Blog nedir? . . . Kendi blogunu oluştur ;)

ÜLKÜCÜ HAREKET

Şubat 2008 tarihli yazilar (sayfa 1)Şubat 2008 tarihli diger ogeler resimler , videolar

Bela Temizlerken, Başımıza Bela Almayalım

Aylardır hava operasyonunu sürdüren Türk Silahlı Kuvvetleri, kış aylarının en ağır şartlarında kara harekâtına başladı.

TSK, büyük bir fedakârlıkla PKK ile mücadelesini sürdürüyor fakat burada en büyük dikkat edeceği unsur ABD'nin bölgedeki menfaatlerine yönelik yapmış olduğu sinsi planların tuzağından kendisini koruması olmalıdır.

İki ay öncesine kadar, PKK'yı her manada destekleyen ABD, Türkiye'de toplumun bütün kesimlerinden oluşan AKP'ye baskı yüzünden, PKK'ya yönelik strateji değişikliğine gitti. ABD'nin PKK konusunda strateji değişikliğine gitmesi yüzünden, AKP'nin duruşunu da ona göre değişmiştir. İki ay öncesine kadar, PKK'ya yönelik sınır ötesi operasyonlara karşı çıkan AKP, bugün ABD ile aynı üslupla yorumlar yapmaya başlamıştır. Biz, sicili ortada olan AKP ve ABD'nin bu üslubundan şüphelenmekteyiz.

ABD, PKK'yı tasfiye ediyor görüntüsünün ardında, PKK'nın bir kolu olan PJAK'a yönelik bir alan açma çalışması yapmaktadır.

ABD'nin İran'la olan hesaplaşması için PKK'nın bir kolu olan PJAK, ABD tarafından güçlendirilerek, bu hesaplaşma için kullanılacaktır.

Türkiye'nin başında, kendini ABD'nin BOP planı için hizmete adamış hükümet varken, ABD'nin ise bu hesaplaşma için Türkiye'yi kullanma düşünceleri vardır. Bundan kimsenin şüphesi yoktur.

Bugüne kadar her manada destek çıktığı PKK'yı tasfiye ediyor görüntüsü vererek, PJAK'a açıktan destek vermesi bunun göstergesidir.

Türk milletinin büyük güvencesi TSK, hem ABD'nin şubesi gibi çalışan AKP'ye, hem de Ortadoğu Bölgesi'ne kanlı kaos getiren ABD'ye karşı bu manada dikkat etmelidir.

ABD, menfaatleri için her an, her türlü duruş değişikliğine gidecek kadar tecrübeli iken, AKP'nin bu tecrübeye katkıları ortada iken, Türkiye'yi korumak için en çok hassas olması gereken TSK gözünü dört açmalıdır.

Türk Silahlı Kuvvetleri'nin Irak'ın kuzeyinden başlatmış olduğu kara harekâtını, ABD'nin destekler mahiyetteki açıklamaları buradaki sinsi planın sırıtan yüzüdür.

ABD, Türkiye'nin haklı mücadelesi için değil, kendi menfaatlerine zemin oluşturabilme düşüncesi adına destekleme durumundadır.

Bunu herkes iyi idrak etmeli ve gelişen hadiseleri bunun ışığında analiz etmelidir.

İran bölgesine yönelik, ABD'nin geliştirdiği her adım, Türkiye'nin geleceğini ve ilişkilerini de ilgilendirmektedir.

Türkiye'nin tek hedefi, kendisine yönelik saldırılarda kullanılan PKK'yı kökünden temizlemek olmalıdır. Genelkurmay Başkanlığı'da "PKK temizliğini yapıp, kısa bir sürede döneceğiz" açıklaması ile hassasiyetini göstermiştir.

PKK'yı bugüne kadar kucağında besleyen Barzani ve Talabani'de, TSK'nın bu operasyonunda, olması gereken hizaya getirilmelidir.

Bunun dışında, ABD'nin bulaştırmaya çalışacağı her tezgâh karşısında, Türkiye'yi koruması gerekenler, milli refleksini canlı tutmalıdır.

TSK'nın şanlı mücadelesini, Türk milletinin tamamı desteklemektedir.

Türk milleti, yıllardır kendisine acılar yaşatan PKK'nın kökünün kazınması için, her türlü fedakârlığı yapmaya hazırdır. Ordu-millet bütünleşmesi, bu gibi günlerde en doruk noktasına ulaşmaktadır.

Bedel ödenerek, Türkiye'nin varlığını koruma noktasında yediden yetmiş yediye büyük bir potansiyel taşıyan Türk milleti, artık acılarının son bulması için, son bedellerin ödenmesini istemektedir.

Türkiye'yi yönetenlerden bazıları, bugüne kadar PKK ile mücadele konusunda, emperyalist güçlerinde baskısı ile PKK'ya çok tavizler vermişlerdir. AKP iktidarı da, bu taviz verenlerin ve en öne geçen icraatların sahibi olmuş bir hükümet olarak tarihe adını yazdırmıştır.

Bilinen bu gerçekler hafızalara kazınmıştır. Fakat şuan hiçbir siyasi kavga, kamplaşma, cepheleşmeye girmeden TSK'nın yapmış olduğu operasyonların yanında milletçe güç birliği yapmanın vaktidir. Mehmetçiklerimize dualarla destek çıkmanın zamanıdır.

Bölgemizde sadece PKK terörü başımıza bela değil, bölgede tezgâhlar çeviren küresel çete ve uzantıları da başımıza asıl büyük belalar açma peşindedir…

Başınızı kumdan çıkartıp baktığınızda, bunları rahatlıkla görebilirsiniz…

Aydınlık'ın Karanlık İftiralarına Cevap

Aydınlık isimli trajı-komik bir dergi var. Siyasi sicili malum Doğu Perinçek idaresinde çıkan bu dergi için en büyük malzeme Milliyetçi Hareket Partisi düşmanlığıdır. Televizyon ve dergilerindeki yayınların yüzde seksenini MHP düşmanlığı üzerinedir.

Perinçek ve ekibi ne olduysa 2000 yılının başlarında "Ulusalcı" olmaya karar verdi. Ondan önce her konuda Türkiye'nin aleyhindeki saflarda yer almayı tercih eden Perinçek ve ekibi şimdi, MHP'nin milliyetçiliğini beğenmiyor?

Doğu Perinçek için geçmişte şunu-bunu yaptı demenin zaman kaybı olduğunu biliyorum. Okuyucularımıza, sadece Perinçek'in Beka Vadisi'nde bebek katili (AB)(D)ullah Öcalan'a kırmızı gül uzatırken çekilmiş fotoğrafına bakmasını tavsiye ediyorum. Sadece o fotoğraf bile, bunları anlatmaya yetecektir.

Doğu Perinçek'in mizah dergisi Aydınlık, her hafta olduğu gibi bu hafta da saçmalayarak derlediği iftiralarla MHP'ye saldırmış… Bu kadar yalanı-dolanı bilgi diye topluma pazarlamak bir kabiliyet işidir ki Aydınlık bu kabiliyeti yüzleri kızarmadan gösterebilmektedir.

Emcet Olcaytu isimli Doğu Perinçek'in ekibinde yer alan yazar, kitabından özetlediği saçmalıkları, Aydınlık'ın son sayısında kamuoyuna sunmuş… Hayal ve yalan karışımı bilgileri, MHP'yi suçlamak için kullanan bu yazar, yazı içerisinde Ortadoğu Gazete'sinin yazarlarından MHP Kayseri eski milletvekili Seyfi Şahin'in ve benim eski yazılarımdan alıntılar yaparak, kendi iftiralarını ve suçlamalarını haklı çıkarmaya çalışmış…

Bizim, MHP'nin (AB)(D)ullah Öcalan'ın idam edilmesi konusundaki mücadelesini, kararlılığını ve süreçte yaşanan gelişmeleri anlattığımız yazıyı cımbızlayarak, art niyetli düşünceleri için kullanmıştır.

Emcet Olcaytu, yazısı içerisinde "Devlet Bahçeli'nin danışmanlarından Yıldıray Çiçek; Ortadoğu Gazetesi'nin 10 Mayıs 2005 tarihli sayısında; şunları açıklıyor:

"Abdullah Öcalan'a zerre kadar zarar verilmemesi karşılığında Türkiye'ye verildiği ve Bülent Ecevit'in paketi alır almaz yaptığı ilk açıklama "Biz parti olarak, öteden beri ölüm cezasına karşıyız" olunca yaşanacakları düşünmek de bizlere kalıyordu. Abdullah Öcalan'ın yakalandığı günlerde, ben de Kayseri Gündem Gazetesi'nde bebek katili Abdullah Öcalan'ın kurtuluşunun, bu yakalanışında gizli olduğunu vurgulamıştım" şeklinde cımbızlayarak, sanki MHP'yi suçluyormuşuz gibi hava yaratmaya çalışmıştır. Klasik Aydınlık kafası işte…

56.Azınlık hükümeti tarafından Türkiye'ye getirilmiş, MHP'nin mecliste bir tane milletvekili olmadığı 15 Şubat'ı 16 Şubat'a bağlayan gece 03.00'de İmralı'ya konmuş Abdullah Öcalan'ı zaten MHP ile ilgili kılmak için bir insanın akli dengesini yitirmiş olması lazım…Gelin isterseniz, cımbızlama kurnazlığı yaparak yazıyı kuşa çevirenlere inat, "Yakalandı mı, Kurtuldu mu?" başlıklı o yazımın tamamını bir kez daha okuyalım..

"Abdullah Öcalan'ın yakalandığı günlerde, dönemin Başbakanı Bülent Ecevit "Biz parti olarak, öteden beri ölüm cezasına karşıyız." sözünü kullanmış ve ben de Kayseri Gündem Gazetesi'nde "Ha Gayret Kurtuluyorsun Apo" başlıklı bir yazı yazarak, aslında bebek katili Abdullah Öcalan'ın kurtuluşunun, bu yakalanışında gizli olduğunu vurgulamıştım. Siyasallaşma sürecine sokulmak istenen bölücü örgüt, Abdullah Öcalan'ın rahat ve huzurlu bir korunma altına alınarak daha da büyütülmesi düşüncesi bugün meyvelerini vermiş durumdadır.

Abdullah Öcalan'ın, Türkiye'ye getirildiğinde 'ABD tarafından paketlenip teslim edildiği' o günlerde dillendiriliyordu. Abdullah Öcalan'ı paket olarak alan, dönemin Başbakan'ı Ecevit; "ABD niye Apo'yu bize teslim etti, bu gün bile sebebini anlayabilmiş değilim!" diyerek, olayın ABD boyutunu tescillemişti.

Abdullah Öcalan'a zerre kadar zarar verilmemesi karşılığında Türkiye'ye verildiği ve Bülent Ecevit'in paketi alır almaz yaptığı ilk açıklama "Biz parti olarak, öteden beri ölüm cezasına karşıyız." olunca, yaşanacakları zorlanmadan düşünmek de bizlere kalıyordu.

Abdullah Öcalan, yargılanıp İmralı Cezaevine konulduğu günden bu yana, orasını karargâh olarak kullanmaya ve avukatları aracılığı ile örgütüne ve mesaj vermek istediği herkese düşüncelerini rahatlıkla iletmeye başladı. AKP iktidarının bu konuda gevşekliği ve AB'nin ağzına bakan tutumu da bu durumu daha çok abartılı duruma getirmiştir.

Abdullah Öcalan, her türlü konfor içinde İmralı'da ceza değil, örgütü daha iyi yönetme hakkını kazanmıştır.

İmralı'dan ölüm tehditleri yağdırıyor, partiler kuruyor-bozuyor, bölücü örgüte yön tayin ediyor. Yapamaması gereken her şeyi rahatlıkla yapabiliyor.

Abdullah Öcalan yanında taraf olan Avrupa'nın da kurtarma girişimleri de gündeme ağırlığını iyiden iyiye koyunca Abdullah Öcalan ve terör örgütü yandaşları kadar mutlu kimse yoktur herhalde?

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin (AİHM) 12 Mayıs'ta Abdullah Öcalan'ı yeniden yargılama adına vereceği karar, "Abdullah Öcalan'ı nasıl kurtarırız?" düşüncesinin ilk resmi girişimidir.

Bazı aklı satılmışlar ise "Ne var bunda, yargılanır belki daha büyük ceza alır" gibi basit tahliller yapabilmektedir.

Böyle bir şeyin olması mümkün müdür? Yıllardır bölücü örgütü himaye eden Avrupa, her halinden belli ki, 'kahraman' olarak gördüğü Abdullah Öcalan'ı kurtarmak adına bir delik aramaktadır. AHİM'in bu kararına ve bu karar karşısında AKP'nin suskunluğuna, kayıtsızlığına MHP Lideri Dr. Devlet Bahçeli en açıklayıcı tepkiyi vermiştir.

"Bu katilin yeniden yargılanması, Türkiye'yi haklı olarak ayağa kaldıracaktır. Terörün içerdeki maşaları çok tehlikeli sonuçları olacak etnik tahriklere yöneleceklerdir. Bu bakımdan bu saatli bombanın fünyesi, patlamadan önce şimdi çekilmelidir. AKP Hükümeti, bu katilin hiçbir şart altında yeniden yargılanarak şov yapmasına ve yeni bir tahrik kampanyası başlatılmasına izin verilmeyeceğini açıklamalıdır.

Aksi takdirde, Türkiye çok gergin bir ortama sürüklenecek ve bunun doğuracağı çok ağır sonuçların vebali AKP'nin üzerinde olacaktır. "

MHP Lideri'nin bu açıklamaları Türk Milleti'nin acıları ile dalga geçmek isteyen AİHM'e ve buna müsaade eden AKP'ye tokattır.

MHP'nin bu konuda kararlı tutumu birilerini de rahatsız etmiş durumdadır. Sürekli MHP'yi "Abdullah Öcalan'ı idamdan kurtarmakla "suçlama yaparak psikolojik baskı kurmaya çalışmaktadırlar. Hâlbuki MHP'nin idam konusunda takındığı tüm tavırlar ortadadır. Gerek 12 Ocak zirvesi, gerekse idam yasasının oylandığı gün ortaya koyduğu tepki hafızalardadır.

12 Ocak zirvesinde Dr. Devlet Bahçeli'nin yedi saat yirmi beş dakika direnişi ve diğer partilerin ve devlet kurumlarının asılmaması yönündeki çabaları ortadadır. T.B.M.M' de idam yasasının kaldırılması ile ilgili yapılan oylamada da MHP hariç, o dönem mecliste bulunan tüm partiler (AKP, DYP, DSP, ANAP, SP, YTP) "evet" oyu vermişlerdir.

Bütün bunlara rağmen, MHP'yi Abdullah Öcalan'ı asamamakla suçlayıp, kurtaranlara ise sonsuz destek vermek bir karaktersizlik örneği değil midir?

Abdullah Öcalan konusunda, gömleğin ilk düğmesi Bülent Ecevit tarafından yanlış iliklenmiştir. Bugün gelinen nokta ise gaflet üzerine gaflet, ihanet üzerine ihanet olmaktadır.

Bülent Ecevit'in "ABD niye Apo'yu bize teslim etti, bu gün bile sebebini anlayabilmiş değilim!" şaşkınlığından geldiğimiz nokta, Abdullah Öcalan'ı kurtarmak isteyen Avrupa karşısında, AKP'nin kayıtsızlığı ve onlara yardım sağlayacak her türlü siyasi desteği olmuştur.

MHP'nin suçu ve günahı nerdedir? MHP bu konuda sonuna kadar kararlı ve tavizsiz olmuştur. Ve bu duruşu devam etmektedir.

12 Mayıs'ta AİHM'den Abdullah Öcalan'ın yeniden yargılanması konusunda çıkacak karar, Türkiye tarafından sabırsızlıkla bekleniyor. Türk Milleti acıları ile oynamak isteyenlere asla müsaade vermeyecektir."

Yazının tamamı bu şekildedir ve MHP'nin bu konuda haklılığını ve mücadelesini savunmaktadır… Aydınlık denen ekibin çarpıtmaya çalışması, yalan-dolanla iftiralar atmaya çalışması yeni değildir elbette. Bunlardaki hastalık genetiktir. Aydınlık ekibine acil şifalar diliyoruz.

FİTNEÇAĞ TV VE GAZETESİNİN ÜLKÜCÜLÜKLE ALAKASI YOKTUR

tvbuton Türk Milliyetçiliğinin, 80 öncesindeki Hergün gazetesi dışında, iddialı bir yayın organı, ne yazık ki, hiç olmadı. Basın-Yayın sektörü tekelleştiği ve çoğunluğu, gayrı-milli olduğundan, Türk Milliyetçileri üzerinde bir karartma politikası izler. Türk Milliyetçiliğinin yegane siyasi organı olan MHP’ye ya hiç yer vermezler, yada yalan yanlış bilgilerle donatılmış haberlere konu ederler.

İşte bu ortamda o gazete, ülkücülerin basındaki sesi olma iddiasıyla kuruldu. Ülkücüler büyük bir hevesle “artık bizim de çok satan bir gazetemiz” var diyebilecekti. Hepimiz sevindik tabi.

Aynı dönemlerde, Türk düşmanları MHP üzerinde operasyonlar yapıyor, CFR toplantılarında, okyanus ötelerinde MHP’ye yeni misyon ve yeni genel başkan hazırlıyorlardı. Küresel sermaye, bir yandan BOP projesine uyumlu birilerini iktidara hazırlarken diğer yandan da projelerini sekteye uğratabilecek Milli-kurumları dejenere etmenin hesabını yapıyordu.

Hesaba göre, önce ülkücüler arasında bilgi kirliliği oluşturulacak, ardından da parti ele geçirilecekti. Bunu gerçekleştirmenin en kolay yolu da, ülkücü tabanın itimat ettiği yayın organlarını kullanmaktı. Bizim çayın taşı ile bizim kuşu vuracaklardı yani.
Müstakbel Figüranlar araştırıldı. Rollere uygun kabiliyetler kısa zamanda bulundu.

***

FitneÇağ gazetesindeki bazı köşe yazarları, bir dönem MHP’de ikbal aramış, bu istekleri gerçekleşmediğinden, MHP genel başkanına kinleri vardı, üstelik Maocu zındık çizgisi ile Türk Milliyetçiliğini birbirine karıştırma eğiliminde idiler.
Bunlardan birini yakından tanıma şansızlığım olmuştu.

Ocak Genel Merkezi ile Parti Genel Merkezi arasında mekik dokuyup, “Devlet Bahçeli sadece bizim için değil, tüm insanlık için büyük şans..” diye lafa başlayıp, “ne olur yardım edin, Devlet Bey beni seçilebilecek bir yerden aday yapsın...” diye yalvaran muhteremden bahsediyorum.

Her zaman söylüyorum, yine söylemeden edemeyeceğim.

Birisi size akşam “Efendim sizin uykunuz bile ibadet” diye ifratta bulunuyorsa, bilin ki, o sabah size ihanet edecek ve her türlü tefritte bulunacaktır.

Muhteremin, Başbuğ sonrası ilk kongrede “MHP ilk defa ABD güdümünde olmadan bir kurultay yapıyor” gibi aşağılıktan da aşağılık ifadede bulunduğunu bilindiği için kendisine sıcak davranılmıyordu ama yine de “edepsizlere de edepli olmaları için bir şans verilmeli” düşüncesiyle, ses çıkartılmıyordu.

Aday listesinde adını göremediği gün, bu dolma kalem için milat olmuş, kalemine doldurulan kirli mürekkepleri ülkücü camiaya boca etmeye hemen o tarihte başlamıştı.

Yakınlarda “ben Kuranı okudum, Başörtüsü İslam’da yok,... MHP de CHP gibi davranmalı...” babında yazdıklarını hatırlatalım da bu “ulusalcılık-bizans kalıntılarının” kimlerle yoldaşlık yaptığını anlayın.

Yaşı kemale erse de, Türk Milliyetçiliğinden nebze nasiplenmemiş Kılıç artığından ve bilhassa sol dergi ve gazetelerde stajını tamamlayıp, FitneÇağ’da “ülkücü” sıfatla köşe yazdırılmaya başlayan ucubeden hiç bahsetmiyorum bile.

Neyse, MHP üzerindeki operasyon için düğmeye basıldı.

Önce, “MHP muhalifi ülkücüler” gibi eşyanın tabiatına aykırı bir sıfatla köşe yazıları yazıldı. Hızını alamayan dolma kalemler, liderin şahsında Türk Milliyetçiliğini sorgulamaya başladılar.

İçlerine, kaşarlı sosyalistler ve ulusalcılık kusmuğu üreticileri de katılınca kadro tamam oldu.

MHP’nin barajı geçemeyeceğini, İP’nin patlama yapacağını... uzun uzun yazdılar. Bu, onların hem temennileriydi, hem de “misyonlarının” icabı.

Sosyalizmin, ateizmin ve bilumum zararlı ideolojinin paralelinde yazılıyor, ülkücülerin hoşuna gidecek başlıklarla servis ediliyordu. Ne tesadüftür ki(!), aynı yazılar farklı başlıklarla solcu dergilerde de yayınlanıyordu.

Yaşı müsait olanlar, 80 öncesinin Aydınlık ve Cumhuriyet gazetelerini hatırlar. Cumhuriyet, fikri zemini oluşturur, Aydınlık’ın isim, adres bilgilerini yayınladığı ülkücüler ertesi gün şehit edilirdi.

FitneÇağ, 80 öncesinin Aydınlık ve Cumhuriyet gazetesinin ikisinin de misyonunu devraldı. “Türkçü-Devrimci Diyaloğu” projesi meyvelerini vermeye başlamıştı. “Kızılelma” diye başladılar, elmayı yiyip, “Kızıllıkta” karar kıldılar. “Tezgahın farkına varanlar” gazeteden ayrıldı.

Maocu zındıkla kıtalararası ortaklıkları hayli ilerlemiş, “ticaret hacimleri” genişlemiş, tıkanan yollar “senaristler” tarafından bir bir açılıyor, büyük paralar elde ediyorlardı.
***

Senaristler, ilgili şahsı gerektiği kadar şişmanlattıktan sonra, akıl da verdiler.

“FitneÇağ TV’yi kurun! “

“Aman efendim, nasıl kurarız, en az 10 milyon lazım?”

“Kurun dediysek kuracaksınız! para mühim değil.”


Sadece gazete ile “MHP’yi ele geçirme operasyonu” başarısız olduğundan, bir de TV kurdurup, Milliyetçilik düşmanlığını yazılı halden, görüntülü hale de getirdiler.

Hedef kitle akıllarınca olgunlaştırılmış, artık “O gazete ne derse doğrudur” kıvamına getirilmişti.

Sabah akşam, MHP’yi, Türk Milliyetçiliğini kötülüyorlar, ne idüğü malum kişileri “Milliyetçilik otoritesi” diye ekranlara çıkartıyor, arka fonda “komünist enternasyonal marşı”, ön fonda milliyetçilik adına her türlü zararlı fikirleri enjekte ediyorlardı.

Onlara göre Devlet Bahçeli ve MHP “kötü” idi, “Maocu-CIA ajanı ve partisi iyi”.

Durumundan en memnun olan kaşarlı sosyalist idi. Kitaplarının reklamı bedava yapılıyordu. Kurdukları TV’de Türk Milliyetçiliği diye Maocu zındığın komün-kafasındaki irinler boca ediliyordu. Atatürkçülük diye Mao’un, Milliyetçilik diye Maocunun irinleri akıtılıyordu.

İşler tıkırındaydı. Her ne kadar “reklam pastasından” yeterli payı alamıyorlarsa da, arkalarında koskoca “küresel sermaye ve CFR gibi köklü bir yapı” vardı.

“Başkurt Muhsin” dediler... olmadı, “Türkçü Perincek” dediler... tutmadı...

Üşenmediler, Öz’den çaydan, Dağ’dan, bayırdan adam bulup, işte Genel Başkan adayı dediler... “Amerikancı, CFR’ci” olduğu çabuk anlaşıldı.

Ne yaptılarsa olmadı. Birkaç zeka fukarası dışında tek bir ülkücüyü dahi kandıramadılar.

Ne istediklerini MHP’ye Genel Başkan yapabilmişler, ne de MHP’nin meclise girmesini engelleyebilmişlerdi.

Eeee, “desteğin de” bir sınırı vardı. Lojistik, fikri ve maddi desteklerin hiç birinin karşılığı alamayan senaristler de haklı olarak muslukları kapattılar.

Ve, hazin son. FitneÇağ TV sizlere ömür.

Darısı gazeteye, tez zamanda inşallah diyerek, ülkücü tabana da birkaç cümle etmek gerekiyor.

***

Ülkücülerin büyük bir kısmı “FitneÇağ tezgahına karşı” çabuk uyanmış ve “bizim” olmadığını anlamış olmasına rağmen bazıları ısrarla, e-posta ile “TV’miz neden kapandı, çok üzüntülüyüz..” diye mesaj yollamaktadır. İşte bu yazıyı yazma mecburiyeti de ondan hasıl olmuştur.

FitneÇağ gazetesinin de TV’sinin de “düşmanlık” dışında MHP ve Ülkücülük ile hiç bir alakası yoktur. Daha önce de defalarca “bu gazete, sizin paranızla size sövüyor, Türk Milliyetçiliği düşmanlığını açıkça yapan diğer yayın organlarından daha tehlikelidir... görüntüye ayyıldız koyup arka planda enternasyonal marşı, ön planda da enternasyonal lakırdıları edenler Türk Milliyetçisi olamaz...” diye uyarmıştım.

Üzülmek yerine sevinin ülkücüler. Türkün yurdunda Türkün partisine ve Türkün liderine saldıran, edepsizlik şampiyonu bir irin ve Fitne Kanalı daha karardı. Darısı, Aydınlık-Cumhuriyet karışımı gazetelerine.

Küresel sermaye “binmediği eşeğe ot yedirmez, yedirdiğini de, verim alamazsa, geri ister. FitneÇağ’ın “borçlar” sebebiyle zor durumda olduğu, yakında da maddi destek kampanyası açacakları yönünde “içeriden” bilgi sızmaktadır.

Aman ha ülkücüler, aman... kendi paranızla kendinize sövdürmeyin, olur mu?

Bırakın batsınlar... layık oldukları irin ve fitne çukurlarında.

APOŞ'UN KÖPEĞİ MEHMET ALİ BİRAND

10022008 22 Temmuz seçimleri sonrası, kendi sol beyinlerinin “takıntılarını” desteklemiyor diye, adeta bir koro halinde MHP’ye saldıran yazar ve yorumculara, fırsat buldukça bu köşeden cevap vermeye çalışıyorum…

Mustafa Balbay, Emin Çölaşan, Tuncay Özkan, Hulki Cevizoğlu, Bekir Coşkun, Hıncal Uluç, Yalçın Doğan gibi… yazdıklarıyla, konuştuklarıyla “ters okutma” mantığıyla sürekli AKP’ye oy kazandırmaktalar.

İktidara giden her sürecinde, AKP’nin yanında açıkça yeralan yazarlardan daha fazla, AKP’ye hizmet eden bu yazarların hiçbirisi, yazdıklarımıza henüz cevap veremedi.

Bunlardan bazıları MHP konusunda susmaya, bazıları aynı alerji ve dümanlıkla saldırılarını sürdürmeye devam ediyorlar.

Bu yazarların tamamı, CHP zihniyeti taşıyan ve MHP’yi de bu zihniyetin yanında görmek isteyen, Türk milletinin milli ve manevi değerleri ile kavga etmeyi, laiklik misyonu gibi algılayan kerameti kendinden menkul kişilerdir. Bu algılamaları ile de CHP yanında, AKP’ye de çok büyük hizmet etmektedirler.

Bugün bu köşedeki sıra, CHP’li görüntüsünde hareket eden, beyni tamamen AKP’li olan Belçika vatandaşı Mehmet Ali Birand’a gelmiştir.

Bu adam tam evlere şenliktir… Zaten Kanal D’nin haber bültenlerinde her akşam sürekli mizah üretimli görüntüsü, kırdığı potlar, yaptığı gaflarla evlere şenlik olmaya devam etmektedir.

Belçika vatandaşı M.Ali Birand, MHP’ye saldıranlar korosuna gecikmiş bir şekilde katıldı. Zaten M.Ali Birand’da var olan MHP düşmanlığı, ABD ve AB dayatmalarını meşrulaştırmaya çalışan o beyninden hiçbir zaman eksik olmadı.

M.Ali Birand, MHP’nin başörtüsü yasağının kaldırılması yönünde ortaya koyduğu iradeyi “MHP’nin gerçek kimliği şimdi anlaşıldı” başlıklı bir yazı ile aklınca değerlendirmiş ve muhafazakârlık konusunda AKP’den daha tehlikeli olduğunu vurgulamış…

M.Ali Birand’ın yazısı içerisinde kullandığı “Daha da önemlisi, MHP'nin göründüğünün aksine, dindar hatta koyu muhafazakâr, Atatürk'ün idealleriyle hiçbir şekilde uyum göstermeyen bir parti olduğu anlaşılıyor.” cümlesi, onun bu yazıyı sırf MHP düşmanlığı korosundan ayrı kalmamak için yazdığını gösteriyor.

Kaldı ki, bu ülke de “Atatürk'ün idealleriyle” yan yana gelemeyecek ve hatta o ideallere düşmanlığı defalarca belgelenmiş M.Ali Birand’ın, Cumhuriyet, Atatürkçülük gibi değerler konusunda MHP’ye ders vermeye kalkması aymazlıktan başka bir şey değildir.

Yakalanıp, Türkiye’ye getirilmeden önce (AB)(D)ullah Öcalan’la Bekaa Vadisi’nde, el-pençe söyleşi yapan, İmralı’da ömür boyu cezasını çekecek olan Öcalan’ın, PKK’ya genel af isteyen avukatlarına “Genel af 2004'te AB'den tarih aldıktan sonra gündeme gelecek, işler yoluna girecek. Tarih aldıktan sonra AB elinde sopa, reform yapmayanlara yapın diyecek.” şeklinde müjde vermiş olan ve devamında “O zaman Öcalan'ın durumu (affı da) gündeme gelecek. Hem de çok kısa sürede bunu söyleyecekler. O zaman ben de bırakın, bırakın (affedin, tahliye edin) diyebileceğim. Siz kendisine selamlarımı söyleyin. Deyin ki, çıktığınızda ilk röportajı o yapmak istiyor. Çok güzel bir şey olur, eminim. O günler olacak, ben çok umutluyum.” şeklinde ricasını ve selamlarını ileten, şehitlerimize zaman zaman “ölü” diye hitap eden, medya yöneticilerine "Şehit sayısı 5'in altında olursa haberi ilk sıradan vermeyelim, şehit ailelerinin feryatlarını ve atılan sloganları yayınlamayalım, Türk Silahlı Kuvvetleri'nin bölgedeki operasyonlarını bültenin arka sıralarında ve mümkün olduğunca kısa verelim.” şeklinde mail atarak 'Şehit haberlerini küçük görme' gibi tekliflerde bulunan, PKK’nın siyasi uzantısı DTP’nin Meclis Grup Başkanı Ahmet Türk hakkında “Ahmet Türk, hafife alınmaması gereken bir lider” diye bahseden, Türkiye üzerinde karanlık oyunlar oynadığı, ele geçirilen e-maillerde ortaya çıkan Karen Foog’un e-maillerinde “tatlım” diye hitap ettiği M.Ali Birand’ın “Atatürk'ün idealleriyle” MHP sataşması herhalde akıl ve mantıkla izah edilemez.

M.Ali Birand’ın sicili bunlarla sınırlı değil ki, daha birçok konuda hiçbir zaman Türk milletinin yanında yer almadığına dair örnekler mevcuttur.

“Tayyip Erdoğan’ın arkasında durmazsak bu adamı yerler” sözünün sahibi olan M.Ali Birand, AKP yokken de başörtüsü yasağına karşı olan ve her dönem seçim beyannamesinde bu yasağa karşı olduğunu vurgulamış MHP’yi AKP’nin işbirlikçisi olarak suçlayabiliyor.

AKP’nin ihanete varan birçok politikasına bugüne kadar alkış tutan M.Ali Birand’ın bu suçlaması, ondaki ruhsal problemlere bir belirti olarak görülebilir.

M.Ali Birand’a göre başörtüsü yasağı ortadan kalkınca, Türkiye Cumhuriyeti tehlikeye giriyor ama Türkiye Cumhuriyeti’ni bölmeye çalışan (AB)(D)ullah Öcalan af edilip, İmralı’dan çıkartılırsa, bir de onunla ilk söyleşi yapan kendisi olunca Cumhuriyete demokrasiye uygun davranmış oluyor…

M.Ali Birand, senin “laiklik, demokrasi, özgürlük anlayışını” sevsinler! Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk’ü, senin isminle yan yana anmamak için “Senin Atatürkçülük anlayışını” demiyorum… Çünkü senin zaten böyle bir anlayışın hayatın boyunca olmamıştır…

TRT’yi geçmişte sahte belgelerle, düzmece faturalarla dolandırmaktan hüküm giymiş M.Ali Birand’ın aslında tüm derdini “Türban tartışmalarında, bunun “ tamamen bir özgürlük konusu olduğunu “söyleyen MHP'nin özgürlük konusunda ele alınan 301 inci madde, Vakıflar Yasası ve AB reformlarında adeta AKP'nin karşısında kartal kesilişini görenler, bu parti hakkında ne kadar feci şekilde yanıldıklarını söyler oldular.” şeklindeki cümlesi göstermektedir.

M.Ali Birand bu cümlesi ile diyor ki, MHP Türbana gelince özgürlükçü ama Türklüğü koruyan 301.maddenin kaldırılmasında, gayrimüslimlere tekrar mal kazandırmaya yönelik Vakıflar Yasası’nda, AB’nin dayatmalarında özgürlükçü değil diye, kaygısını ve en büyük üzüntüsünü yansıtıyor.

Muhafazakâr-milliyetçi bir parti olan MHP, başörtüsü yasağında da, M.Ali Birand’ın ağıt yaktığı konularda da yapması gereken doğru davranışları sergilemiştir.

ABD ve AB’nin Türkiye üzerindeki politikalarını desteklemede, işbirlikçi rolünü çok iyi yerine getiren M.Ali Birand, MHP’nin kimliğine ahkâm keseceğine, kendi her konudaki şaibeli kimliğine baksın…

PKK ve bilumum şer cephesi sözkonusu ise “Özgürlükçü”, başörtülü Müslüman Türk çocuğu sözkonusu ise malum koronun feryatçılarından…

Şimdi bu adamın hangi bir sözünün kıymeti harbiyesi olur ki, MHP’yi eleştirmesinin bir kıymeti olsun.

Cumhuriyeti ve laikliği korumak bu adamlara kaldı ise vay halimize ki vay...

İmralı’daki kahpeye af müjdesi veren, ABD ve AB’nin kalemi, “Tayyip Erdoğan’ın arkasında durmazsak bu adamı yerler” diyen bu adam, MHP’yi suçluyor, aklımızı koru Allah’ım…

M.Ali Birand sana denilecek tek laf, haydi bağlı olduğun kapıya…

YALÇIN DOĞAN KÖPEKLİĞİ BIRAK ADAM OL

09022008 Zavallı ‘Sosyalist Yalçın Doğan’, MHP’yi kalemine bir doladı, kendisi kördüğüm oldu, şimdi ise işin içinden çıkamıyor…

MHP hakkında, her yazdığı yazının cevabını, hak ettiği bir şekilde alan Yalçın Doğan’a, bu köşeden şerefini kurtaracak, bazı sorular yöneltmiştik ve o konularla ilgili cevap beklediğimizi vurgulamıştık…

Kendi şerefini kurtaracak, cevapları vermeden-veremeden hala MHP’ye duyduğu alerjiyi köşesine taşımaktadır.

Yalçın Doğan, MHP ile ilgili bir önceki yazısında MHP yönetiminin ABD’nin istekleri doğrultusunda, Ülkü Ocakları yönetiminde değişikler yaptığı iftirasını atmış, rezil olacağı bir konuya dalış yapmıştı.

Aynen de rezil oldu, cevabını veremeyeceği yükün altına girdi.

Yalçın Doğan’a, kendisi hakkında yazdığımız bir önceki yazımızda şöyle seslenmiştik:

“MHP ve Devlet Bahçeli konusunda, tedaviye cevap vermeyecek şekilde ‘takıntılı ve alerjili' olan Yalçın Doğan, attığı iftiranın MHP ve Ülkü Ocakları'ndan tekzibini beklemeden, çok sıkı-fıkı dost olduğun ABD'lilerden bu konu ile gerçek bilgileri alıp, köşende yayınlamanı bekliyoruz... Eğer iddia ettiğin gibi ABD'nin istekleri doğrultusunda, MHP yönetimi bazı değişiklikler yapıyorsa, bunu ABD kanalıyla ispat etmezsen şerefin piyasada ayaklar altında sürünecektir... En haysiyetli yol, bunu ABD'li dostların aracılığı ile ispat etmendir. Bu çağrımızın cevabını köşende bekleyeceğiz... Bakalım şerefini kurtaracak mısın?”

Yalçın Doğan, bu çağrımızı yerine getiremedi. ABD’li dostları Yalçın Doğan’ın köşesindeki saçmalıklarına herhalde bir kılıf bulamadılar ki, Yalçın Doğan’ın şerefini piyasada ayaklar altına aldıracak bir durum ortaya çıktı.

Yalçın Doğan’ın iftiraları içinde muhataplardan biri haline getirdiği Ülkü Ocakları eski Genel Başkanı Alişan Satılmış da “Zırvanın Tevil Götürmezliği” başlıklı cevap yazısında “Ülkü Ocakları genel başkanlığı görev değişikliğini, ABD ile alakalandıranlar, asaleti anlayıp, algılamayacak kadar zavallı güruh taifesidir.” şeklinde ifade ederek Yalçın Doğan’ın şerefine(!) vurguda bulunmuştur.

Yalçın Doğan, iftiralarını ispatlayarak yada iftiraları hakkında MHP ve Ülkü Ocakları’ndan özür dileyerek şerefini ayaklar altından alabilir… Hala bekliyoruz…

Fakat Yalçın Doğan, bir pisliğini temizlemeden bir başka pislik üretimine geçmektedir.

Yalçın Doğan, geçtiğimiz günde “MHP ilk kez askere fiilen saldırdı” başlıklı bir yazı kaleme alarak, tahrike, fitneye ve o sosyalist aklı ile MHP düşmanlığına devam edeceğini gösterdi.

CHP zihniyeti ile MHP önüne gelen sözde emekli askerlere (sözde diyorum, çelenk koymaya gelenlerin çoğu kadınlardan oluşuyordu) gösterilen tepkiden yola çıkan Yalçın Doğan, bir yazar nasıl çirkefleşir örneğini köşesinde sergilemiştir.

MHP Lideri Dr.Devlet Bahçeli, bir gün önce tüm MHP teşkilatlarına genelge yayınlayarak, her türlü tahrik karşısında dikkatli olunmasını isteyerek, çeşitli uyarılarda bulunduğu halde, kadınların ardına sığınarak MHP binasını önüne "Tarifsiz Düş Kırıklığımızla." Yazılı çelenk bırakmak isteyen sözde emekli askerler, CHP zihniyeti ile adeta tahriki ateşlemeye çalışmışlardır.

Türkiye’nin gerçeklerinden bihaber olan, milli ve manevi değerlerden uzak duran sözde emekli askerler, dernekler madem CHP zihniyeti ile hareket ediyorlar, o zaman ellerini vicdanlarına koyup da, kendilerine sorsunlar…

“Bu çelengin yeri MHP mi, yoksa CHP mi olmalıydı?” diye…

Hele bu dernekler içinde adı geçen “Gaziler, Şehit, Dul ve Yetimleri Derneği” var ki, bu ismi taşıyan derneğin başörtüsü konusunda CHP gibi düşünmesi insanın yüreğini acıtıyor…

Şehit ve gazi ailelerinin tamamına yakınının anası, eşi başörtülü iken, bu yasağa CHP zihniyeti yanında saf tutmak, insana tuhaf geliyor…

“Atatürkçülük, laiklik” adına hareket ettiğini söyleyenler, herhalde Atamızın sevgili anası, eli öpülesi Zübeyde Hanım, dirilip gelse, onu da Başörtülü olduğundan dolayı linç edeceklerdir.

Bu emekli askerlerden oluştuğunu söyleyen dernekler, MHP önüne "Tarifsiz Düş Kırıklığımızla" yazılı çelenkler bırakacaklarına, Deniz Baykal’ın PKK’lı Leyla Zana ve ekibini, cezaevinden çıktıktan sonra, CHP Genel Merkezi’nde “Eski Milletvekili arkadaşlarım” diye kucakladığında, daha bir-iki ay önce PKK’nın en büyük destekçisi,”Türk Ordusu buraya gelirse, Kuzey Irak’ı mezarlarını haline getiririz” diyen, Genelkurmay Başkanı Sayın Yaşar Büyükanıt’ın “Bu gruplar PKK’ya en büyük desteği veriyor. Onlarla neyi görüşürüm ben. Kuzeydekileri en iyi tanıyan kişi benim. Maalesef bu gruplar Türkiye aleyhine, hasmane sayılabilecek ifadeler kullandılar. Bunları kabul etmemiz mümkün değildir. İsteyen görüşür, ben görüşmem. İki nedeni var. Bir, adam PKK’yı terör örgütü olarak değil siyasi bir parti olarak görüyor; iki, tamamen destek veriyor.” şeklinde tarif ettiği Barzani ve Talabani ikilisine, Deniz Baykal’ın gönderdiği “sevgi açılımları” olduğunda, Deniz Baykal’ın CNN Türk’te yayınlanan Tarafsız bölge programına katılıp, “Recep Tayyip Erdoğan’ın siyasi yasağını kaldırmaya destek vermekle kendimle iftihar ediyorum” dediğinde, CHP eski milletvekili Esat Canan’ın Şemdinli olaylarında, Türk Ordusunun komutanlarına, PKK söylemleri ile saldırdığında CHP’nin önüne gidip de, bir çelenk bıraksalardı, taşıdıkları sıfata daha çok layık olurlardı.

Ama bunların gerçek kaygısı, inançlı insanlarla uğraşmaktan başka bir şey değildir. Türk milletinin değil, artık CHP’nin askeri olmaya karar vermiş insanların, Türk Ordusunu baş tacı etmiş, Türk Ordusu’nun iyi gününde, kötü gününde hep yanında olmuş Milliyetçi Hareket Partisi’ne verecek akılları yoktur.

Kaldı ki, MHP önüne protesto için gelenlerin, “emekli askerlerle” ilgisinin olduğu da şüphelidir.

Şerefli Türk ordusunun, çalışanıyla, emeklisiyle her bireyi şerefli birer Türk evladıdır. MHP önüne gelip çelenk bırakmak isteyenler gerçekten “emekli askerler derneği” değil, o kisveye büründürülmüş bir takım odaklardır ki, davranışlarından ve her hallerinden belli oluyordu.

MHP Lideri Sayın Dr.Devlet Bahçeli, tüm Türkiye’yi ve Ülkücüleri bir gün önce uyarıyor ve sözde emekli askerler, bu uyarılara rağmen CHP zihniyeti ile tasarladıkları protestoyu MHP önünde yapmaya geliyorlar. Tamamen tahrik, tamamen kaşıma olayıdır bu…

Gelelim Yalçın Doğan’ın bu konudaki “MHP ilk kez askere fiilen saldırdı” tahriklerine…

MHP hakkında yazdığı her yazı sonrası, kalem namusunun seviyesizliği biraz daha belli olan zavallı Yalçın Doğan, MHP’nin önüne çelenk bırakanlara gösterilen tepki ile askerlerin ilgisini hangi zekâ ile bulduysa?

Yalçın Doğan, fitne-fesat ekecek ya, sanki rahmetli Başbuğumuz Alparslan Türkeş’i çok severmiş gibi “Kudretli Albay Alparslan Türkeş’in can ciğer meslektaşları, emekli askerler.” diye yazısının içine cümleler serpiştiriyor.

Türk Ordusu’nun şerefli rütbesini taşıyan, hangi Türk askerine ya da TSK’nın kurumsal kimliğine hangi MHP’li, hangi Ülkücü tavır almıştır, yanlış bir şey yapmıştır.

O şerefli üniformayı, kışlada bırakıp, Türk Milletinin milli ve manevi değerlerinden uzak CHP zihniyetini tercih etmişse, MHP’nin de milletin değerleri yanında tavrını alması kadar tabii bir şey yoktur.

Hem Yalçın Doğan, sen hangi gün Türk Ordusu’nun kurumsal kimliği ile düşündüğü plan ve programların yanında yer aldın ki, Türk Ordusu ile MHP arasında fitne tohumları ekmeye çalışıyorsun…

Şemdinli olaylarında, Irak’ın kuzeyine yapılan operasyonlarda vb. birçok meselede, senin Türk Ordusu yanında yer almadığını bu ülkede bilmeyen mi var?

MHP’yi, AKP’nin koltuk değneği, işbirlikçisi olarak gösterip, MHP’nin üniversitelerde başörtüsü mağdurluğu yaşayan öğrencilere yönelik girişimini bahane ederek, MHP’ye linç kampanyaları başlatanlar, devletin kurumları ile karşı karşıya getirmeye çalışanlar… Kim yapıyorsa yapsın, bu en hafif tabiri ile alçaktır.

O sözde emekli askerler de, Yalçın Doğan gibi fitne-fesat tohumu eken yazarlara aldırmadan, eğer Türk milletinin milli ve manevi değerleri ile bütünleşmek, Türkiye Cumhuriyeti’nin gerçek değerlerine sahip istiyorlarsa, bir çelenk yaptırıp, CHP’nin önüne bırakmak için hazırlıklarını yapmalıdırlar.

O çelenkte de “Hiç yanıltmayan CHP” yazmalıdır.

HER DÖNEM GİZLİ DESTEKÇİ DENİZ BAYKAL

08022008 Söylem ve eylemleri ile son iki seçimde de AKP’nin koltuk değneği olan, “Recep Tayyip Erdoğan’ın siyasi yasağını kaldırmaya destek vermekle kendimle iftihar ediyorum” diyerek bunu tescilleyen Deniz Baykal, MHP Lideri Sayın Dr.Devlet Bahçeli’nin “Türkiye, Anıtkabir’in bulunduğu Anıttepe ve Kocatepe Camii’nin bulunduğu Kocatepe’dir.
MHP, kimseyi bir tercihe ve taraf olmaya zorlamadan, her ikisini de benimseyen ve temsil eden, bu değerler arasındaki bağın kopartılmasına izin vermeyen duruşu ile Anıttepe ve Kocatepe arasına çekilmiş çelikten bir halattır.”
Sözünün, Milli-Manevi değerlere sahip çıkmaktaki kararlılığını anlamayarak, "Bir süre önce meydanlara yağlı ipler atıldı. Arkasından cumhurbaşkanı seçimi gerçekleşti. Şimdi Ankara'ya çelik halatlar çekiliyor, öte yandan Anayasa, laiklik ilkesini tahrip edecek şekilde değiştiriliyor. Umarım bunu söyleyenler bir süre sonra duvar dikme aşamasına gelme durumunda olmazlar. İpten çelik halata, çelik halattan bakalım nereye?" diye soru yöneltmiş…

Deniz Baykal, sorduğun “yağlı ip” Abdullah Öcalan’ın idamı ile ilgili MHP’ye yöneltilen iftira ve yalan kampanyalarına karşı bir cevaptı. O ipin atılması ile AKP’nin toptan asılacağı(!) yönünde bir karar mı çıktığını sanıyorsun?

O ip, bir zamanlar, aynı parti çatısı altında beraber yan yana oturduğun PKK’lıların, önderi olan Abdullah Öcalan’la ilgili MHP’ye yapılan suçlamalarda, “Ben 129 kişi ile asamadım, tek başına iktidarsın al sen as” şeklinde, toplumu şuurlandırmaya yönelik refleksti...

O arkadaşlarını hatırladın mı? Abdullah Öcalan’ın “o benim temsilcim” dediği Leyla Zana ve ekibini, AKP cezaevinden çıkardığında, önce o sözde karşı çıktığınız Abdullah Gül Başbakanlık konutunda ağırlamıştı, daha sonra “Benim eski milletvekilleri arkadaşlarım” diyerek, sen CHP Genel Merkezi’nde ağırlayıp, duygusal ortamlar yaşamıştınız!

CHP başta olmak üzere sol partiler ve medyası “ip attı” cümlesi üzerinden aklınca MHP’yi alaya alan yorumlar yapıyorlar. Deniz Baykal da bu alaycılığın siyasi tiyatrosunda, en önde rol alanı olmaktadır.

“Arkasından cumhurbaşkanı seçimi gerçekleşti.” diyor Baykal…

Biz de soruyoruz Ee gerçekleşti ne olmuş Deniz Baykal?

Cumhurbaşkanı seçimlerinde, MHP’nin bir tane hatasını söyleyebilir misin?

Madem MHP’yi o kadar çok seviyordun, girip AKP’nin T.B.M.M adayını desteklediğin gibi, MHP’nin Cumhurbaşkanı adayını da destekleseydin ya…

Anlaşılıyor ki, senin derdin AKP değil, MHP’dir.

22 Temmuz seçimlerinden önce “Dindar Cumhurbaşkanı istemiyoruz” gibi bir slogan etrafında, tam da AKP’nin istediği bir şekilde, ahmakça propagandalar yaparak, AKP’nin %47 oy almasını sağlayan CHP, Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanı olmasının faturasını MHP’ye kesiyor.

AKP’nin her başarısında adeta imzası bulunan Deniz Baykal, MHP’ye alaycı sorular yöneltmek yerine, öncelikle kendi siyasi günahlarını önüne dizmesi gerekmektedir.

Recep Tayyip Erdoğan siyasette varsa, CHP sayesindedir, AKP iki kere tek başına iktidar ise CHP sayesindedir, Abdullah Gül’ü Cumhurbaşkanı olmaya götüren %47 oy oranı da bizzat CHP sayesinde oluşmuştur.

AKP’yi AKP yapan CHP’dir. CHP, Türk siyasetinden çekildiği gün AKP de silinecektir.

Deniz Baykal, Abdullah Öcalan’ın idamındaki gelişmeleri vurgulamak için MHP Lideri Dr.Devlet Bahçeli tarafından atılan ipi sorgulamak yerine, kendisi Recep Tayyip Erdoğan’ın siyasi yasağını kaldırmada, hangi çeşit ip attığını bu millete açıklamalıdır.

Recep Tayyip Erdoğan’la yaptığı gizli görüşmeleri, Beylerbeyi’nde baş başa yediği yemeklerde ne gibi anlaşmalar yaptığını bu millete izah etmelidir.

AKP ve CHP arasında birbirini besleyen çelik halat niçin çekilmiştir? Yoksa bu iki partiyi birbirine bağlayan küresel bir halat mı vardır?

“Duvar dikme” durumundan bahseden Deniz Baykal, daha geçtiğimiz aylarda Barzani ve Talabani’ye kucak dolusu sevgi, saygılar göndererek, Kürdistan kurmaya çalışan bu soytarılara adeta sahip çıkılma çağrısı yapmıştır.

Bu soytarılarda, Deniz Baykal’ın Irak’ın kuzeyine yönelik açıklamalarına büyük destek vererek, duydukları memnuniyeti dile getirmiştir.

Deniz Baykal, Recep Tayyip Erdoğan’ı kurtarmaya ve sürekli AKP’nin oylarını artırmaya yönelik kullandığı halatı, Barzani ve Talabani’ye uzatacağı müjdesini vermişti.

Deniz Baykal, her fırsatta Türkiye’yi tehdit eden, PKK’yı her konuda besleyen bu çapulculara sıcak mesajlar yolluyor, Kürdistan kurma yolunda adeta “bir tuğla da ben ekleyeyim” tavırları içine giriyor, bunlar Türkiye Cumhuriyetini topyekün ortadan kaldırmaya yönelik hamleler iken, Deniz Baykal’a göre Türkiye Cumhuriyeti’nin rejimi ve anayasası için tek tehlike başörtülü öğrencilerdir.

Türk siyasetinde Recep Tayyip Erdoğan’ı ve Abdullah Gül’ü ihya eden Deniz Baykal’ın politikaları, AKP’nin en büyük dostları olan Barzani ve Talabani’yi de ihya edecektir.

Deniz Baykal’ın gözüne tek görünmemesi gereken başörtülü öğrencilerdir. PKK’lı Leyla Zana ile baş başa verdiğin gibi, bir gün olsun bir başörtülü bir öğrenci gençle baş başa versen ne olurdu Sayın Baykal?

Bir başörtülü ile baş başa görüntü vermesen de, bir başörtülü kişinin fotoğrafını, CHP’nin seçim otobüsünün üzerine yapıştırarak, oy toplamaya kalkacak kadar da, AKP ile yarışan bir istismarcısındır.

CHP’nin politikaları, her dönem AKP’nin iktidara gitmesini sağlayan yolu açmaktadır.

Recep Tayyip Erdoğan’ın en büyük dostu Deniz Baykal, AKP’nin yol arkadaşı da CHP’dir.

Ne ilginçtir, 1973 seçimleri sonrası kurulan CHP-MSP koalisyonun mimarının da Deniz Baykal olduğu yazılıp, söylenmektedir.

Tercüman Gazetesi yazarı Kurtul Altuğ 'Umudun Tükenişi' adlı kitabında, CHP-MSP koalisyonunun mimarının Baykal olduğuna dikkat çekerek şunları anlatıyordu: '1973 seçimlerinde CHP tek başına iktidar olamadı. Deniz Baykal ile Haluk Ülman sık sık bizim derginin bürosuna uğruyorlardı. Ve bizim tereddütlerimizi gideriyordu. Baykal bir gün 'Erbakan Hoca hakkında yanlış düşünüyor olabilirsin' dedi. Konuşma sırasında Deniz Baykal ile bir ortak noktada birleştik. CHP ve MSP ortaklığı kurulmalıydı ve bu işi biz yapabilirdik. Baykal'a şöyle dedim, 'İster misin seni Oğuzhan Asiltürk'le karşılaştırayım.' Baykal, 'Mükemmel olur' dedi. Bir gün Baykal beni aradı, 'O iş için harekete geç' dedi. Hemen Oğuzhan Asiltürk'ü aradık ve karşılıklı randevu saati tespiti yaptık. Bu görüşmede Baykal ile Asiltürk 45 dakika baş başa görüşürler ve CHP-MSP koalisyonu için ilk adımı atıldı.'


Yani Deniz Baykal, karşı çıkıyor göründüklerine öteden beri hep gizli destekçi olarak siyasette var olmuştur. Bugün de AKP’ye karşı çıkıyor görüntüsü ile AKP’ye oy patlaması yaptırmaktadır.


“Recep Tayyip Erdoğan’ın siyasi yasağını kaldırmaya destek vermekle kendimle iftihar ediyorum” cümlesini de ağzından kaçırmış olduğu, itiraf olarak değerlendiriyoruz.
Deniz Baykal, Türkiye Cumhuriyetini korumak sana kaldıysa, vay o Cumhuriyetin haline…

Senin attığın ipleri, çektiğin halatları büyük dikkatle takip ediyoruz Sayın Baykal, Barzani ve Talabani’ye attığın “sevgi” iplerinin de da takipçisi olacağız…

TUNCAY ÖZKAN VE STÜDYO AKSESUARLARI

Türkiye’de bugüne kadar yaşanan gerilimlerin baş aktörleri ve tarafları, yine gerginlik iksirini içip, ortalık yerde feryat-figan etmeye başladılar.

Bu gerilimin unsurları, AKP’yi MHP’nin elinden kurtarmaya çalışmaktalar.

Çünkü bugüne kadar AKP ile birlikte, karşılıklı bir şekilde gerilim yarattıkları istismar konularında, MHP her iki tarafa da büyük bir şok yaşatmış durumdadır.

CHP zihniyeti “Düşmanım ben sana muhtacım” anlayışıyla, AKP’yi bu istismar ve gerginlik paylaşımında, karşısında görmek istemektedir.

MHP, AKP’yi köşeye sıkıştırdığı için, bazı gerginlik ve istismar malzemeleri konusunda, CHP’nin karşısındaki yerini alamayacak olmasından dolayı, bu konuda CHP büyük bir krize girmiştir.

İşte bu yüzden tüm unsurları ile MHP’ye yönelik öfke, nefret üretimine geçmişlerdir. Bugüne kadar ortaya koydukları siyaset tarzı ile rejim üzerinde büyük kamburlar oluşturan ve gerilim psikolojisini de körükleyerek, Türkiye üzerinde yük olmaya devam CHP, Türkiye’yi gerilimlerden uzaklaştırmaya çalışan ve suni gündemlerden, gerçek meselelere yönlendirmeye çalışan MHP’yi hedef alarak, aklınca “Cumhuriyet savunuculuğunu” yaptığını iddia etmektedir.

Bu zihniyetin, milletin değerlerinden ve gerçeklerinden kopuk, kendi dar dünyaları içinde, takıntı okyanusu yaratan medya mensupları da, gazete köşelerinde ve televizyon ekranında, eleştiri ile hakareti, mizah ile soytarılığı birbirine karıştırarak, MHP’nin milli ve manevi değerlere olan hassasiyetini çarpıtarak, gazete ve ekranlardan MHP’ye yönelik seviyesiz muhataplıklar oluşturmaya başladılar.

Gazetelerde yazılanlar bir yana, geçen hafta, televizyon kanallarını gezerken MHP’ye yönelik nefretle, kinle öfke kusanlara rastladım…

ART’yi açıyorsun, Emin Çölaşan-Mustafa Balbay ikilisinin sunduğu “Ankara Rüzgârı” programında, yine aynı kanalda Turgay Yıldız ve Bahadır Tokmak ikilisinin sunduğu “Türk Kahvesi” programında, Kanal Türk’ü açıyorsun Tuncay Özkan ve Kerimcan Kamal’ın sunduğu programlarda tek hedefin MHP yapıldığını gördüm. İzlerken, ekrandakilerin ifadelerinde, hakaret ve seviyesizlikte ne kadar küçüldüğünü, alçaldığını ve ruh hallerinin nasıl tedaviye muhtaç olduğunu anladım…

İsimlerini saydığım bu kişilerin hepsi CHP’ye oy veren ve CHP zihniyetine hizmet ederek, AKP’yi toplum nazarında güçlendiren yazar, yorumcu ve sözde sanatçılardır…

Sol kimlikli bu köşe yazarları ve televizyon programcıları, MHP’yi kendi düşüncelerinin memuru sanmaya devam eden hezeyan ve hayal içerisindedirler. MHP’yi kendi düşüncelerine hizmet etmeye çağırıyorlar, MHP kendi değerleri etrafında, milletle bütünleşince ise çıldırıyorlar.

Emin Çölaşan ve Mustafa Balbay ikilisine geçtiğimiz ay bu köşeden cevap vermiştim, soytarılıkla-mizahı birbirinden ayırması gereken ART’de program yapan Turgay Yıldız ve Bahadır Tokmak’a cevap vermek bile zaman kaybı olduğunu düşünüyorum…

Tuncay Özkan, bugün üzerinde duracağımız isimdir. Kerimcan Kamal, Tuncay Özkan’ın program içinde aksesuarı olduğu için, onu dekor tasarımcılarına havale ediyorum.

Tuncay Özkan’ın, 17 milyon dolara kurduğunu söylediği Kanal Türk televizyonu, yüzeysel bakıldığında AKP’ye muhalefet eden bir görüntü içerisinde fakat derin algılamaya tabii tutulduğunda, bilinçli bir şekilde yaratılan kutuplaşmada hem AKP’ye, hem de CHP’ye hizmet etmektedir.

AKP’ye muhalif olanlar, muhalif duygularının okşandığını görürken, aslında sosyolojik bir değerlendirmede bulunulursa, Kanal Türk’ün propagandalarının, çoğunluğu muhafazakâr olan toplumu, AKP’nin kucağına doğru sürüklediği anlaşılacaktır. Anti-muhafazakâr kesimleri de CHP’de topladıkları görülmektedir.

AKP’ye muhalefet yapılıyor hissine kapıldığımız vakitler, Kanal Türk’ü gerçek manada algılama içeriğini bizim de kavrayamadığımız anlar olmuştur.

Tuncay Özkan öncülüğünde, MHP’ye düşmanlık tamtamları çalmaya başladıkları vakit, Kanal Türk konusunda uyuyan beyin hücrelerimizde tam manası ile harekete geçmiştir.

Tuncay Özkan’a beynimizde hep mesafe vardı…

Fakat mesafemiz, kendisini takip etmediğimiz manasını da kimseye çıkarmamalıdır.

Kanal Türk, bir acayip, adeta mozaikler toplamı gibi kadroya sahiptir.

PKK’nın gazetelerinde yazı işleri müdürlüğü yapanlar, PKK’nın televizyonu ROJ Tv’de Türkiye’ye kin kusanlar, Türk milletini “barbarlar” diye aşağılayanlar, kurdukları sivil toplum derneklerinde PKK’lılara burs verdikleri iddia olunanlar, Türk Milletini bölmeye yönelik azınlık raporu hazırlayanlar, “Türkiyelilik” gibi PKK’nın kavramını önerenler, PKK’nın konserlerinde cirit atanlar, evrimciler, ateist proflar, ”Çocuklar namaz kılmasın, bale yapsın” diyecek kadar din düşmanlığı yapanlar, Kanal Türk’ün sürekli konukları, program yapımcıları arasında yer almaktadır.

Böyle bir manzarada, toplumun muhafazakâr yapısı ortada iken AKP’ye din eksenli saldırılarda, kime hizmet edebilir?

Tabi ki, dini değerlere duyulan alerjilerin yarattığı kutuplaşmada, çatışmada en çok siyasi rant sağlayan AKP olmaktadır.

Tuncay Özkan, bunun cevabını bulmalı ve bunun cevabını mantıklı izah etmelidir.

Tuncay Özkan, laiklik ve rejimi koruma şövalyeliği yaparken, saydığımız bu kadroyu nasıl yan yana getirme başarısı göstermektedir?

Türk Milletinin milli ve manevi değerlerinden kopuk ve hatta düşmanlıkları somut bir şekilde ortada olan bu ekip görüntüsü ile Türkiye Cumhuriyetini koruyacağını mı sanıyor, yoksa bu ekibin milli ve manevi değerlere saldırısı ile Türk-İslam değerleri için bir başka tehlike olan AKP’yi tek başına iktidar koltuğundan hiç indirmeme mücadelesini mi veriyorlar?

22 Temmuz seçimlerinden önce AKP’ye yönelik bu yöndeki saldırılarında, MHP’nin muhalefetini de Kanal Türk’te ekrana taşıyan Tuncay Özkan, şimdi MHP’den adeta bunun diyetini isteyerek, “milli ve manevi değerlerden kopun, bizim gibi, CHP gibi davranın” demektedir.

Tuncay Özkan, stüdyo aksesuarı Kerimcan Kamal ile birlikte her iki cümlesinden birinde MHP’ye akıl vermeye çalışmakta ve seviye kaybına uğrayan yorumlarda bulunmaktadırlar.

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün seçilmesinde, MHP’nin T.B.M.M’ne girerek kendi adayını çıkarıp, onu üç turda desteklemesi ile kendi ilke ve kurallarını sergilemesine ve başörtüsü yasağı konusunda çözüme yönelik somut yaklaşımına adeta çıldırmış, gözleri dönmüş gibi eleştiri getirmeleri akla ve mantığa sığacak bir durum değildir.

Eğer Kanal Türk, milli ve manevi değerler konusunda saygılı, inançlı bir kadro ile AKP’ye yönelik bir muhalefeti benimsemiş olsaydı, bugün AKP’nin varlığı tartışılır hale gelecekti.

Kim ne derse desin, sicili her manada bozuk AKP’nin %47 oy almasını sağlayan, CHP zihniyetinde olan yazar ve yorumculardır. Türk Milleti üzerinde, din olgusu çok önemli faktörken, yüzde 20-30’a sıkışmışken, bu zihniyet, dini değerler üzerinden AKP’ye saldırarak, adeta gizli birer AKP’li gibi davranmaktadırlar.

Tuncay Özkan, o muhteşem ekibini(!) tekrar gözden geçirerek, AKP’ye karşı bu şekilde muhalefet yapılamayacağını anlamalıdır.

Hele hele MHP’nin muhalefetini, CHP penceresinden asla ve asla yargılamamaya kalkmamalıdır.

“Biz kaç kişiyiz” parolası ile yola çıkan Tuncay Özkan önderliğindeki Kanal Türk, siyasi alana kendini taşımak mı istiyor, yoksa CHP’yi mi ele geçirmek istiyor buna karar vererek, hareket etmelidir.

Tuncay Özkan’ın AKP’ye sözde muhalefeti, AKP’nin ekmeğine yağ sürmektedir.

Hele hele stüdyo aksesuarı Kerimcan Kamal ile Kanal Türk ekranlarından inciler dökmeye başladığında, her geçen saniye AKP’ye oy olarak dönmektedir.

Tuncay Özkan, eğer Türkiye Cumhuriyetini koruma konusunda samimi ise öncelikle yukarıda profilini sıraladığımız ekibini tasfiye etmelidir…

Türk Milleti, İslam dinine yürekten inanmış bir millettir. O yüzden milletle bütünleşmek isteyen, milli ve manevi değerlere saygılı olmalıdır.

Tuncay özkan’a MHP Lideri Sayın Dr.Devlet Bahçeli’nin şu sözünü hatırlatıyor ve anlam çıkarmasını diliyoruz:

“Türkiye, Anıtkabir’in bulunduğu Anıttepe ve Kocatepe Camii’nin bulunduğu Kocatepe’dir. MHP, kimseyi bir tercihe ve taraf olmaya zorlamadan, her ikisini de benimseyen ve temsil eden, bu değerler arasındaki bağın kopartılmasına izin vermeyen duruşu ile Anıttepe ve Kocatepe arasına çekilmiş çelikten bir halattır.”

Türkiye Cumhuriyet’inin kurucu fikri olan Türk Milliyetçiliği, MHP’nin misyonudur.

Türkiye Cumhuriyeti’nin bütün değerleri koruyan ve teminatı olan yegâne siyasi hareket Milliyetçi Harekettir.

Barzani ve Talabani’ye kucak açmaya çalışan CHP’nin takıntılı, milli ve manevi değerlerden uzak yazarları bunun beyinlerine yerleştirmelidir.

MHP’yi anlayan, AKP’den en kısa zamanda kurtulacaktır…

AKP’NİN KOLTUK DEĞNEĞİ VE İŞBİRLİKÇİSİ CHP’DİR

deniz MHP, 22 Temmuz seçimleri sonrası ortaya çıkan siyasi manzaranın sağladığı ölçüler eşliğinde, akla ve mantığa yatkın bir muhalefet tarzı ile mücadelesini sürdürüyor.

Bu durum nedense, MHP’nin hiçbir değerini, sembolünü, düşüncesini sevmeyen bir azınlığı oldukça rahatsız ediyor.

MHP’nin her değerine alerji duyuyorlar ama MHP’den de
kendileri gibi davranmasını bekliyorlar.

Bu azınlığı oluşturan kişiler, hem gazete köşesinden, hem televizyon ekranından MHP’ye seviyesiz, ahlaksız bir şekilde saldırmayı tek meslekleri haline getirdiler…

Bu azınlık, gazete ve televizyon ekranından o kadar zavallı davranıyor ki, milletin değerlerine ve bu değerleri savunanlara ağızlarından çıkanları, kulaklarının duymadığı ölçüde saldırıyor.

MHP’nin, yıllardır ülkenin birinci gündemi haline getirilip, istismar edilen başörtüsü yasağının, “inanç özgürlüğü ve eşitlik ilkesi” ışığında kaldırılıp, ülkenin gerçek sıkıntılarının görülmesini sağlama girişimi, bu azınlığın çirkefliği ile engellenmeye çalışılmaktadır.

Ülkenin bu kadar ciddi meselesi varken, bu azınlığın takıntılı beyni sadece başörtü yasağında kilitlenip kalıyor. Bunlara göre başörtüsü yasağı ortadan kalkarsa, laik rejim tehlikeye girecekmiş…

Ağızlarından tükürükler saçarak, MHP’nin toplumsal mesele haline gelen başörtü yasağını kaldırma girişimini de, bu tehlikeye yardım etmekle suçluyorlar.

MHP gibi, Türkiye’nin varlığı için her bedeli ödemiş bir siyasi hareketi bile, bu şekilde suçlama zekâsına sahip bunlar.

MHP gibi, milliyetçi-muhafazakâr bir kimliği olan partiyi, kendileri gibi milletin değerleri ve inançları ile kavgalı bir halde görmek istiyorlar… Göremeyince adeta çıldırıyorlar.

İşte bu kavgaları ile AKP’yi iki defa tek başına iktidar koltuğuna oturtmuşlardır.

AKP gibi “inanç hortumcusu” bir partiye, İslam değerleri üzerinden saldıran bu azınlık, kendi gibi düşünenleri kemikleştirdiği gibi, yüzde doksan dokuzu Müslüman olan bir ülkede her iki kişiden birinin oyunu alır hale getirmişlerdir.

Bunların ruh sağlığını hiç iyi görmüyorum, asıl bu yüzden rejim için en büyük tehlike bu ruh yansımasıdır. Çünkü AKP’nin bugüne kadar ortaya koyduğu politikaya bakıyoruz, Türkiye Cumhuriyeti için en büyük tehlike olduğunu rahatlıkla görüyoruz.

AKP, ABD-AB eksenine hizmet eden politikaları ile Türk-İslam değerleri ile taban tabana zıt düşmektedir.

Ama ruh sağlığı bozuk, bu sözde laiklik çığırtkanları AKP’ye İslam dini üzerinden saldırma görevini yerine getirerek, toplum nazarında yaratılan kutuplaşmada İslam değerlerini savunan parti konumuna görülmesi sağlanıyor.
Ne ilginçtir bunu da, ”Recep Tayyip Erdoğan’ın siyasi yasağını kaldırmaya destek vermekle kendimle iftihar ediyorum” diyen Deniz Baykal’ın CHP’si yapmaktadır.

22 Temmuz seçimlerinden önce “Dindar Cumhurbaşkanı istemiyoruz” diye AKP’ye ve Abdullah Gül’e saldırıp, AKP’nin %47 oy almasını sağlayan CHP, Abdullah Gül’ün de Cumhurbaşkanı olmasını sağlayan tek unsurdur. Aynı CHP, T.B.M.M Başkanlığı seçimlerinde AKP’nin adayını destekleyerek, AKP’nin koltuk değneği olmaya devam etmiştir.

CHP’liler çok ilginçtir, kendi adayını çıkartıp,üç turda da kendi adayını desteklemiş MHP’ye “Abdullah Gül’ü siz seçtirdiniz, bizim gibi meclise girmemeliydiniz” diye koro halinde yazarları-çizerleri ile saldırmaya devam etmektedirler.

CHP, tıkanacak meclis iradesi ile tekrar gidilecek seçimlerde, AKP’nin %50-%60 oy almasını sağlayamadığı için MHP’ye öfke duyuyor herhalde…

Recep Tayyip Erdoğan’ın siyasi yasağının kalkmasının, AKP’nin iki kere tek başına iktidar koltuğuna oturmasının, AKP’nin %47 oy almasının, Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanı olmasının tek sebebi ve etkeni CHP’dir. CHP, AKP’nin işbirlikçisi ve koltuk değneği arıyorsa, aynaya bakarak kendini görebilir.

CHP, tüm bunları yapıyor rejim tehlikeye girmiyor ama AKP’nin en büyük siyasi besin alanı olan başörtüsü yasağının kalkmasına yönelik, MHP’nin yapıcı ve çözüm üreten tavrı tehlikeye destek vermek oluyor, öyle mi?

Başörtüsü yasağı ortadan kalkarsa, CHP neye saldırıp, AKP’nin yine tek başına iktidar olmasını sağlayacak ki?

CHP’ye AKP’nin koltuk değneği olma görevini verenler, bu görevi tekrar yerine getiremezse CHP’ye büyük bir kaos yaşatabilir.

Özgürlükler için PKK’lılarla geçmişte kol kola girmiş, Kürt Sorunu gibi raporlar hazırlamış, (AB)(D)ullah Öcalan denen kahpeyi evinde saklamış, Yunan’lı parlamenterleri kongresine davet etmiş ve konuşturmuş, Talabani ve Barzaniye bile kucak açmış CHP’nin bu ve benzeri tavırları, Türkiye Cumhuriyeti için tehlikeli olmuyor ama belki de Türklüğün sönmeyen güneşi Mustafa Kemal Atatürk’ü kendilerinden daha çok seven ve inancından dolayı başörtüsü takan öğrenciler, rejim için tehlikeli oluyor…

AKP’nin işbirlikçisi ve koltuk değneği CHP, sana sadece yazıklar olsun denir… Başka söylenecekleri de ileriki günlere bırakıyoruz…

Bahçeli'nin hukuk dersi

MHP'nin teklif ettiği başörtüsü kanun değişikliğinin, AKP'yi ve Başbakan'ı köşeye sıkıştırdığı ortadadır. Erdoğan'ın amacı sorunu çözmek değil, suni kargaşalar yaratmaktır

SAĞDUYUNUN, hoşgörüyle buluşarak tartışmalara nokta konulabileceğini gözler önüne seren MHP Lideri Bahçeli aynı zamanda bir hukuk dersi de vermiştir. Çünkü demokrasilerde siyasi, sosyal, iktisadi ve kültürel ihtiyaçların, hukuk zemininde karşılanması ve anayasal teminatla koruma altına alınması; hürriyetin anlamı, demokratik rejimin de görevidir.

ERDOĞAN'ın uluslararası bir dayatma karşısında sıkıştığı zaman veya kapalı kapılar ardından verdiği tavizin ortaya çıkması durumunda iç politikadaki olumsuzlukları gizlemek için kamuoyunun hassasiyetlerini kaşıdığı, herkesin malumudur. Toplumsal dokuları hangi ölçülerde dinamitlediğini bilen Bahçeli ise; 'oyun' ve 'tezgâhlar'a son vermek için hukuki bir çözüm yolu tekrar teklif etmiştir.

ÖNSÖZ:  

Gerekçesi ne olursa olsun milletimizin sorunları, bizim de önümüzde çözülmesi gereken sorundur.

Milliyetçi Hareket Partisi yarım yüzyılı aşkın sürdürdüğü siyasi mücadelesinin tüm fikir-düşünce ve heyecanını "Türk milli kültüründen" almaktadır. "Milli-siyasi, kültürel kimliğimiz" Yüce Türk Milletinin ta kendisidir. Türk milletini tarihin ötelerinden alıp bugünlere getiren, hem de gelecek binli yıllara taşıyacak olan milli kültürümüzdür.

Milletimizin kültür değerleri asırların süzgecinden süzülerek gelmektedir. Bu kabuller aynı zaman da toplumsal buluşma noktalarıdır. Bu buluşma noktalarını kırmaya yönelik komplolar karşısında Milliyetçi Hareket Partisi dünya görüşünün gereği olarak dikkatli olmak, toplumu uyarmak ve milletimizi ayrıştıracak her türlü senaryo karşısında milli bir duruşla beraber toplumsal kamplaşmayı önleyecek tedbirleri de işaret etmektedir.

Çünkü Milliyetçiliğin temel dinamikleri olan vatan ve millet sevgisi, milli kültürü ve değerleri koruma anlayışı, dünyada güçlü ve saygın bir ülke olma hedefi; asla taviz verilmeyecek hususlardır.

Milletimizin her mensubunun refah ve mutluluk içinde yaşaması ancak ihtiyaçlarının karşılanmasıyla doğrudan ilişkilidir. Bunun için de Türkiye'de kardeşliğin, barışın karşılıklı anlayış ve hoşgörünün mutlaka hâkim olması, suni tartışmaların Türkiye gündeminden çıkması gerekmektedir.

Bu anlamda kurumlar arasında ve sosyal hayatımızda dayanışma ve mutabakatın, uzlaşma ve hoşgörü kültürünün Türk devlet, siyaset ve toplum hayatına yerleşmesi için Milliyetçi Hareket Partisinin Genel Başkanı Sayın Devlet Bahçeli'nin büyük bir gayret sarf ettiği herkesçe bilinmektedir.

Sayın Bahçeli'nin 11 Mayıs 1999 Salı Günü TBMM grup toplantısında ki konuşmasında "Ülkemizde sosyo-politik gerilimlerin taşını oluşturan inanç ve laiklik istismarında ısrarın hiç kimseye bir faydasının dokunmayacağı ortaya çıkmış bulunmaktadır. Türkiye'nin önünü tıkayan temel problemlerden biri 'yanlışta ısrar alışkanlığı' ise diğeri de, partilerin veya kişilerin kendini din, demokrasi ya da devletle özdeşleştirme hastalığıdır" sözleri kangren halini almış bu yarayı oluşturanların adres ve kimliğini de işaret etmesi bakımından çok anlamlıdır.

Yıllardır kanayan bir yara olan başörtüsü yasağının ortadan kalkması ve adeta bu yaradan beslenen istismarcıları besleyen kaynağın kurutulması, hem de bir hakkın iade edilmesi bakımından başörtüsü probleminin "hukukun teminatı altında" çözülmesi için, MHP Genel Başkanı Sayın Devlet Bahçeli'nin yaptığı basın açıklaması karşısında muhtelif kesimler, adeta kutsal bir ittifak oluşturdular. Siyasi bir linç hareketi başlattılar.

İçimizdeki gayri milli güçlerle, uluslararası güçler el ele verip ülkemizi federalizm bataklığına doğru sürüklerken, yeni anayasal düzenlemelerle asli unsur olan Türklük aşağılanırken, Cumhuriyet ve nitelikleri tartışılırken, ülkemiz yağmalanırken, terör her gün canlar alırken sesini çıkarmayanlar, birden bire Milliyetçi Hareket Partisi'nin kurumsal kimliğine ve lideri Sayın Bahçeli'yi hedef almaya hatta göstermeye başladılar.

Bu yazıda, bunun sebepleri ve başörtüsü ile ilgili olarak Sayın Bahçeli'nin asla kırıklık olmayan görüşlerini gözler önüne sermek istiyoruz.

Milliyetçi Hareket camiası hem ülke sathında hem de yüce meclisin bünyesinde kardeşliğin, dayanışma ve huzurun, uzlaşma ve hoşgörünün öncüsü olmaya devam edecektir.

Kim ne derse desin, kim ne varsa yapsın... Türk-İslam davasına gönül veren Türk milliyetçileri; Türkiye Cumhuriyeti'nin kıyamete kadar var olması için, her bir insanımızın mutluluğu için elinden geleni yapacaktır. Milliyetçi Hareket Partisi "Türk milletinin huzuru, mutluluğu ve bekası için elinden gelen her şeyi yapacaktır Niyet ve maksatları söz ve davranışlarıyla tescilli olan gayri milli ve manevi zihniyet bozuntularına ise asla taviz vermeyecektir"

Hiç kimse, işine geldiğinde Milliyetçi Hareket Partisi'ni hatırlama, gelmediğinde ise en ağır eleştirileri yöneltme hakkına sahip değildir. Bu hatırlatma da bizden olsun...

Başbakan Erdoğan'ın maksatlı bir şekilde yaptığı açıklamadan sonra, başörtüsüyle ilgili tartışma ve ayrışma yeniden başlamış oldu. Bu gittikçe alevlenen ve bir rejim meselesi haline getirilmek istenen başörtüsü meselesini asıl çözmesi gereken AKP İktidarı, esasen bu yarayı sömürerek ve büyüterek beslendiği için çözüm yerine kargaşa yaratacak bilinen bir tarzla, İspanya'dan diklenerek yeniden Türkiye gündemini bu mevzuu üzerine kilitlemiş oldu.

Aslında Başbakan Erdoğan'ın uluslar arası bir dayatma karşısında sıkıştığı zaman veya kapalı kapılar ardından verdiği tavizin ortaya çıkması durumunda veyahut başta ekonomi olmak üzere iç politikadaki bir olumsuzluk belirtisini gizlemek için bu gibi usullerle kamuoyunun hassasiyetlerini kaşıdığı, herkesin malumudur.

OYUN VE TEZGAHLARA SON VERMEK...

Bu ve benzeri suni yaratılan kargaşaların toplumsal dokuları hangi ölçülerde dinamitlediğini bilen MHP Genel Başkanı Sayın Bahçeli ise; bu gibi suikastların tarafı olan kişi veya kurumların 'oyun' ve 'tezgâhlarına' son vermek için hukuki bir çözüm yolu tekrar teklif etmiştir.

Esasen Milliyetçi Hareket Partisi, kurulduğu günden beri mensuplarının kıyafetlerine yönelik bir ayrım yapmadığı gibi, bu hoşgörülü ortamı Türkiye geneline şamil hale gelmesini hedeflemiştir.

Özellikle başörtüsü konusunun Türkiye'mizde bir sorun olarak çıkmadığı yıllarda, ülkücü harekete gönül vermiş, başları örtülü olan kardeşlerimizin davamıza katkısı, hepimiz tarafından bilinmektedir.

Milliyetçi Hareket Partisi, bugün Türk siyasetinde en büyük hareketlerden biri olabilmişse, gelinen bu noktada başörtülü mensuplarının ve başını örtmüş kadınlarımızın emekleri, asla inkâr edilemez.

Toplumsal talebin bu derece büyük olduğu, milletimizin çok büyük bir kesiminin rağbet gösterdiği bu konunun, her siyasi harekette olduğu gibi Milliyetçi Hareket Partisi'nin de ihmal etmesi mümkün değildir.

Nitekim ciddi toplumsal taleplerin başladığı 1990 yılından buyana Milliyetçi Hareket Partisi, Türkiye'yi rahatlatacak, kamplaşmadan ve öfkelenmeden bu meseleyi çözecek tekliflerini her zaman ifade etmiştir.

Bugün de, Milliyetçi Hareket Partisinin, özellikle Lideri Sayın Bahçeli ile önerdiği ve Türkiye'nin tartıştığı çözüm şekli yeni değildir. Ancak gündem bu teklifin kabulüne hazır hale gelince, kamuoyunun ilgisini çekmiş bulunmaktadır.

YANGIN YERİNE DÖNMEDEN

Bazı çevreler tarafından toplumsal dayanışmanın engeli olarak gösterilmeye çalışılan başörtüsü meselesi, sosyal dokuyu hırpalayan, ayrıştıran bir olumsuzluk olarak sunulmakta, kişinin bireysel tercihini yerine getirme hakkı elinden alınmaktadır. Bu gayri hukuki ve sağlıklı olmayan algılamayı her zaman gören Milliyetçi Hareket Partisi, istismar ve siyasi rant kapısı olarak görülen bu çatışma alanını yangın yerine dönmeden söndürecek hukuki müdahale ve katkısını tekrar sunmuştur.

BAHÇELİ'NİN HUKUK DERSİ

Sağduyunun, hoşgörüyle buluşarak bu tartışmalara nokta konulabileceğini gözler önüne seren MHP Lideri Bahçeli aynı zaman da bir hukuk dersi de vermiştir.

Çünkü demokrasilerde siyasi, sosyal, iktisadi ve kültürel ihtiyaçların, hukuk zemininde karşılanması ve anayasal teminatla koruma altına alınması; hürriyetin, anlamı, demokratik rejimin de görevidir.

Hukuk; milli kültürün bir parçası, daha doğrusu koruyucu kalkanıdır. Hukuk kültürümüzün temelini oluşturan "hak, hukuk ve adalet" kavramları da, insanımızın şeref ve haysiyetini koruyan ve yücelten asli değerler olarak, milletimizin vicdanın sesi, kültürünün mayası ve devletimizin de iradesi olarak tecelli etmelidir.

Demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti devletinin kurum ve yöneticileri; (mesela başörtüsü v.s gibi problem olan) herhangi bir ihtiyacın karşılanabilmesinde, takip edecekleri yolda rehberlerinin; elbette ki hukuki ve kültürel değerlerimizin olması zarureti vardır.

Lakin ihtiyaçların karşılanmasıyla ilgili taleplerin de; toplumun sosyal, kültürel, siyasi ve ekonomik yapısını ve dengesini de bozmayacak şekilde de formüle edilmesi gerekir.

Çünkü bu denge, toplumun başta bağımsız iradesinin, huzur ve asayişiyle, hürriyetinin de teminatı olur. Ayrıca yazılı olmayan fakat gelenek haline gelmiş, örf ve adetlerle ifade edilen sözlü hukukla, yazılı hukuk (anayasal hükümler) arasında sağlanacak olan zımni mutabakat da; başta toplumsal istikrar olmak üzere, her türlü imkân ve fırsat eşitliğinin teminatı olur. İşte bu dengeyi sağlayan devletin adına, 'demokratik, laik ve sosyal, hukuk devleti' denir.

Bu tanıma layık bir devlet; her türlü sosyal yapılanmaları, siyasi ve demokratik katılımcılığı, ekonomik refahı, kültürel hayatın devamını, istisnasız hukukun öncülüğünde fakat sınırları içinde sağlamak mecburiyetindedir. Bu da ancak hükümetler ve bürokrasi (devlet kurumları) yoluyla icra edilir ve hükümet dışı kuruluşlarla (STK) halk tabanına yaygınlaştırılır.

DEVLETİN TERAZİSİ

Dolayısıyla demokrasi rejiminin gereği talep edilen demokratik hak ve hukuk; sosyal devlet tarafından demokrasi ilkeleri içinde ve fakat demokrasiyi yaralamadan ve sekteye uğratmadan karşılanırken diğer taraftan da toplumun yüzlerce yıllık tecrübesi sonucu oluşturulan kıymet hükümleri vasıtasıyla da dengeli, ahenkli ve ahlaki bir zeminde yaşama şansı bulur.

Demokratik, laik ve sosyal hukuk devleti olması sebebiyle; Türkiye Cumhuriyeti Devletinin ve Hükümetlerinin görevi bu ilkelerden dolayı bu ve benzeri haklı talepleri anayasal güvence altına almaktır. Yani devlet adalet terazisinin kefesini toplumu memnun ve razı kılacak şekilde tutmalıdır.

Mesela refahın dengeli paylaşımının sağlanması noktasında toplumun tüm sosyal kesimlerinin (başta tarım sektörü olmak üzere memurun, işçinin, esnaf ve sanayici ile birlikte, dul, yetim ve işsiz olanların konum ve ihtiyaçlarına göre) haklarına düşen paylarını alabilmeleri nasıl vazgeçilmez bir hak ise; hem inancımızın hem de kültürel bir tercih ve geleneğimizin gereği olarak da başörtüsü veya örtünme hakkı da; aynı şekil de anayasal bir teminat ve koruma altında karşılanması gerekmektedir.

Toplumun taleplerinin hükümetler tarafından hukuk nizamı içinde, daha da 'geliştirilerek' sunulmasıyla da toplumsal memnuniyet artar, gayri hukuki yol veya örgüt arayanlara da geçit verilmez.

Demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti olan, aynı zaman da milli devlet yapısına sahip olan Türkiye'yi, bugün maalesef AKP iktidarı yönettiğinden; siyasi, sosyal, hukuki, kültürel ve iktisadi hayatımızı el ele vermiş, iç ve dış aktörler yönettiğinden karşılaştığımız sorunların çözümü de, gayri milli mahfillerin insafına terk edilmektedir.

AKP'NİN AYKIRI POLİTİKALARI

Böylece R.T. Erdoğan'ın öncülüğünde ki AKP hükümetinin izlediği, bağımlı politikalar neticesinde, ekonomik, siyasi ve sosyal ve milli varlığımıza, milli menfaatlerimize, hakkaniyet algılayışımıza, milli- manevi ahlaki değerlerimize ve demokrasi rejimimize ters olan, millet ve devlet gerçeklerimize aykırı, kumaşı ve ölçüleri bize ait olmayan gayri milli bir elbise zorla sırtımıza geçirilmek istenmektedir.

18.9.2004 tarihindeki basın toplantısında konuşan sayın Bahçeli bu görüşümüze en canlı delilleri şu çıkışıyla yapmıştır.

"Türk milleti bütün bu olanları ibretle izlemekte ve bunun nasıl sonuçlanacağını merak etmektedir. Bu trajedinin son perdesinin nasıl kapanacağı, Başbakan Erdoğan'ın seçim meydanlarında namusumuzdur dediği başörtüsü ile koruyuculuğuna talip olduğu insan onurunun akıbetinin ne olacağı Meclis açılınca görülecektir. AKP, bizzat Başbakan'ın açıkladığı tutumundan dönerse, buna aslında kimse şaşırmamalıdır. Çünkü samimiyetsizlik AKP'nin şiarıdır."

AKP bizi yanıltmamış, bu tespit ve teşhislerimizi doğrulayan bir riyakârlık ortaya koymuştur. Bizzat Başbakan'ın "ailenin kutsallığı"nın, "kadının haysiyeti"nin ve "insan onuru"nun korunması için toplumsal ahlak bakımından şart olduğunu söylediği zina konusunda AKP yine geri adım atmış, hazırladığı yasa düzenlemesini son anda Meclis'e getirmekten vazgeçmiştir."

TARİHİ ÇAĞRI; MESELELERE KAN DAVASI MANTIĞIYLA YAKLAŞMAYIN

Kumaşı ve ölçüleri bize ait olmayan, terzisi gayri Türk ve İslam olanların sırtımıza zorla geçirmek istediği elbiseler, yani fikir ve düşünceleri ithal olan, Türklük karşıtlığı yapanların başlattığı hücumlar; bugün olduğu gibi dün de vardı. İstenen; milli ve manevi değerlerimizden uzaklaşmak, toplumsal çözülmeyle hâkim güçler önünde diz çökmektir.

Diz çökmek sadece askeri işgal, siyasi, kültürel, ekonomik bağımlılık ve çöküşle olmaz. Toplumsal kardeşlik, hoşgörü ve anlayışın ortadan kalkmasıyla da gerçekleşir.

Bu hassasiyetten dolayıdır ki; MHP Genel Başkanı Sayın Bahçeli'de meselenin çözümü ile ilgili evvela kendisinin sahip olduğu hoşgörüyü, aklıselimliği, sevgi ve kardeşlik yolunu herkese, daha 1 Mayıs 1999 tarihinde Sayın Devlet Bahçeli'nin Sürmeli Otelinde yapmış olduğu konuşmada öğütlemiştir. Bahçeli'nin "Partimiz, Türkiye'de kardeşliğin, barışın karşılıklı anlayış ve hoşgörünü hâkim olmasını, demokratik hukuk devletinin standardının mutlaka yükseltilmesi gerektiğini savunmaktadır" sözleri; yarınların güçlü ve huzurlu Türkiye'sini kurmanın yoluyla ilgili, bugünkü teklif ettiği hukuki çözüm teklifinin yaklaşık 10 yıl önceki fotoğrafıdır. Bu yaklaşım; el birliği içinde olaya yaklaşılması gerektiğinin tarihi çağrısıdır.

Maalesef başörtüsü gerilimini planlı bir şekilde ve faydalanabilecekleri bir stratejiyle takip edenlerin öncelikli tercihleri; çözümsüzlük üzerinden nemalanmak olduğundan, bunlar, toplumsal ve siyasi gerilimi devamlı canlı tutulmaktadırlar.

Bunun içindir ki, Türkiye'de bu tarz gerilimlerin neden ortaya çıktığı ve çözüm yolunun ne gerektiği konusu öncelikli olarak meseleye insani, vicdani ve ahlaki değerlerle baktıracak bir samimiyeti gerektirmektedir.

Dolayısıyla toplumsal mutabakatın temel ayakları olan hoşgörü, dayanışma ve hukuk zemininde buluşmak, tüm çözümsüzlüklerin kapısını açacak yegâne anahtardır.

Bu gerçeklerin ışığında siyasi çözüm yolunu en samimi ve ahlaki bir şekilde sunan MHP, başörtüsüyle ilgili sıkıntının en can alıcı sebebini, en veciz bir şekilde Genel Başkanı Sayın Bahçeli'nin 3 Mayıs 1999'da Dedeman Otelindeki konuşmasıyla yine dikkatlere sunmuştur.

"Meselelere kan davası mantığıyla yaklaşmanın, meseleleri klasik şablonlarla ön yargılara açıklamaya çalışmanın, hiçbir kimseye faydası olmadığı ortaya çıkmış bulunmaktadır"

Lakin siyasi geçmişleri hep zikzaklarla ve kırılmalarla dolu olanların üslupları güvensiz ve önerilerin de içi boş olduklarından, elbette ki Sayın Bahçeli'nin yukarıdaki görüş ve düşüncelerini hazmetmeleri mümkün değildir.

MHP MİLLETİMİZİN HEM KÜLTÜRÜYLE HEM DE İNANÇLARIYLA İÇ İÇEDİR

Sadece gerilim politikası ve çatışma taktikleriyle olaya yaklaşanlar, bugünkü gelinen noktanın gerçek müsebbipleri olduklarından, bu sağduyulu yaklaşıma alkış tutmalarını tabiatıyla beklemiyoruz. Maamafih bunların, bugüne kadar ülkemize neler kaybettirdiklerini düşündüğümüzde ise, bu yaklaşımlarının mesuliyetsizlik ve insanımıza karşı bir nankörlük olduğunu da görürüz. Artık herkes, bu tür 'tahterevalli siyasetiyle' oluşan karşıtlığın, politik nemalanmanın sadece ve sadece sorunları derinleştirerek içinden çıkılmaz hale getirdiğini, görmek zorundadır.

Milliyetçi Hareket Partisi; dün olduğu gibi bugün de, her türlü sıkıntının aşılmasında; gösteriş ve istismarın terk edilmesini savunmaktadır.

Milliyetçi Hareket Partisi; Dayanışma, hoşgörü ve diyalogun gerçekleşmesiyle, hukukun rehberliğinde, kültür değerlerimizin ışığında, rahatsızlıkların aşılabileceğini öngörmektedir.

Milliyetçi Hareket Partisi; milletimizin hem kültürüyle hem de inançlarıyla iç içedir.

Milliyetçi Hareket Partisi'nin; siyasi, ideolojik dünya görüşünü besleyen değerler Cumhuriyetin ve demokrasinin temel ilkeleri olması sebebiyle de, toplumsal rahatsızlıkları bu değerlerin ışığında gidermeyi amaçlamaktadır.

Milliyetçi Hareket Partisi; Türkiye'nin önünü tıkayan, insanlarımızı birbirine düşüren, gerginleşmeyi ve kamplaşmayı teşvik eden davranışların önünde durmaya devam edecektir.

Bunun için de her türlü meselede olduğu gibi konunun tarafları arasında, özellikle siyaset ve devlet kurumları arasında samimiyet, ciddiyet ve güvenin kaim kılınmasını düşünmektedir.

Milliyetçi Hareket Partisi'nin her meselede olduğu gibi bu alandaki tüm çağrısı; geçmişten ders alıp geleceği tanzim etmeye yöneliktir.

Genel Başkan Devlet Bahçeli; geçmişten bugüne kadar tıpkı, 8 Mayıs 1999'da TBMM'de yapmış olduğu basın toplantısında ki;

"Bize göre, bütün siyasi partilerin müşterek sorumluluklarının en başında, bu toplumsal arzunun gerçeğe dönüştürülmesi için; samimi bir iş birliği ve diyalog ortamının tesis edilmesi yer almaktadır. Böyle bir iş birliği, diyalog ve uzlaşma geleneğinin oluşturulması, en temel görevlerden biridir" sözlerinde olduğu gibi, özellikle AKP iktidarıyla doruğa tırmanan 'başörtüsü, cumhurbaşkanlığı, imam hatip' tartışmalarının bir diğer yüzünde bulunan, demokrasi-cumhuriyet, laiklik kavramları üzerinde ki çatışmayı ortadan kaldıracak, sorumlu bir devlet ve siyaset adamlığı iradesini, bugün de sergilemeye devam etmektedir.

Şimdi yaklaşık on yıl önce söylenen bu sözlerin ışığında, Milliyetçi Hareket Partisi'ni değerlendirdiğimizde;

- Ülkemizde yılların birikimi ve istismarcıların sermayesi olan bu tip toplumsal gerilimleri önlemek ve çözmek için Milliyetçi Hareket Partisi'nin mecliste yapmış olduğu açılım; bir vatanseverliğin, milliyetçiliğin, inançlara, demokrasi ve hukuka bağlılığın göstergesi değil midir?

- Demokrasimizin ve toplumsal hayatımızın öncelikli ihtiyacı uzlaşma, hoşgörü ve diyalog değil midir?

- Ülkemizde cepheleşmeyi körükleyenler, Cumhuriyetimizin temel nitelikleri ile milletimizin manevi ve milli değerleri arasında bir problemin olmadığına samimi olarak inandıkları takdirde, ülkemizde huzur ve diyalog ortamının altyapısı kendiliğinden ortaya çıkmış olmayacak mıdır?

Hem toplumsal kesimler hem de partiler arasında zaman zaman ciddi boyutlara ulaşabilen güven bunalımı devam ettikçe, siyasi süreç de tabiidir ki sağırlar diyaloğundan öteye geçemeyecektir.

Bu ülkede yaşayan insanlar arasında siyasi, dini ve etnik özelliklerine göre ayrımcılık yapanlar da zaten içinde bulunduğumuz gerilim ve güvensizlik ortamının da mimarlarıdırlar. Çarpık, milli ve dini hassasiyet taşımayan anlayışlarını; demokrasi ve laiklik elden gidiyor veya din elden gidiyor yaygarasıyla temellendirmeye çalışmalarının ardında da, suçluluk psikolojisiyle, yakalanmışlık korkusu yatmaktadır

SAMİMİYET, CİDDİYET VE MİLLET-DEVLET KUCAKLAŞMASI

Başörtüsü meselesinin çözüme kavuşturulabilmesi için bütün kesimlerin ortak bir sorumluluk ve sağduyu içinde bir yaklaşım sergilemesi gerektiğini devamlı dillendiren Milliyetçi Hareketliler; Türkiye'de başörtüsünün dinin bir vecibesi olduğuna inanan veya gelenek ve göreneklerine göre başörtüsü takan insanların hakkını her zaman samimiyetle savunmuştur.

Bu çerçevede de: çözümün ön şartı olarak evvela, istismarın gölgesinden ve ipoteğinden, başörtüsünün ve başörtülülerin kurtarılması gerektiğini devamlı vurgulamıştır.

Siyaset kurumunun mutlaka, başörtüsünden elini çekmesini ifade eden MHP; başörtüsünün de, siyasi ve ideolojik bir simge olarak görülmesini de sakat bir anlayış olarak telakki etmiştir.

Korkuların değil güvenin hâkim olmasını isteyen MHP Lideri; başörtüsünün tek başına devlete ve rejime tehdit oluşturmayacağı hususundaki görüşleriyle de milletin yanında yer aldığını, devlet ve millet buluşmasını isteyen yegâne siyasi parti ve lider olduğunu da ispat etmiştir.

Dolayısıyla Milliyetçi Hareket Partisi ve Lideri Sayın Bahçeli, bu çerçevede esas olan samimiyet, ciddiyet ve millet-devlet kucaklaşmasını bu tarz duruşuyla gerçekten arzu ettiğini her fırsatta gündeme taşıyan en samimi siyasi liderdir.

Mesela yine geçmişten örnek verecek olursak, 18 Mayıs 1999 Salı Günü TBMM Grup Toplantısı açışında yapmış oldukları konuşmasında;

"Bu süreçte, laik-antilaik, cumhuriyet-demokrasi gibi kavramlar ve semboller etrafında cereyan eden kritik tartışma ve kavgalar tekrar nüksetmiştir. Hatta bu çerçevede ciddi cepheleşme ve bloklaşma temayülleri ortaya çıkmıştır. Siyasi alandaki bu gelişmeler, biraz daha yaygınlaşarak toplumsal bir boyut kazanmaya başlamıştır.

İtibarı sürekli azalan bir siyaset, değer ve çözüm üretmeyen bir parlamento, uzlaşma ve hoşgörüyü dışlayan bir siyasi kültür, Türk siyasi kültür, Türk siyasi sisteminin bariz vasıfları haline gelmiştir" sözleri yukarıdaki görüşlerimizin adeta şahididir.

Başörtüsü namusumuzdur diye seçim meydanlarında söz veren, sonra Anayasayı değiştirecek Meclis çoğunluğuna rağmen bunu unutan ve 'başörtüsü öncelikli meselemiz değildir' diyen AKP zihniyeti; bu ikiyüzlü politikasına rağmen, başörtüsü dramını hep canlı tuttuğu ve devamlı kaşıdığı için daima bir umut kapısı, her zaman bir cazibe merkezi olmuştur.

Mesela bu görüşümüze en canlı misal; Üniversiteler önünde türban gösterileri düzenleyen, AKP zihniyeti iktidar olduktan sonra, organize ettiği bu gösterileri bıçak gibi kestirmiş, akabinde de temiz duygularını istismar ettiği, oy kapısı olarak gördüğü bu çevrelere karşı, "ya başınızı açıp sınava girin, ya da evde oturun" diyerek en büyük vicdansızlığı yapmıştır.

Türk toplumu içten içe kemiren toplumsal sorunlara makul ve meşru çözümler bulunmasını ilke edinen Milliyetçi Hareket Partisi, bu konuda istismar ve çatışma zemini hazırlama niyet ve işaretlerinin ortaya çıkması üzerine, başörtüsü sorununun kalıcı bir çözüme kavuşturulması amacıyla insani, siyasal ve toplumsal huzuru amaçlayan, Milletle devleti karşı karşıya getirmeyecek, yeni gerilim ve çözümsüzlüklere yol açmayacak ve hukuk düzeni içinde bulunacak, Adil ve hakkaniyete uygun en müşahhas bir çıkış yolu önermiştir.

Ancak önce Sayın Devlet BAHÇELİ'NİN çeşitli basın toplantılarında AKP'nin başörtüsü politikasıyla ilgili öne sürdüğü yorumlarını ve TBMM'nin yapması gerekenleri, şu başlıklar altında özetlemek mümkündür.

- AKP'nin temsil ettiği geleneğin gerilim politikasına ve dini duyguları ve milli değerleri istismar etme esasına dayanmaktadır.

- AKP, her konuda olduğu gibi, bu konuda da samimi değildir.

- İktidar olduktan sonra bu konularda hiçbir şey yapmamış olması bunun çok açık bir göstergesidir.

- Bu konuda samimi olmadığının Türk milleti tarafından bütün çıplaklığıyla anlaşılması nedeniyle, suçluların telaşı içinde inkâr ve tevil yoluna sapmaktadır.

- AKP'nin bu tutumu bir ilkesizlik örneğidir. AKP bu konuları kördüğüm haline getirerek çözümsüzlüğe itmiştir. Bu ilkesizliğin ve samimiyetsizliğin hükmünü elbette bir gün Yüce Türk Milleti verecektir.

- AKP manevi değerler üzerinde ucuz siyaset yapıyor. AKP yöneticileri sorumsuz beyanlarıyla toplumu dinamitliyor.

- Bu değerler üzerinde siyasi karaborsacılığı ve istismarı varlık sebebi olarak kabul eden çatışmacı siyaset anlayışı ve geleneğinin, bugün de inatla sürdürülmek istendiği ortadadır.

- AKP'nin bu soruna iyi niyetle çözüm üretmek yerine, mağdur-mazlum eksenli siyasi istismar kapısının açık tutulmasından medet umduğu

- Türkiye'nin ortak değerleri etrafında yıllardır süregelen istismar ve gerilim politikalarının, milli birliğin, siyasi, sosyal ve kültürel temelleri üzerinde ağır tahribatı görmek zorundayız.

- Bu hassas konuları, siyasi amaçları uğruna sürekli kaşıyan iki karşıt zihniyetin ayrıştırıcı siyasi istismar politikalarını terk etmeye niyetli olmadıkları anlaşılmaktadır. "Bu gerginlik ve çatışma denkleminin bir ucunda dini inançları ve başörtüsü sorununu siyasi istismar bayrağı haline getiren AKP yer almaktadır.

- Diğer kutup ise bu konulardaki dışlayıcı anlayışlarını mutlak doğrular ve gerçekler olarak Türk toplumuna kabul ettirebilmek için Cumhuriyetin temel ilkeleri üzerinden siyaset yapan cephedir.

- TBMM, bu konuda geniş çaplı bir ortak anlayışın şartlarını, zeminini ve ortamını hazırlamak için öncülük yapmalıdır. Şu ilkeler etrafında bir anlayış birliği sağlanmalıdır.

- Türkiye Cumhuriyetinin temel nitelikleri, milli ve manevi değerleri, siyasi ve toplumsal bir kamplaşmanın cephe hatları olmaktan çıkarılmalıdır.

- Bu değerlerin, siyasi istismar vasıtası ve iç siyaset malzemesi, olarak görülmesinden vazgeçilmelidir. Bu değerler üzerinden siyaset yapılmasına son verilmelidir.

- Türk Milletinin din ve inanç temelinde kamplara bölünmesinin ve bu değerlere ayrıştırıcı bir fonksiyon yüklenerek tasnife tabi tutulmasının çok tehlikeli bir husumet cepheleşmesi olacağını herkes görmelidir.

- Dini inançlar Cumhuriyete ve devlete meydan okuma aracı olarak kullanılmamalı, devlet ve kurumları da inançlarla kavgalı duruma düşmemeye, böyle bir görüntü vermemeye özen göstermelidir.

- Türkiye Cumhuriyetinin siyaset ve devlet kurumları, hem laiklik ilkesinin hem de Türk milletinin inanç ve değerlerinin sürekli kavga, gerginlik ve çekişme konusu olmaktan çıkarılması için üzerlerine düşen ortak görev ve sorumluluğun bilinci içinde olmalı ve bunun gereklerini yerine getirmelidir.

- Bireysel hak ve özgürlükler, devletin temel ilkeleri, Anayasal düzenin esasları ve hukuk sistemi, bu konuda rehber olmalıdır.

MHP'NİN TEKLİFİ VE SON SÖZ

"Bu sorunda toplumsal uzlaşmanın odağının kamu hizmetlerinden yararlanmada eşitlik ilkesinin olması öngörülmüştür. Herkes, bu yönde bir mutabakata varılmasının şartlarını ve zeminini hazırlamak için ortak çaba göstermelidir.

Bu amaçla Anayasa'nın Genel Esaslar hakkındaki Birinci Kısmının kanun önünde eşitliği düzenleyen 10. maddesinde bir değişiklik yapılması ve eğitim, adalet ve yargı gibi kamu hizmetlerinin sunulmasında, bu hizmetleri alanlar bakımından hukuki eşitliğe aykırı uygulamalar yapılamayacağının hükme bağlanması önerilmiştir."

Şimdi Milliyetçi Hareket Partisi'nin teklif ettiği bu kanun değişikliğinin, AKP'yi ve Sayın Başbakan'ı köşeye sıkıştırdığı ortadadır. Başörtüsü sorununu çözecek olan bu teklif inanıyoruz ki; siyasal varlıklarının devamı uğrunda milletimizi devamlı olarak istismar edenleri de samimiyet testinden geçirecektir.

Türk milleti bunları vicdan ve iman penceresinden gözlemlemektedir. Halkın rızasını kazanamayacak olanlar Hakk'ın rızasını asla kazanamazlar.

Zaman, ucuz siyasi mülahaza ve hesaplarla hareket etmek zamanı değil, Türk toplumunu kucaklayacak hoşgörü ve basiret anlayışıyla siyasi kararlılık ve irade sergileme zamanıdır.

MHP çözümden yana… 6 Şubat tarihi bir gün olacak…

6 Şubat tarihi bir gün olacak…
Başörtüsü meselesine TBMM de neşter atılacak...
Zor bir sınavdır bu…
Belki tarihi bir milat…
Kırk yıldır tartışıyoruz, kırk adım ileri gidemedik…
Yasa çıkar mı?
Çıkar, sorun olmaz…
Mesele çözülebilir mi?
Bence niyete bağlı…
Yasa çıkar ama tartışma biter mi burası muamma!..
Bence bitmez, yeni versiyon olarak devam eder…
MHP nin ortaya koyduğu samimiyet mağduriyetlerin giderilmesi için…
Çözüm için!...
Üniversitelerdeki soruna çözüme çözüm üreten taraf olmuştur.
MHP lideri sayın Bahçeli'nin ışığı karanlığa giden yolu aydınlatmıştır…
Ama mesele bitmiş değil!
Şimdi bu aydınlıktan rahatsız olanlar var.
Niyeti değil, niyet altını konuşanlar var…
Sayın Bahçelinin ortaya koyduğu Devlet adamlığını bile göremeyen Ahmaklar var…
Niye?
Çünkü "loş Ampul" ışığında "fırıldak" çevirenler sobelendiler…
Sayın Bahçeli'den ders almadan sınıf geçmeye kalkanlar şimdi bocalıyor.
Konuştukça batar bir haldeler…  
Ancak bu yasa değişikliği tartışmayı bitirmeyecektir.
MHP ışığı yaktı bu yoldaki engelleri de temizlemek Tüm kesimlere düşer.
Baykal'a bile… 
Yapılacak değişiklik net olmalı…
CHP çözümden yana ise, meclisteki görüşmelerde elini taşın altına koyup değişikliğe katkı sağlamalı.
Sayın Baykal, bu sorulara cevap bulmak yerine zamanını Bazı kurumlara gaz vermeye harcıyor.
Masa başında "demagoji" yapmakla belki siyasi hile olur, ama vicdani olmaz…
 Daha yasa meclise inmeden oluşan sorular bunaltıyor…
TÜSİAD bile işi gücü bırakıp siyaset yapıyor…
Ahalinin hastalığı bu azgın olan herkes konuşuyor! 
Türban üniversiteye girmeli mi?
"halen" tartışılan bu.
Dolayısıyla...
Üniversiteye Başörtüsü girecekse...
Liseye de girecek mi?
Ya İlkokula?
Öğrenci okuluna Başörtüsü ile girecekse, öğretmen başörtüsü takmak isterse ne olacak…
Burası biraz ilginç…
Bir sınıfta örgenci kapalı, öğretmen açık nasıl bir etkileşim olabilir? 
Veya öğretim üyesinin?
O da başörtüsünü "inancı gereği" takıyorsa...
Nasıl bir kıstas konacaktır…
Başörtüsü öğrenci için "kişisel özgürlüktür" derken, Hoca için "kişisel özgürlük değildir" denebilir mi?
Anayasa değişir, değişebilir…
Ancak yasanın amacı hedefini tarif etmelidir…
Tartışılması gereken nokta budur…
Yoksa işine gelen "inanç"la, işine gelmeyen kısmı "hukuk"la mı tarif edilecek?
Bu sorular cevap bulunmaz ise tartışma da bitmez..
Tabi suiistimallerde bitmez…
Mesela;
Bir doktor fakülte bitince üniversite hastanesinde kalmak isterse pozisyon ne olur?
Veya siyasal bitiren bir kızımız Kaymakam olurs