."

Eski yönetmelikteki gibi azınlık okullarındaki bazı hükümlerin uygulanması için "ilgili ülkelerdeki mütekabil mevzuat ve uygulamaların" dikkate alınması gerektiği hükmü korundu.

PKK'nın hamisi AKP'nin baştacı

HaberRes_3914  "Değil bir Kürt'ü veya PKK'lıyı, bir Kürt kedisini bile Türkler'e vermem, Türkler hayal görüyor" densizliğini gösteren Talabani, Çankaya'da ağırlandı

ABD kuklasından medet umuluyor

PKK'nın baş destekçisi, ABD'nin kuklası Kürt asıllı Celal Talabani, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün davetlisi olarak Ankara'da ağırlanıyor. Kendi ülkesindeki kanı durduramayan Talabani'nin ziyaretinde iki ülkeyi ilgilendiren her şey masada olacak. Özellikle başbaşa görüşmelerde Kerkük, Barzani ile ilişkiler ve PKK terörü tüm açıklığı ile ele alınacak.

Gül'den yemekli ağırlama

Talabani'yi karşılayan Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün baş başa görüşmesinin ardından, heyetler arası görüşmeler yapıldı. Cumhurbaşkanı Gül,Talabani ve heyeti onuruna Çankaya Köşkü'nde yemek verdi. Gül'ün yemeğine Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt katılmadı. Tabani'nin ziyareti sırasında protesto gösterileri yapıldı.

Washington ziyaretten memnun

BUGÜN Irak İş Konseyi üyeleriyle görüşecek olan Talabani, daha sonra Başbakan Erdoğan'ın yemeğine katılacak ve Türkiye'den ayrılacak. ABD ise Tabani'nin Türkiye'ye ziyaretinden memnuniyet duyduğunu bildirdi.10 Cumhurbaşkanı Sezer, Talabani'yi davet etmediği gibi gönderdiği yardımcılarını da kabul etmemişti. Bunun en büyük nedeni PKK'ya verdiği destekti

 Irak Cumhurbaşkanı Celal Talabani, 2 günlük çalışma ziyareti için dün akşam saatlerinde Türkiye'ye geldi.. Cumhurbaşkanı Gül ve Başbakan Erdoğan'ın onuruna yemek verdiği Talabani'ye 5 Iraklı bakan eşlik ediyor.

Talabani'yle Maliye Bakanı Baqir Jabir Al-Zubaydi, Petrol Bakanı Dr. Hessian Al-Shahristany, Su Kaynakları Bakanı Dr. Abdullatif Rashid Latif, Milli Güvenlik Bakanı Shirwan Al-Waily ve Sanayi Bakanı Fawzi Al-Hariri Ankara'ya geldi.

Cumhurbaşkanı Gül, Türk Silahlı Kuvvetlerinin (TSK) Irak'ın kuzeyinde PKK'ya yönelik kara harekatının başladığı 21 Şubat 2008 tarihinde harekatın terör örgütünü hedef aldığını iletmek üzere telefonla aradığı Talabani'yi Türkiye'ye davet etmişti.

Uzun süredir beklenen ziyareti, Washington yönetimi de bekliyordu.

SEZER KABUL ETMEMİŞTİ

10.Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'in davet etmemesi nedeniyle Ankara'ya gelemeyen PKK'nın Mam Celal'i (Celal Amca) Talabani, şimdi Köşk'te de törenle karşılanıp ağırlandı.

10 Cumhurbaşkanı Sezer, Talabani'yi davet etmediği gibi gönderdiği yardımcılarını da kabul etmemişti.

Bunun en büyük nedeni de Talabani'nin PKK elebaşısı Öcalan'a ve PKK'ya verdiği açık destek ve bu desteği belgeleyen samimi fotoğraflardı.

ASKERİN ENDİŞESİ

Talabani Ankara'ya resmi değil, çalışma ziyareti gerçekleştiri yor. Bu formülle Talabani'yi törenle karşılamak istemeyen askerin endişesi giderilmiş oldu. Ancak hem buna tepki gösteren Irak heyetini ikna etmek hem de Talabani'ye Ankara'nın verdiği önemi göstermek için programa farklı jestler eklendi.

Her çalışma ziyaretinde açılmayan Camlı Köşk Talabani ve eşine ev sahipliği yapıyor.

Ziyarette iki ülkeyi ilgilendiren her şey masada olacak, özellikle başbaşa görüşmelerde Kerkük, Barzani ile ilişkiler ve PKK tüm açıklığı ile ele alınacak.

ANKARA'NIN İSTEKLERİ

Ankara Irak Cumhurbaşkanı'na "PKK ile mücadelede askeri opsiyonlar hala masada" mesajı verecek, ancak Irak tarafı işbirliği yaparsa Türkiye'nin kapılarının Bağdat'a sonuna kadar açılacağını anlatacak.

Türk yetkililer Talabani ziyaretinin ardından 21 Şubat MGK'sındaki karar gereği başta enerji ve petrol alanında işbirliği için yeni bir dönemin açılabileceğini belirtiyor. Ankara özellikle Irak gazının Avrupa'ya aktarılması ve Irak petrol sahalarında Türk şirketlerinin yatırım yapmasını istiyor.

ZEBARİ: "ZİYARET GERGİNLİĞİ GİDERECEK"

Irak Dışişleri Bakanı Hoşyar Zebari, "Cumhurbaşkanı Celal Talabani'nin, Türkiye ziyaretinin ilişkilerde beliren gerginliği giderecek mahiyette olacağını" söyledi.

Zebari, Arapça yayın yapan El Arabiya televizyonunda katıldığı bir programda, TSK'nın, Kuzey Irak'taki terör unsurlarına yönelik operasyonunun, "iki ülke arasında gerginliğe yol açtığını" öne sürerek, "Talabani'nin, Türkiye ziyareti bu gerginliği giderecek mahiyette olacak. Türkiye'yle ilişkilerimizin iyi olması işimize yarar" dedi.

Kuzey Irak'taki yönetimin başkanı Mesud Barzani'nin, Talabani'nin Türkiye ziyaretine "razı olup olmadığının" sorulması üzerine de Zebari, "Tabii ki razı. Cumhurbaşkanı Talabani ve Mesut Barzani arasında bu ziyaretle ilgili görüş alışverişi oldu" diye konuştu.

ABD ZİYARETTEN MEMNUN

ABD Dışişleri Bakanlığı ise, Türkiye ile Irak arasında iyi komşuluk ilişkileri ve temasları teşvik ettiğini belirterek, Irak Devlet Başkanı Celal Talabani'nin Türkiye'ye yapması beklenen ziyaretinden memnuniyet duyduğunu bildirdi.

Dışişleri Bakanlığı sözcüsü Tom Casey, günlük brifinginde konuya ilişkin bir soru üzerine, "Bu ziyaretin gerçekleşecek olmasından memnunuz, umarız iyi ve verimli görüşmeler yapılır. İki tarafın da daha sonra bizi bilgilendireceğinden eminiz" dedi.

Sözcü Casey, terör örgütü PKK'ya karşı işbirliği sağlanmasının yanısıra, ekonomik açıdan da önemli konuların Türkiye ve Irak'ın gündemlerinde yer aldığını kaydetti.

Casey, "Türkiye, Irak'ın komşularını ve diğer ilgili ülkeleri kapsayan süreçte, çok pozitif bir rol oynuyor" diye konuştu.

BASRA'YA BAŞKONSOLOSLUK

Bu arada, Türkiye yakın bir gelecekte Basra'da başkonsolosluk açmaya hazırlanıyor.

Diplomatik kaynaklar, başkonsolosluğun açılma talebinin Şiilerden geldiğini, ABD ve İngiltere'nin de bunu desteklediğini belirtiyor.

Başkonsolosluğun açılacağı tarih belli olmamakla birlikte bunun mümkün olan en kısa zamanda gerçekleştirilmesi planlanıyor.

Iraklı Şiiler ve Sünnilerin, Türkiye'nin ülkenin kuzeyine yaptığı yatırımların kendi bölgelerinde de yapılmasını istedikleri belirtiliyor. 

Delinin Veliye Tavsiyesi

Bayezid-i Bestamî Hazretleri.

Bir gün tımarhanenin önünden geçiyor.

Tımarhane hizmetçisinin tokmakla bir şeyler dövdüğünü görüyor:-Ne yapıyorsun? Hizmetçi:

-Burası tımarhanedir.

Delilere ilâç yapıyorum.

-Benim hastalığıma da bir ilâç tavsiye eder misin?

-Hastalığını söyle.

-Benim hastalığım günah hastalığı...

Çok günah işliyorum

-Ben günah hastalığından anlamam...

Ben delilere ilâç hazırlıyorum..

Parmaklığın arasından konuşulanları duyan bir deli,(!)

Bayezid-i Bestamî hazretlerine:

-Gel dede, gel!

Senin hastalığının çaresini ben söyleyeyim, diye seslendi.

Bayezid-i Bestamî hazretleri, delinin yanına sokularak:

-Söyle bakalım, benim derdime çare nedir? dedi.

Deli(!) şu ilâcı tavsiye etti:

-Tevbe kökü ile istiğfar yaprağını karıştır...

Kalp havanında tevhîd tokmağı ile döv,

insaf eleğinden geçir, göz yaşıyla yoğur, aşk fırınında pişir

Akşam-sabah bol miktarda ye...

O zaman göreceksin senin hastalığından eser kalmaz, dedi.

Bu güzel ilâcı öğrenen Bayezid Hazretleri:

-Hey gidi dünya hey!

Demek, seni de deli diye buraya getirmişler, deyip oradan ayrıldı.

Cem Vakfı'ndan TURKAV'a ziyaret

TURKAV Kamu Çalışanları Vakfı Yalova Şubesinde haftalık Salı Toplantılarını Konukları Cem Vakfı Yalova Şube Başkanı Sinan Giray ve Şube Yönetimi ile Cem Vakfı Merkez Yöneticilerini ağırladı.

Toplantının Açılış Konuşmasını yapan TURKAV Kamu Çalışanları Vakfı Şube Başkanı Yalçın KOCA, Ülkemiz üzerine oynanan oyunlara karşılık bize düşen bu oyunlara karşı uyanık olmaktır, bunun yolu bilgilenmek, bilinçli olmak, donanımlı olmaktan geçer. Maalesef en büyük düşmanımız cehalet olup, buna karşı haftanın bir günü, Salı akşamı 2 saatimizi faydasız uğraşlarla geçirmek yerine, birkaç kelime, cümle yeni bilgiyi bilgilerimizin üstüne ekleme ve tanışıklığımızı, muhabbetimizi artırmak üzere toplanıyoruz" dedi.

Toplantıya katılan 40 kişilik gurup, soru cevap şeklinde muhabbetlerini sürdürdüler. Toplantıda Muharip Gaziler Dernek Başkanı Durmuş YİGİT, Cem Vakfı Yalova Şube Başkanı Sinan GİRAY'a TURKAV Kamu Çalışanları Vakfının toplantısındaki birlik ve beraberliğimizin önemini belirten konuşması sonrası Türkiye Cumhuriyetinin Kurucusu Ulu Önder Mustafa Kemal ATATÜRK'lü Broşu alıkışlar eşliğinde taktı.TÜRKAV vakıf yöneticileri ve üyeleri ve konuklar daha sonra hatıra Fotografı çektirdiler

PKK'LI KEDİLERİN BAKICISI TALABANİ GELİYOR

10.Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'in, haklı gerekçelerle, randevu vermediği, işgal edilmiş Irak'ın sözde Cumhurbaşkanı, PKK hamisi Talabani, 11.Cumhurbaşkanı Abdullah Gül tarafından Çankaya Köşkünde ağırlanmak üzere, 7 Mart Cuma günü için Türkiye'ye davet edildi.

AKP'lilerin yakın dostu olan Celal Talabani'yi Çankaya köşkünde ağırlayamamak Cumhurbaşkanı Abdullah Gül için büyük bir dert olmuştu. Nihayet büyük dert edindiği konu ortadan kalkmak üzere.

TSK'nın PKK'ya yönelik Sınırötesi operasyonlarının sürdüğü bir dönemde, sanki çok mühim bir öncelik gibi Türkiye'ye davet edilen Talabani hangi yüzle Türkiye'ye gelecek acaba?

Hadi, Talabani'de utanacak yüz yok da, bu PKK hamisini Türkiye'ye davet edenlerin hiç mi milli hassasiyeti yok?

Talabani, AKP iktidarında daha önce defalarca Türkiye'ye gelmiş, AKP hükümeti tarafından çok önemli konukmuş gibi ağırlanmıştı. Fakat, Talabani'nin Türkiye'ye olan düşmanlığı ve PKK'ya vermiş olduğu destek yüzünden bir önceki Cumhurbaşkanımız Ahmet Necdet Sezer, birçok talebe rağmen, bu randevuyu vermemişti.

Bu sefer, roller değişti bizzat Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, bu PKK hamisini telefonla davet etti.

Dışişleri Bakanı iken, milli konularda hiçbir hassasiyeti görünmemiş Abdullah Gül, Cumhurbaşkanlığı makamında da bu tavrını maalesef sürdürmektedir.

PKK'yı her manada destekleyen, koruyan Talabani biliyorsunuz, PKK'ya terör örgütü demeyeceğini vurgulayarak, kendisinden PKK'lıları isteyen Türkiye'ye "Bir Kürt kedisi bile vermeyiz" diyerek dalga geçmişti. Karaktersiz davranışları yüzünden Ortadoğu Bölgesi'nde adı "Siyasi Fahişe'ye" çıkmış Talabani, PKK konusunda bu tutum içindeyken ve bu tutumunu değiştirdiğine dair hiçbir tavrı yansımamışken, Türkiye'ye davet edilmesi rezaletten başka bir şey değildir.

Irak'ta PKK'lı kedilere, köpeklere bakıcılık yapan Talabani'nin, Başkomutanlık (!) makamında oturan Cumhurbaşkanı Abdullah Gül tarafından davet edilmiş olması, muhatap alınması asıl üzüntü kaynağımızı oluşturmaktadır.

Dışişleri Bakanı iken de, PKK'lı Leyla Zana ve ekibini Başbakanlık konutunda ağırlamış Abdullah Gül, bu tavrını en azından Cumhurbaşkanlığı makamına oturduğu gün değiştirmeliydi… Ama o halen AKP'nin politik çizgisine uygun davranmayı sürdürmektedir.

Evet Sayın Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, bu PKK'lı kedi ve köpek bakıcısının Çankaya köşkünde ne işi vardır?

Türk Devletinin onurunu zedeleyecek, bu randevunun ne gereği vardı?

PKK hamisi Talabani'nin Türkiye'ye gelecek olması, Türkiye adına ne kazanç sağlayacaktır?

Talabani denen çapulcuyu yüceltmekten başka hiçbir sonucu olmayacaktır. AKP iktidarı, bugüne kadar defalarca bu çapulcuyu yüceltmiş, korumuş ve kollamıştır.

Talabani de, AKP'ye karşı bu yüzden sevgisini, bağlılığını, vefasını hiç eksiltmemiştir.

Hatta 22 Temmuz seçimleri öncesinde desteğini açıktan vermiş, seçim ayı içerisinde, AKP'nin hiçbir sorunla karşılaşmamasını istediklerini belirterek "Özellikle de bu ay içinde AKP'ye sorun çıkartmak istemiyoruz'' demişti. 22 Temmuz seçimleri sonrası AKP'yi ilk kutlayan kişi de Talabani olmuştu.

Talabani'nin AKP ile gönül sıcaklığı, 7 Mart 2002 tarihinde filizlenmeye başlamıştı.

O tarihte Türkiye'ye gelen ve AKP Genel Merkezi'nde Recep Tayyip Erdoğan'ı ziyaret eden Talabani ile kurulan diyalog, bugünlerde yaşananların temelini hazırlıyordu.

PKK'lı kedi ve köpeklerin bakıcısı Talabani, Recep Tayyip Erdoğan'a "Kendisini cezaevinden beri izliyoruz, o zaman da kalbimiz onunla beraberdi" şeklinde hitap ederken, Recep Tayyip Erdoğan da Talabani'ye "Özellikle Irak ve Kürdistan'dan gelen bilgiler bizi memnun etmektedir." şeklinde karşılık veriyordu. Yani, AKP-Talabani aşkı sağlam temellere dayanmaktadır.

Sanırım, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül de bu aşkın sürdürülmesi taraftarı olduğu için, Türk Ordusu'nun operasyondan yeni çıktığı bir dönemde, PKK'lı kedi ve köpeklerin bakıcısı Talabani'yi Çankaya köşküne davet ediyor.

Kimse buna, komşuluk ilişkisi, diplomatik adım kılıfı giydirmeye çalışmasın, çünkü işgal edilmiş Irak'ta ABD'nin himayesi ile devlet başkanı koltuğuna oturtulan bu çapulcu, Türkiye'nin şuan bir numaralı düşmanıdır. Türkiye'ye yapmış olduğu düşmanlıklar konusunda, önce ders alması sağlanmalı, özür diletilmeli ve PKK'ya bakıcılık yapmayı bırakması öğretilmelidir. İşte büyük devlet olmanın özelliğini, bunlar sağlanırsa göstermiş oluruz.

Başkomutanlık(!) makamında oturan Cumhurbaşkanı Sayın Abdullah Gül'ün Türkiye'ye davet ettiği Talabani'ye yönelik bu manada bir hazırlığı var mıdır?

Eğer yoksa, o makamda oturan biri olarak Talabani'yi davet etmek kendisine yakışmakta mıdır?

Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt geçmişte, Barzani ve Talabani çapulcularını kast ederek "Ben askerim. Çok önemli bir görevim, terörle mücadele. PKK'yı siyasi olarak görenle benim asker olarak konuşmama imkân yok. Ama görüşen görüşür. PKK'yı terörist görmüyor. Şu anda iki grup da PKK'ya tam olarak destek veriyor. Şu anda PKK'nın en büyük destekçisi, kuzeydeki iki gruptur. Bunu çok iyi biliyoruz. Bu konularla ilgili olanlar da biliyor." demişti.

Başkomutanlık (!) makamında oturan Sayın Abdullah Gül, acaba bu sözleri nasıl değerlendirmektedir?

AKP'nin penceresinden mi, yoksa Türk Milleti penceresinden mi değerlendirecektir. Cuma günü yaşanacak gelişmeleri dört gözle bekliyoruz.

YALÇIN DOĞAN KURTAR ARTIK ŞEREFİNİ!

07032008 MHP ve TSK düşmanlığı konusunda sicili kabarık olanlar, ”bulanık suda balık avlamak” için gündemin ateşinden yararlanıp, yine oltaları ile piyasaya çıktılar.
Bu düşünce zavallılığı yaşayanlardan birisi de, bu köşede son zamanlarda sıkça “şerefini” sorguladığım, Hürriyet Gazetesi yazarı Yalçın Doğan olmuştur.

Her sorgulamada, nasıl bir karakter taşıdığını tüm kamuoyunun gördüğü Sosyalist Yalçın Doğan, yine MHP’ye düşmanlık yapabilmek için iftira ve yalanları ile köşesinde yine şerefini sorgulayacağımız bir yazı kaleme almıştır.

Yazdığı yalan haberlerle o kadar küçülüyor ki, acısak mı yoksa çalıyı mı dolansak biz de şaşırdık.

Her yalanını, ortaya ölçüler koyarak ispatlaması için çağrılarda bulunduk…

Ama o ispatlamak yerine, biraz saklanıp, kısa bir süre MHP ile ilgili konularda ortada görünmüyor, sonra yine ABD’li dostları ya da kimlerle istişare yapıyorsa, onlardan aldığı bilgilerle yine rezil olmak için dalışlar yapıyor.

Rezil oldukça, bunu zevk haline getirdiği her halinden belli olan Yalçın Doğan, tekrar tekrar rezil olmak için elinden gelen tüm gayreti göstermektedir.

Yalçın Doğan, rezil oluşunu zevk alır hale getirmiş getirmesine de, Hürriyet Gazetesi’nin sahibi Aydın Doğan, bu rezillikleri hiç mi görmemektedir.

Sosyalist Yalçın Doğan’ın rezil olmak için yumurtladığı yeni yalanı da, MHP Genel Başkanı Sayın Dr.Devlet Bahçeli’nin, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt’tan Cumhurbaşkanlığı seçim sürecinde, randevu talep ettiği ve bu talebin geri çevrildiği yönündedir.

Sosyalist Yalçın Doğan, bu yalanları kimlerle istişare edip üretiyorsa, akıl sağlığı yerinde olmayanların bu birlikteliği oluşturduğu anlaşılmaktadır.

Bir yazarın her yazdığı yalan ve iftira olabilir mi?

Sosyalist Yalçın Doğan yazıyorsa olabiliyor…

MHP Genel Başkanı Sayın Dr.Devlet Bahçeli’nin istediğini iddia ettiği randevunun verilmediği iftirasını ve yalanını, kamuoyuna bilgi diyen sunan Yalçın Doğan’a yine bir çağrıda bulunuyoruz…

İspatla Yalçın Doğan!

Böyle bir randevu isteğinin olup-olmadığını ispatla, ispatlayamazsan şerefinin sorgulanması daha da yoğunlaşacaktır.

Daha önceki, şerefini kurtarmaya yönelik çağrımızı duymazlıktan ve görmezlikten geliyorsun ama tüm şerefli insanlar, bu çağrıların takipçisi olmayı sürdürecektir.

Yalçın Doğan’a bir önceki çağrımızı da tekrarlıyoruz ve ortaya saçtığı iftiraları sırası ile temizlemesini bekliyoruz. MHP ve Ülkü Ocakları’nda yapılan bazı değişiklikleri, ABD’nin şekillendirdiği iftirasını atan
Yalçın Doğan’a şöyle seslenmiştik:

“MHP ve Devlet Bahçeli konusunda, tedaviye cevap vermeyecek şekilde ‘takıntılı ve alerjili' olan Yalçın Doğan, attığı iftiranın MHP ve Ülkü Ocakları'ndan tekzibini beklemeden, çok sıkı-fıkı dost olduğun ABD'lilerden bu konu ile gerçek bilgileri alıp, köşende yayınlamanı bekliyoruz... Eğer iddia ettiğin gibi ABD'nin istekleri doğrultusunda, MHP yönetimi bazı değişiklikler yapıyorsa, bunu ABD kanalıyla ispat etmezsen şerefin piyasada ayaklar altında sürünecektir... En haysiyetli yol, bunu ABD'li dostların aracılığı ile ispat etmendir. Bu çağrımızın cevabını köşende bekleyeceğiz... Bakalım şerefini kurtaracak mısın?”

Yalçın Doğan, bu çağrımızı ne zaman yerine getireceksin?

Biz hatırlatmaktan bıktık ama sen herhalde bu çağrıları duymaktan bıkmadın… Yalçın Doğan, sen de biraz olsun şeref dürtüsü hiç mi harekete geçmiyor?

Bak her yazında şerefin biraz daha ayaklar altına düşüyor… Ne zaman dürüst bir yazar gibi davranacak ve iftirayı, yalanı bırakacaksın? Zararın neresinden dönersen kardır, gel topluma iftira soslu, yalan bilgiler sunmayı bırak…
Ama önce, yapman gereken temizliği yap…

Öncekileri zaten toplumda biliyor, sen de biliyorsun… Onları unutturamazsın…

MHP Genel Başkanı Sayın Dr.Devlet Bahçeli tarafından istenip de, Genelkurmay Başkanı tarafından
Cumhurbaşkanlığı sürecinde verilmediğini iddia ettiğin randevu konusunu da ispatlayacaksın. Şerefini kurtarman için bu ispatı yapmak zorundasın. İddiasını ispat edemeyenin şeref ve haysiyet derecesi nedir, onu da halkımız çok iyi bilir.

Bekliyoruz, acınacak hale düşen Yalçın Doğan…

Tamam mı?

İspatlama çağrıları konusunda, nereye kadar kaçacaksın, onu da çok merak ediyoruz…

Yalçın Doğan, randevu yalanı ve iftirası ile giriş yaptığı yazısının ortalarında, milletin manevi değerlerine sahip çıktı diye, eleştirmek için MHP’nin önüne çelenk bırakmaya gelen, iki emekli asker, dört kadın ve bir inşaat mühendisinin gördüğü tepkiyi de, askerlere saldırı olarak değerlendirme trajedisini göstermiştir.

(Bu konuda, gazetemiz yazarı Sayın Ramazan Kaan Kurt’un geçtiğimiz hafta çıkan “Atatürk, MHP Ve TESUD” başlıklı yazısını okumanızı önemle tavsiye ediyorum)

Yalçın Doğan için fitne-fesat olsun da, ne olursa olsun?
PKK’nın bir tezgâhı olarak hayata geçirilen ve (AB)(D)ullah Öcalan’ın övdüğü Şemdinli olayları ve isyanı biliyorsunuz, TSK ve Yaşar Büyükanıt’ın şahsını hedef alan gelişmelerdi.

Yalçın Doğan gibiler o günlerde, demokrasi, insan hakları gibi kavramlarla, PKK’nın söylemleri ile benzeşen ifadelerde bulunuyor… Bir tek MHP, o konuda dimdik TSK’nın kurumsal kimliğini koruyan duruş sergiliyordu.

Ne olduysa, TSK düşmanı Yalçın Doğan, bugün sözde TSK avukatlığına soyundu… Samimi olmadığını âlem biliyor, onun tek derdi, acaba iki düşmanımı birbirine düşürebilir miyim çabasıdır.

Yalçın Doğan yazısı içerisinde bir de, MHP’nin bundan dört yıl önce, Türkiye’deki içinde sendika, medya, odalar, sivil toplum örgütleri, siyasi partiler vb. birçok kişi ve kurum olmak üzere 5000 kişiye yakın gönderilen kitapçıktan dem vurarak, iftira ve yalanlarını sağlamlaştırma çabasına girmiş.

Yalçın Doğan’ın düşünce ikizi bir yazara da, bu bilgileri vermiş ve MHP Genel Başkanı’nın 20 kamera ve 50 gazeteci önünde yapmış olduğu basın toplantısının kitaplaştırılmış halinin bu kurumlara gönderildiğini vurgulamıştım.

Kitaplaştırılan bu basın toplantısı metni, aynı zamanda TSK’da görev yapan bazı komutanlara da gönderilmişti. Ortada gizli bir mektup ve kitapçık yoktur. Siyasetin doğasında olan, görüşlerini kamuoyu ile paylaşma vardır.

MHP’ye ‘suskunluk sarmalı’ diye adlandırdığımız ambargo ve sansürün geniş uygulandığı bir dönemde, MHP demokratik çerçeveler ölçüsünde, herkese bire bir ulaşmayı propaganda olarak benimsemişti. Yapmış olduğu tabii hadise budur, bundan farklı anlamlar çıkarmak için insanın Yalçın Doğan gibi olması lazımdır. (Hulki Cevizoğlu’nun kulağı çınlasın)

Yalçın Doğan, ne TSK’yı ne de MHP’yi zerre kadar sevmez, bu iki kuruma olan düşmanlığını, Sosyalist beyninde en çok çalışan ana hücre haline getirmiştir.

Bu iki kurumu, birbirine düşürmek için, ciddi gerçekler bulamadığı için yalan ve iftirayı benimsemektedir.
Yalçın Doğan’ın, içinde MHP geçen her yazısı, her bilgisi yalandır, iftiradır. Aksini iddia ediyorsa, ispatlama çağrılarımızı yerine getirmelidir.

Biz kendimize, Yalçın Doğan’ı çok iyi tanıma noktasında o kadar güveniyoruz ki, sık sık tespitler yapıp şerefini kurtarması için kendisine çağrılar yapıyoruz…

Yalçın Doğan haydi, şu şeref dürtülerin harekete geçsin… Geçmeyince insanda oluşan kanaat, gerçek bilgiye dönüşmektedir…

Haydi, Sosyalist Yalçın Doğan’ım benim, ispatla iddialarını, kurtar şerefini… … Bekliyoruz…