Blog nedir? . . . Kendi blogunu oluştur ;)

ÜLKÜCÜ HAREKET

Yazılar

HER DÖNEM GİZLİ DESTEKÇİ DENİZ BAYKAL

08022008 Söylem ve eylemleri ile son iki seçimde de AKP’nin koltuk değneği olan, “Recep Tayyip Erdoğan’ın siyasi yasağını kaldırmaya destek vermekle kendimle iftihar ediyorum” diyerek bunu tescilleyen Deniz Baykal, MHP Lideri Sayın Dr.Devlet Bahçeli’nin “Türkiye, Anıtkabir’in bulunduğu Anıttepe ve Kocatepe Camii’nin bulunduğu Kocatepe’dir.
MHP, kimseyi bir tercihe ve taraf olmaya zorlamadan, her ikisini de benimseyen ve temsil eden, bu değerler arasındaki bağın kopartılmasına izin vermeyen duruşu ile Anıttepe ve Kocatepe arasına çekilmiş çelikten bir halattır.”
Sözünün, Milli-Manevi değerlere sahip çıkmaktaki kararlılığını anlamayarak, "Bir süre önce meydanlara yağlı ipler atıldı. Arkasından cumhurbaşkanı seçimi gerçekleşti. Şimdi Ankara'ya çelik halatlar çekiliyor, öte yandan Anayasa, laiklik ilkesini tahrip edecek şekilde değiştiriliyor. Umarım bunu söyleyenler bir süre sonra duvar dikme aşamasına gelme durumunda olmazlar. İpten çelik halata, çelik halattan bakalım nereye?" diye soru yöneltmiş…

Deniz Baykal, sorduğun “yağlı ip” Abdullah Öcalan’ın idamı ile ilgili MHP’ye yöneltilen iftira ve yalan kampanyalarına karşı bir cevaptı. O ipin atılması ile AKP’nin toptan asılacağı(!) yönünde bir karar mı çıktığını sanıyorsun?

O ip, bir zamanlar, aynı parti çatısı altında beraber yan yana oturduğun PKK’lıların, önderi olan Abdullah Öcalan’la ilgili MHP’ye yapılan suçlamalarda, “Ben 129 kişi ile asamadım, tek başına iktidarsın al sen as” şeklinde, toplumu şuurlandırmaya yönelik refleksti...

O arkadaşlarını hatırladın mı? Abdullah Öcalan’ın “o benim temsilcim” dediği Leyla Zana ve ekibini, AKP cezaevinden çıkardığında, önce o sözde karşı çıktığınız Abdullah Gül Başbakanlık konutunda ağırlamıştı, daha sonra “Benim eski milletvekilleri arkadaşlarım” diyerek, sen CHP Genel Merkezi’nde ağırlayıp, duygusal ortamlar yaşamıştınız!

CHP başta olmak üzere sol partiler ve medyası “ip attı” cümlesi üzerinden aklınca MHP’yi alaya alan yorumlar yapıyorlar. Deniz Baykal da bu alaycılığın siyasi tiyatrosunda, en önde rol alanı olmaktadır.

“Arkasından cumhurbaşkanı seçimi gerçekleşti.” diyor Baykal…

Biz de soruyoruz Ee gerçekleşti ne olmuş Deniz Baykal?

Cumhurbaşkanı seçimlerinde, MHP’nin bir tane hatasını söyleyebilir misin?

Madem MHP’yi o kadar çok seviyordun, girip AKP’nin T.B.M.M adayını desteklediğin gibi, MHP’nin Cumhurbaşkanı adayını da destekleseydin ya…

Anlaşılıyor ki, senin derdin AKP değil, MHP’dir.

22 Temmuz seçimlerinden önce “Dindar Cumhurbaşkanı istemiyoruz” gibi bir slogan etrafında, tam da AKP’nin istediği bir şekilde, ahmakça propagandalar yaparak, AKP’nin %47 oy almasını sağlayan CHP, Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanı olmasının faturasını MHP’ye kesiyor.

AKP’nin her başarısında adeta imzası bulunan Deniz Baykal, MHP’ye alaycı sorular yöneltmek yerine, öncelikle kendi siyasi günahlarını önüne dizmesi gerekmektedir.

Recep Tayyip Erdoğan siyasette varsa, CHP sayesindedir, AKP iki kere tek başına iktidar ise CHP sayesindedir, Abdullah Gül’ü Cumhurbaşkanı olmaya götüren %47 oy oranı da bizzat CHP sayesinde oluşmuştur.

AKP’yi AKP yapan CHP’dir. CHP, Türk siyasetinden çekildiği gün AKP de silinecektir.

Deniz Baykal, Abdullah Öcalan’ın idamındaki gelişmeleri vurgulamak için MHP Lideri Dr.Devlet Bahçeli tarafından atılan ipi sorgulamak yerine, kendisi Recep Tayyip Erdoğan’ın siyasi yasağını kaldırmada, hangi çeşit ip attığını bu millete açıklamalıdır.

Recep Tayyip Erdoğan’la yaptığı gizli görüşmeleri, Beylerbeyi’nde baş başa yediği yemeklerde ne gibi anlaşmalar yaptığını bu millete izah etmelidir.

AKP ve CHP arasında birbirini besleyen çelik halat niçin çekilmiştir? Yoksa bu iki partiyi birbirine bağlayan küresel bir halat mı vardır?

“Duvar dikme” durumundan bahseden Deniz Baykal, daha geçtiğimiz aylarda Barzani ve Talabani’ye kucak dolusu sevgi, saygılar göndererek, Kürdistan kurmaya çalışan bu soytarılara adeta sahip çıkılma çağrısı yapmıştır.

Bu soytarılarda, Deniz Baykal’ın Irak’ın kuzeyine yönelik açıklamalarına büyük destek vererek, duydukları memnuniyeti dile getirmiştir.

Deniz Baykal, Recep Tayyip Erdoğan’ı kurtarmaya ve sürekli AKP’nin oylarını artırmaya yönelik kullandığı halatı, Barzani ve Talabani’ye uzatacağı müjdesini vermişti.

Deniz Baykal, her fırsatta Türkiye’yi tehdit eden, PKK’yı her konuda besleyen bu çapulculara sıcak mesajlar yolluyor, Kürdistan kurma yolunda adeta “bir tuğla da ben ekleyeyim” tavırları içine giriyor, bunlar Türkiye Cumhuriyetini topyekün ortadan kaldırmaya yönelik hamleler iken, Deniz Baykal’a göre Türkiye Cumhuriyeti’nin rejimi ve anayasası için tek tehlike başörtülü öğrencilerdir.

Türk siyasetinde Recep Tayyip Erdoğan’ı ve Abdullah Gül’ü ihya eden Deniz Baykal’ın politikaları, AKP’nin en büyük dostları olan Barzani ve Talabani’yi de ihya edecektir.

Deniz Baykal’ın gözüne tek görünmemesi gereken başörtülü öğrencilerdir. PKK’lı Leyla Zana ile baş başa verdiğin gibi, bir gün olsun bir başörtülü bir öğrenci gençle baş başa versen ne olurdu Sayın Baykal?

Bir başörtülü ile baş başa görüntü vermesen de, bir başörtülü kişinin fotoğrafını, CHP’nin seçim otobüsünün üzerine yapıştırarak, oy toplamaya kalkacak kadar da, AKP ile yarışan bir istismarcısındır.

CHP’nin politikaları, her dönem AKP’nin iktidara gitmesini sağlayan yolu açmaktadır.

Recep Tayyip Erdoğan’ın en büyük dostu Deniz Baykal, AKP’nin yol arkadaşı da CHP’dir.

Ne ilginçtir, 1973 seçimleri sonrası kurulan CHP-MSP koalisyonun mimarının da Deniz Baykal olduğu yazılıp, söylenmektedir.

Tercüman Gazetesi yazarı Kurtul Altuğ 'Umudun Tükenişi' adlı kitabında, CHP-MSP koalisyonunun mimarının Baykal olduğuna dikkat çekerek şunları anlatıyordu: '1973 seçimlerinde CHP tek başına iktidar olamadı. Deniz Baykal ile Haluk Ülman sık sık bizim derginin bürosuna uğruyorlardı. Ve bizim tereddütlerimizi gideriyordu. Baykal bir gün 'Erbakan Hoca hakkında yanlış düşünüyor olabilirsin' dedi. Konuşma sırasında Deniz Baykal ile bir ortak noktada birleştik. CHP ve MSP ortaklığı kurulmalıydı ve bu işi biz yapabilirdik. Baykal'a şöyle dedim, 'İster misin seni Oğuzhan Asiltürk'le karşılaştırayım.' Baykal, 'Mükemmel olur' dedi. Bir gün Baykal beni aradı, 'O iş için harekete geç' dedi. Hemen Oğuzhan Asiltürk'ü aradık ve karşılıklı randevu saati tespiti yaptık. Bu görüşmede Baykal ile Asiltürk 45 dakika baş başa görüşürler ve CHP-MSP koalisyonu için ilk adımı atıldı.'


Yani Deniz Baykal, karşı çıkıyor göründüklerine öteden beri hep gizli destekçi olarak siyasette var olmuştur. Bugün de AKP’ye karşı çıkıyor görüntüsü ile AKP’ye oy patlaması yaptırmaktadır.


“Recep Tayyip Erdoğan’ın siyasi yasağını kaldırmaya destek vermekle kendimle iftihar ediyorum” cümlesini de ağzından kaçırmış olduğu, itiraf olarak değerlendiriyoruz.
Deniz Baykal, Türkiye Cumhuriyetini korumak sana kaldıysa, vay o Cumhuriyetin haline…

Senin attığın ipleri, çektiğin halatları büyük dikkatle takip ediyoruz Sayın Baykal, Barzani ve Talabani’ye attığın “sevgi” iplerinin de da takipçisi olacağız…

TUNCAY ÖZKAN VE STÜDYO AKSESUARLARI

Türkiye’de bugüne kadar yaşanan gerilimlerin baş aktörleri ve tarafları, yine gerginlik iksirini içip, ortalık yerde feryat-figan etmeye başladılar.

Bu gerilimin unsurları, AKP’yi MHP’nin elinden kurtarmaya çalışmaktalar.

Çünkü bugüne kadar AKP ile birlikte, karşılıklı bir şekilde gerilim yarattıkları istismar konularında, MHP her iki tarafa da büyük bir şok yaşatmış durumdadır.

CHP zihniyeti “Düşmanım ben sana muhtacım” anlayışıyla, AKP’yi bu istismar ve gerginlik paylaşımında, karşısında görmek istemektedir.

MHP, AKP’yi köşeye sıkıştırdığı için, bazı gerginlik ve istismar malzemeleri konusunda, CHP’nin karşısındaki yerini alamayacak olmasından dolayı, bu konuda CHP büyük bir krize girmiştir.

İşte bu yüzden tüm unsurları ile MHP’ye yönelik öfke, nefret üretimine geçmişlerdir. Bugüne kadar ortaya koydukları siyaset tarzı ile rejim üzerinde büyük kamburlar oluşturan ve gerilim psikolojisini de körükleyerek, Türkiye üzerinde yük olmaya devam CHP, Türkiye’yi gerilimlerden uzaklaştırmaya çalışan ve suni gündemlerden, gerçek meselelere yönlendirmeye çalışan MHP’yi hedef alarak, aklınca “Cumhuriyet savunuculuğunu” yaptığını iddia etmektedir.

Bu zihniyetin, milletin değerlerinden ve gerçeklerinden kopuk, kendi dar dünyaları içinde, takıntı okyanusu yaratan medya mensupları da, gazete köşelerinde ve televizyon ekranında, eleştiri ile hakareti, mizah ile soytarılığı birbirine karıştırarak, MHP’nin milli ve manevi değerlere olan hassasiyetini çarpıtarak, gazete ve ekranlardan MHP’ye yönelik seviyesiz muhataplıklar oluşturmaya başladılar.

Gazetelerde yazılanlar bir yana, geçen hafta, televizyon kanallarını gezerken MHP’ye yönelik nefretle, kinle öfke kusanlara rastladım…

ART’yi açıyorsun, Emin Çölaşan-Mustafa Balbay ikilisinin sunduğu “Ankara Rüzgârı” programında, yine aynı kanalda Turgay Yıldız ve Bahadır Tokmak ikilisinin sunduğu “Türk Kahvesi” programında, Kanal Türk’ü açıyorsun Tuncay Özkan ve Kerimcan Kamal’ın sunduğu programlarda tek hedefin MHP yapıldığını gördüm. İzlerken, ekrandakilerin ifadelerinde, hakaret ve seviyesizlikte ne kadar küçüldüğünü, alçaldığını ve ruh hallerinin nasıl tedaviye muhtaç olduğunu anladım…

İsimlerini saydığım bu kişilerin hepsi CHP’ye oy veren ve CHP zihniyetine hizmet ederek, AKP’yi toplum nazarında güçlendiren yazar, yorumcu ve sözde sanatçılardır…

Sol kimlikli bu köşe yazarları ve televizyon programcıları, MHP’yi kendi düşüncelerinin memuru sanmaya devam eden hezeyan ve hayal içerisindedirler. MHP’yi kendi düşüncelerine hizmet etmeye çağırıyorlar, MHP kendi değerleri etrafında, milletle bütünleşince ise çıldırıyorlar.

Emin Çölaşan ve Mustafa Balbay ikilisine geçtiğimiz ay bu köşeden cevap vermiştim, soytarılıkla-mizahı birbirinden ayırması gereken ART’de program yapan Turgay Yıldız ve Bahadır Tokmak’a cevap vermek bile zaman kaybı olduğunu düşünüyorum…

Tuncay Özkan, bugün üzerinde duracağımız isimdir. Kerimcan Kamal, Tuncay Özkan’ın program içinde aksesuarı olduğu için, onu dekor tasarımcılarına havale ediyorum.

Tuncay Özkan’ın, 17 milyon dolara kurduğunu söylediği Kanal Türk televizyonu, yüzeysel bakıldığında AKP’ye muhalefet eden bir görüntü içerisinde fakat derin algılamaya tabii tutulduğunda, bilinçli bir şekilde yaratılan kutuplaşmada hem AKP’ye, hem de CHP’ye hizmet etmektedir.

AKP’ye muhalif olanlar, muhalif duygularının okşandığını görürken, aslında sosyolojik bir değerlendirmede bulunulursa, Kanal Türk’ün propagandalarının, çoğunluğu muhafazakâr olan toplumu, AKP’nin kucağına doğru sürüklediği anlaşılacaktır. Anti-muhafazakâr kesimleri de CHP’de topladıkları görülmektedir.

AKP’ye muhalefet yapılıyor hissine kapıldığımız vakitler, Kanal Türk’ü gerçek manada algılama içeriğini bizim de kavrayamadığımız anlar olmuştur.

Tuncay Özkan öncülüğünde, MHP’ye düşmanlık tamtamları çalmaya başladıkları vakit, Kanal Türk konusunda uyuyan beyin hücrelerimizde tam manası ile harekete geçmiştir.

Tuncay Özkan’a beynimizde hep mesafe vardı…

Fakat mesafemiz, kendisini takip etmediğimiz manasını da kimseye çıkarmamalıdır.

Kanal Türk, bir acayip, adeta mozaikler toplamı gibi kadroya sahiptir.

PKK’nın gazetelerinde yazı işleri müdürlüğü yapanlar, PKK’nın televizyonu ROJ Tv’de Türkiye’ye kin kusanlar, Türk milletini “barbarlar” diye aşağılayanlar, kurdukları sivil toplum derneklerinde PKK’lılara burs verdikleri iddia olunanlar, Türk Milletini bölmeye yönelik azınlık raporu hazırlayanlar, “Türkiyelilik” gibi PKK’nın kavramını önerenler, PKK’nın konserlerinde cirit atanlar, evrimciler, ateist proflar, ”Çocuklar namaz kılmasın, bale yapsın” diyecek kadar din düşmanlığı yapanlar, Kanal Türk’ün sürekli konukları, program yapımcıları arasında yer almaktadır.

Böyle bir manzarada, toplumun muhafazakâr yapısı ortada iken AKP’ye din eksenli saldırılarda, kime hizmet edebilir?

Tabi ki, dini değerlere duyulan alerjilerin yarattığı kutuplaşmada, çatışmada en çok siyasi rant sağlayan AKP olmaktadır.

Tuncay Özkan, bunun cevabını bulmalı ve bunun cevabını mantıklı izah etmelidir.

Tuncay Özkan, laiklik ve rejimi koruma şövalyeliği yaparken, saydığımız bu kadroyu nasıl yan yana getirme başarısı göstermektedir?

Türk Milletinin milli ve manevi değerlerinden kopuk ve hatta düşmanlıkları somut bir şekilde ortada olan bu ekip görüntüsü ile Türkiye Cumhuriyetini koruyacağını mı sanıyor, yoksa bu ekibin milli ve manevi değerlere saldırısı ile Türk-İslam değerleri için bir başka tehlike olan AKP’yi tek başına iktidar koltuğundan hiç indirmeme mücadelesini mi veriyorlar?

22 Temmuz seçimlerinden önce AKP’ye yönelik bu yöndeki saldırılarında, MHP’nin muhalefetini de Kanal Türk’te ekrana taşıyan Tuncay Özkan, şimdi MHP’den adeta bunun diyetini isteyerek, “milli ve manevi değerlerden kopun, bizim gibi, CHP gibi davranın” demektedir.

Tuncay Özkan, stüdyo aksesuarı Kerimcan Kamal ile birlikte her iki cümlesinden birinde MHP’ye akıl vermeye çalışmakta ve seviye kaybına uğrayan yorumlarda bulunmaktadırlar.

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün seçilmesinde, MHP’nin T.B.M.M’ne girerek kendi adayını çıkarıp, onu üç turda desteklemesi ile kendi ilke ve kurallarını sergilemesine ve başörtüsü yasağı konusunda çözüme yönelik somut yaklaşımına adeta çıldırmış, gözleri dönmüş gibi eleştiri getirmeleri akla ve mantığa sığacak bir durum değildir.

Eğer Kanal Türk, milli ve manevi değerler konusunda saygılı, inançlı bir kadro ile AKP’ye yönelik bir muhalefeti benimsemiş olsaydı, bugün AKP’nin varlığı tartışılır hale gelecekti.

Kim ne derse desin, sicili her manada bozuk AKP’nin %47 oy almasını sağlayan, CHP zihniyetinde olan yazar ve yorumculardır. Türk Milleti üzerinde, din olgusu çok önemli faktörken, yüzde 20-30’a sıkışmışken, bu zihniyet, dini değerler üzerinden AKP’ye saldırarak, adeta gizli birer AKP’li gibi davranmaktadırlar.

Tuncay Özkan, o muhteşem ekibini(!) tekrar gözden geçirerek, AKP’ye karşı bu şekilde muhalefet yapılamayacağını anlamalıdır.

Hele hele MHP’nin muhalefetini, CHP penceresinden asla ve asla yargılamamaya kalkmamalıdır.

“Biz kaç kişiyiz” parolası ile yola çıkan Tuncay Özkan önderliğindeki Kanal Türk, siyasi alana kendini taşımak mı istiyor, yoksa CHP’yi mi ele geçirmek istiyor buna karar vererek, hareket etmelidir.

Tuncay Özkan’ın AKP’ye sözde muhalefeti, AKP’nin ekmeğine yağ sürmektedir.

Hele hele stüdyo aksesuarı Kerimcan Kamal ile Kanal Türk ekranlarından inciler dökmeye başladığında, her geçen saniye AKP’ye oy olarak dönmektedir.

Tuncay Özkan, eğer Türkiye Cumhuriyetini koruma konusunda samimi ise öncelikle yukarıda profilini sıraladığımız ekibini tasfiye etmelidir…

Türk Milleti, İslam dinine yürekten inanmış bir millettir. O yüzden milletle bütünleşmek isteyen, milli ve manevi değerlere saygılı olmalıdır.

Tuncay özkan’a MHP Lideri Sayın Dr.Devlet Bahçeli’nin şu sözünü hatırlatıyor ve anlam çıkarmasını diliyoruz:

“Türkiye, Anıtkabir’in bulunduğu Anıttepe ve Kocatepe Camii’nin bulunduğu Kocatepe’dir. MHP, kimseyi bir tercihe ve taraf olmaya zorlamadan, her ikisini de benimseyen ve temsil eden, bu değerler arasındaki bağın kopartılmasına izin vermeyen duruşu ile Anıttepe ve Kocatepe arasına çekilmiş çelikten bir halattır.”

Türkiye Cumhuriyet’inin kurucu fikri olan Türk Milliyetçiliği, MHP’nin misyonudur.

Türkiye Cumhuriyeti’nin bütün değerleri koruyan ve teminatı olan yegâne siyasi hareket Milliyetçi Harekettir.

Barzani ve Talabani’ye kucak açmaya çalışan CHP’nin takıntılı, milli ve manevi değerlerden uzak yazarları bunun beyinlerine yerleştirmelidir.

MHP’yi anlayan, AKP’den en kısa zamanda kurtulacaktır…

AKP’NİN KOLTUK DEĞNEĞİ VE İŞBİRLİKÇİSİ CHP’DİR

deniz MHP, 22 Temmuz seçimleri sonrası ortaya çıkan siyasi manzaranın sağladığı ölçüler eşliğinde, akla ve mantığa yatkın bir muhalefet tarzı ile mücadelesini sürdürüyor.

Bu durum nedense, MHP’nin hiçbir değerini, sembolünü, düşüncesini sevmeyen bir azınlığı oldukça rahatsız ediyor.

MHP’nin her değerine alerji duyuyorlar ama MHP’den de
kendileri gibi davranmasını bekliyorlar.

Bu azınlığı oluşturan kişiler, hem gazete köşesinden, hem televizyon ekranından MHP’ye seviyesiz, ahlaksız bir şekilde saldırmayı tek meslekleri haline getirdiler…

Bu azınlık, gazete ve televizyon ekranından o kadar zavallı davranıyor ki, milletin değerlerine ve bu değerleri savunanlara ağızlarından çıkanları, kulaklarının duymadığı ölçüde saldırıyor.

MHP’nin, yıllardır ülkenin birinci gündemi haline getirilip, istismar edilen başörtüsü yasağının, “inanç özgürlüğü ve eşitlik ilkesi” ışığında kaldırılıp, ülkenin gerçek sıkıntılarının görülmesini sağlama girişimi, bu azınlığın çirkefliği ile engellenmeye çalışılmaktadır.

Ülkenin bu kadar ciddi meselesi varken, bu azınlığın takıntılı beyni sadece başörtü yasağında kilitlenip kalıyor. Bunlara göre başörtüsü yasağı ortadan kalkarsa, laik rejim tehlikeye girecekmiş…

Ağızlarından tükürükler saçarak, MHP’nin toplumsal mesele haline gelen başörtü yasağını kaldırma girişimini de, bu tehlikeye yardım etmekle suçluyorlar.

MHP gibi, Türkiye’nin varlığı için her bedeli ödemiş bir siyasi hareketi bile, bu şekilde suçlama zekâsına sahip bunlar.

MHP gibi, milliyetçi-muhafazakâr bir kimliği olan partiyi, kendileri gibi milletin değerleri ve inançları ile kavgalı bir halde görmek istiyorlar… Göremeyince adeta çıldırıyorlar.

İşte bu kavgaları ile AKP’yi iki defa tek başına iktidar koltuğuna oturtmuşlardır.

AKP gibi “inanç hortumcusu” bir partiye, İslam değerleri üzerinden saldıran bu azınlık, kendi gibi düşünenleri kemikleştirdiği gibi, yüzde doksan dokuzu Müslüman olan bir ülkede her iki kişiden birinin oyunu alır hale getirmişlerdir.

Bunların ruh sağlığını hiç iyi görmüyorum, asıl bu yüzden rejim için en büyük tehlike bu ruh yansımasıdır. Çünkü AKP’nin bugüne kadar ortaya koyduğu politikaya bakıyoruz, Türkiye Cumhuriyeti için en büyük tehlike olduğunu rahatlıkla görüyoruz.

AKP, ABD-AB eksenine hizmet eden politikaları ile Türk-İslam değerleri ile taban tabana zıt düşmektedir.

Ama ruh sağlığı bozuk, bu sözde laiklik çığırtkanları AKP’ye İslam dini üzerinden saldırma görevini yerine getirerek, toplum nazarında yaratılan kutuplaşmada İslam değerlerini savunan parti konumuna görülmesi sağlanıyor.
Ne ilginçtir bunu da, ”Recep Tayyip Erdoğan’ın siyasi yasağını kaldırmaya destek vermekle kendimle iftihar ediyorum” diyen Deniz Baykal’ın CHP’si yapmaktadır.

22 Temmuz seçimlerinden önce “Dindar Cumhurbaşkanı istemiyoruz” diye AKP’ye ve Abdullah Gül’e saldırıp, AKP’nin %47 oy almasını sağlayan CHP, Abdullah Gül’ün de Cumhurbaşkanı olmasını sağlayan tek unsurdur. Aynı CHP, T.B.M.M Başkanlığı seçimlerinde AKP’nin adayını destekleyerek, AKP’nin koltuk değneği olmaya devam etmiştir.

CHP’liler çok ilginçtir, kendi adayını çıkartıp,üç turda da kendi adayını desteklemiş MHP’ye “Abdullah Gül’ü siz seçtirdiniz, bizim gibi meclise girmemeliydiniz” diye koro halinde yazarları-çizerleri ile saldırmaya devam etmektedirler.

CHP, tıkanacak meclis iradesi ile tekrar gidilecek seçimlerde, AKP’nin %50-%60 oy almasını sağlayamadığı için MHP’ye öfke duyuyor herhalde…

Recep Tayyip Erdoğan’ın siyasi yasağının kalkmasının, AKP’nin iki kere tek başına iktidar koltuğuna oturmasının, AKP’nin %47 oy almasının, Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanı olmasının tek sebebi ve etkeni CHP’dir. CHP, AKP’nin işbirlikçisi ve koltuk değneği arıyorsa, aynaya bakarak kendini görebilir.

CHP, tüm bunları yapıyor rejim tehlikeye girmiyor ama AKP’nin en büyük siyasi besin alanı olan başörtüsü yasağının kalkmasına yönelik, MHP’nin yapıcı ve çözüm üreten tavrı tehlikeye destek vermek oluyor, öyle mi?

Başörtüsü yasağı ortadan kalkarsa, CHP neye saldırıp, AKP’nin yine tek başına iktidar olmasını sağlayacak ki?

CHP’ye AKP’nin koltuk değneği olma görevini verenler, bu görevi tekrar yerine getiremezse CHP’ye büyük bir kaos yaşatabilir.

Özgürlükler için PKK’lılarla geçmişte kol kola girmiş, Kürt Sorunu gibi raporlar hazırlamış, (AB)(D)ullah Öcalan denen kahpeyi evinde saklamış, Yunan’lı parlamenterleri kongresine davet etmiş ve konuşturmuş, Talabani ve Barzaniye bile kucak açmış CHP’nin bu ve benzeri tavırları, Türkiye Cumhuriyeti için tehlikeli olmuyor ama belki de Türklüğün sönmeyen güneşi Mustafa Kemal Atatürk’ü kendilerinden daha çok seven ve inancından dolayı başörtüsü takan öğrenciler, rejim için tehlikeli oluyor…

AKP’nin işbirlikçisi ve koltuk değneği CHP, sana sadece yazıklar olsun denir… Başka söylenecekleri de ileriki günlere bırakıyoruz…

Bahçeli'nin hukuk dersi

MHP'nin teklif ettiği başörtüsü kanun değişikliğinin, AKP'yi ve Başbakan'ı köşeye sıkıştırdığı ortadadır. Erdoğan'ın amacı sorunu çözmek değil, suni kargaşalar yaratmaktır

SAĞDUYUNUN, hoşgörüyle buluşarak tartışmalara nokta konulabileceğini gözler önüne seren MHP Lideri Bahçeli aynı zamanda bir hukuk dersi de vermiştir. Çünkü demokrasilerde siyasi, sosyal, iktisadi ve kültürel ihtiyaçların, hukuk zemininde karşılanması ve anayasal teminatla koruma altına alınması; hürriyetin anlamı, demokratik rejimin de görevidir.

ERDOĞAN'ın uluslararası bir dayatma karşısında sıkıştığı zaman veya kapalı kapılar ardından verdiği tavizin ortaya çıkması durumunda iç politikadaki olumsuzlukları gizlemek için kamuoyunun hassasiyetlerini kaşıdığı, herkesin malumudur. Toplumsal dokuları hangi ölçülerde dinamitlediğini bilen Bahçeli ise; 'oyun' ve 'tezgâhlar'a son vermek için hukuki bir çözüm yolu tekrar teklif etmiştir.

ÖNSÖZ:  

Gerekçesi ne olursa olsun milletimizin sorunları, bizim de önümüzde çözülmesi gereken sorundur.

Milliyetçi Hareket Partisi yarım yüzyılı aşkın sürdürdüğü siyasi mücadelesinin tüm fikir-düşünce ve heyecanını "Türk milli kültüründen" almaktadır. "Milli-siyasi, kültürel kimliğimiz" Yüce Türk Milletinin ta kendisidir. Türk milletini tarihin ötelerinden alıp bugünlere getiren, hem de gelecek binli yıllara taşıyacak olan milli kültürümüzdür.

Milletimizin kültür değerleri asırların süzgecinden süzülerek gelmektedir. Bu kabuller aynı zaman da toplumsal buluşma noktalarıdır. Bu buluşma noktalarını kırmaya yönelik komplolar karşısında Milliyetçi Hareket Partisi dünya görüşünün gereği olarak dikkatli olmak, toplumu uyarmak ve milletimizi ayrıştıracak her türlü senaryo karşısında milli bir duruşla beraber toplumsal kamplaşmayı önleyecek tedbirleri de işaret etmektedir.

Çünkü Milliyetçiliğin temel dinamikleri olan vatan ve millet sevgisi, milli kültürü ve değerleri koruma anlayışı, dünyada güçlü ve saygın bir ülke olma hedefi; asla taviz verilmeyecek hususlardır.

Milletimizin her mensubunun refah ve mutluluk içinde yaşaması ancak ihtiyaçlarının karşılanmasıyla doğrudan ilişkilidir. Bunun için de Türkiye'de kardeşliğin, barışın karşılıklı anlayış ve hoşgörünün mutlaka hâkim olması, suni tartışmaların Türkiye gündeminden çıkması gerekmektedir.

Bu anlamda kurumlar arasında ve sosyal hayatımızda dayanışma ve mutabakatın, uzlaşma ve hoşgörü kültürünün Türk devlet, siyaset ve toplum hayatına yerleşmesi için Milliyetçi Hareket Partisinin Genel Başkanı Sayın Devlet Bahçeli'nin büyük bir gayret sarf ettiği herkesçe bilinmektedir.

Sayın Bahçeli'nin 11 Mayıs 1999 Salı Günü TBMM grup toplantısında ki konuşmasında "Ülkemizde sosyo-politik gerilimlerin taşını oluşturan inanç ve laiklik istismarında ısrarın hiç kimseye bir faydasının dokunmayacağı ortaya çıkmış bulunmaktadır. Türkiye'nin önünü tıkayan temel problemlerden biri 'yanlışta ısrar alışkanlığı' ise diğeri de, partilerin veya kişilerin kendini din, demokrasi ya da devletle özdeşleştirme hastalığıdır" sözleri kangren halini almış bu yarayı oluşturanların adres ve kimliğini de işaret etmesi bakımından çok anlamlıdır.

Yıllardır kanayan bir yara olan başörtüsü yasağının ortadan kalkması ve adeta bu yaradan beslenen istismarcıları besleyen kaynağın kurutulması, hem de bir hakkın iade edilmesi bakımından başörtüsü probleminin "hukukun teminatı altında" çözülmesi için, MHP Genel Başkanı Sayın Devlet Bahçeli'nin yaptığı basın açıklaması karşısında muhtelif kesimler, adeta kutsal bir ittifak oluşturdular. Siyasi bir linç hareketi başlattılar.

İçimizdeki gayri milli güçlerle, uluslararası güçler el ele verip ülkemizi federalizm bataklığına doğru sürüklerken, yeni anayasal düzenlemelerle asli unsur olan Türklük aşağılanırken, Cumhuriyet ve nitelikleri tartışılırken, ülkemiz yağmalanırken, terör her gün canlar alırken sesini çıkarmayanlar, birden bire Milliyetçi Hareket Partisi'nin kurumsal kimliğine ve lideri Sayın Bahçeli'yi hedef almaya hatta göstermeye başladılar.

Bu yazıda, bunun sebepleri ve başörtüsü ile ilgili olarak Sayın Bahçeli'nin asla kırıklık olmayan görüşlerini gözler önüne sermek istiyoruz.

Milliyetçi Hareket camiası hem ülke sathında hem de yüce meclisin bünyesinde kardeşliğin, dayanışma ve huzurun, uzlaşma ve hoşgörünün öncüsü olmaya devam edecektir.

Kim ne derse desin, kim ne varsa yapsın... Türk-İslam davasına gönül veren Türk milliyetçileri; Türkiye Cumhuriyeti'nin kıyamete kadar var olması için, her bir insanımızın mutluluğu için elinden geleni yapacaktır. Milliyetçi Hareket Partisi "Türk milletinin huzuru, mutluluğu ve bekası için elinden gelen her şeyi yapacaktır Niyet ve maksatları söz ve davranışlarıyla tescilli olan gayri milli ve manevi zihniyet bozuntularına ise asla taviz vermeyecektir"

Hiç kimse, işine geldiğinde Milliyetçi Hareket Partisi'ni hatırlama, gelmediğinde ise en ağır eleştirileri yöneltme hakkına sahip değildir. Bu hatırlatma da bizden olsun...

Başbakan Erdoğan'ın maksatlı bir şekilde yaptığı açıklamadan sonra, başörtüsüyle ilgili tartışma ve ayrışma yeniden başlamış oldu. Bu gittikçe alevlenen ve bir rejim meselesi haline getirilmek istenen başörtüsü meselesini asıl çözmesi gereken AKP İktidarı, esasen bu yarayı sömürerek ve büyüterek beslendiği için çözüm yerine kargaşa yaratacak bilinen bir tarzla, İspanya'dan diklenerek yeniden Türkiye gündemini bu mevzuu üzerine kilitlemiş oldu.

Aslında Başbakan Erdoğan'ın uluslar arası bir dayatma karşısında sıkıştığı zaman veya kapalı kapılar ardından verdiği tavizin ortaya çıkması durumunda veyahut başta ekonomi olmak üzere iç politikadaki bir olumsuzluk belirtisini gizlemek için bu gibi usullerle kamuoyunun hassasiyetlerini kaşıdığı, herkesin malumudur.

OYUN VE TEZGAHLARA SON VERMEK...

Bu ve benzeri suni yaratılan kargaşaların toplumsal dokuları hangi ölçülerde dinamitlediğini bilen MHP Genel Başkanı Sayın Bahçeli ise; bu gibi suikastların tarafı olan kişi veya kurumların 'oyun' ve 'tezgâhlarına' son vermek için hukuki bir çözüm yolu tekrar teklif etmiştir.

Esasen Milliyetçi Hareket Partisi, kurulduğu günden beri mensuplarının kıyafetlerine yönelik bir ayrım yapmadığı gibi, bu hoşgörülü ortamı Türkiye geneline şamil hale gelmesini hedeflemiştir.

Özellikle başörtüsü konusunun Türkiye'mizde bir sorun olarak çıkmadığı yıllarda, ülkücü harekete gönül vermiş, başları örtülü olan kardeşlerimizin davamıza katkısı, hepimiz tarafından bilinmektedir.

Milliyetçi Hareket Partisi, bugün Türk siyasetinde en büyük hareketlerden biri olabilmişse, gelinen bu noktada başörtülü mensuplarının ve başını örtmüş kadınlarımızın emekleri, asla inkâr edilemez.

Toplumsal talebin bu derece büyük olduğu, milletimizin çok büyük bir kesiminin rağbet gösterdiği bu konunun, her siyasi harekette olduğu gibi Milliyetçi Hareket Partisi'nin de ihmal etmesi mümkün değildir.

Nitekim ciddi toplumsal taleplerin başladığı 1990 yılından buyana Milliyetçi Hareket Partisi, Türkiye'yi rahatlatacak, kamplaşmadan ve öfkelenmeden bu meseleyi çözecek tekliflerini her zaman ifade etmiştir.

Bugün de, Milliyetçi Hareket Partisinin, özellikle Lideri Sayın Bahçeli ile önerdiği ve Türkiye'nin tartıştığı çözüm şekli yeni değildir. Ancak gündem bu teklifin kabulüne hazır hale gelince, kamuoyunun ilgisini çekmiş bulunmaktadır.

YANGIN YERİNE DÖNMEDEN

Bazı çevreler tarafından toplumsal dayanışmanın engeli olarak gösterilmeye çalışılan başörtüsü meselesi, sosyal dokuyu hırpalayan, ayrıştıran bir olumsuzluk olarak sunulmakta, kişinin bireysel tercihini yerine getirme hakkı elinden alınmaktadır. Bu gayri hukuki ve sağlıklı olmayan algılamayı her zaman gören Milliyetçi Hareket Partisi, istismar ve siyasi rant kapısı olarak görülen bu çatışma alanını yangın yerine dönmeden söndürecek hukuki müdahale ve katkısını tekrar sunmuştur.

BAHÇELİ'NİN HUKUK DERSİ

Sağduyunun, hoşgörüyle buluşarak bu tartışmalara nokta konulabileceğini gözler önüne seren MHP Lideri Bahçeli aynı zaman da bir hukuk dersi de vermiştir.

Çünkü demokrasilerde siyasi, sosyal, iktisadi ve kültürel ihtiyaçların, hukuk zemininde karşılanması ve anayasal teminatla koruma altına alınması; hürriyetin, anlamı, demokratik rejimin de görevidir.

Hukuk; milli kültürün bir parçası, daha doğrusu koruyucu kalkanıdır. Hukuk kültürümüzün temelini oluşturan "hak, hukuk ve adalet" kavramları da, insanımızın şeref ve haysiyetini koruyan ve yücelten asli değerler olarak, milletimizin vicdanın sesi, kültürünün mayası ve devletimizin de iradesi olarak tecelli etmelidir.

Demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti devletinin kurum ve yöneticileri; (mesela başörtüsü v.s gibi problem olan) herhangi bir ihtiyacın karşılanabilmesinde, takip edecekleri yolda rehberlerinin; elbette ki hukuki ve kültürel değerlerimizin olması zarureti vardır.

Lakin ihtiyaçların karşılanmasıyla ilgili taleplerin de; toplumun sosyal, kültürel, siyasi ve ekonomik yapısını ve dengesini de bozmayacak şekilde de formüle edilmesi gerekir.

Çünkü bu denge, toplumun başta bağımsız iradesinin, huzur ve asayişiyle, hürriyetinin de teminatı olur. Ayrıca yazılı olmayan fakat gelenek haline gelmiş, örf ve adetlerle ifade edilen sözlü hukukla, yazılı hukuk (anayasal hükümler) arasında sağlanacak olan zımni mutabakat da; başta toplumsal istikrar olmak üzere, her türlü imkân ve fırsat eşitliğinin teminatı olur. İşte bu dengeyi sağlayan devletin adına, 'demokratik, laik ve sosyal, hukuk devleti' denir.

Bu tanıma layık bir devlet; her türlü sosyal yapılanmaları, siyasi ve demokratik katılımcılığı, ekonomik refahı, kültürel hayatın devamını, istisnasız hukukun öncülüğünde fakat sınırları içinde sağlamak mecburiyetindedir. Bu da ancak hükümetler ve bürokrasi (devlet kurumları) yoluyla icra edilir ve hükümet dışı kuruluşlarla (STK) halk tabanına yaygınlaştırılır.

DEVLETİN TERAZİSİ

Dolayısıyla demokrasi rejiminin gereği talep edilen demokratik hak ve hukuk; sosyal devlet tarafından demokrasi ilkeleri içinde ve fakat demokrasiyi yaralamadan ve sekteye uğratmadan karşılanırken diğer taraftan da toplumun yüzlerce yıllık tecrübesi sonucu oluşturulan kıymet hükümleri vasıtasıyla da dengeli, ahenkli ve ahlaki bir zeminde yaşama şansı bulur.

Demokratik, laik ve sosyal hukuk devleti olması sebebiyle; Türkiye Cumhuriyeti Devletinin ve Hükümetlerinin görevi bu ilkelerden dolayı bu ve benzeri haklı talepleri anayasal güvence altına almaktır. Yani devlet adalet terazisinin kefesini toplumu memnun ve razı kılacak şekilde tutmalıdır.

Mesela refahın dengeli paylaşımının sağlanması noktasında toplumun tüm sosyal kesimlerinin (başta tarım sektörü olmak üzere memurun, işçinin, esnaf ve sanayici ile birlikte, dul, yetim ve işsiz olanların konum ve ihtiyaçlarına göre) haklarına düşen paylarını alabilmeleri nasıl vazgeçilmez bir hak ise; hem inancımızın hem de kültürel bir tercih ve geleneğimizin gereği olarak da başörtüsü veya örtünme hakkı da; aynı şekil de anayasal bir teminat ve koruma altında karşılanması gerekmektedir.

Toplumun taleplerinin hükümetler tarafından hukuk nizamı içinde, daha da 'geliştirilerek' sunulmasıyla da toplumsal memnuniyet artar, gayri hukuki yol veya örgüt arayanlara da geçit verilmez.

Demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti olan, aynı zaman da milli devlet yapısına sahip olan Türkiye'yi, bugün maalesef AKP iktidarı yönettiğinden; siyasi, sosyal, hukuki, kültürel ve iktisadi hayatımızı el ele vermiş, iç ve dış aktörler yönettiğinden karşılaştığımız sorunların çözümü de, gayri milli mahfillerin insafına terk edilmektedir.

AKP'NİN AYKIRI POLİTİKALARI

Böylece R.T. Erdoğan'ın öncülüğünde ki AKP hükümetinin izlediği, bağımlı politikalar neticesinde, ekonomik, siyasi ve sosyal ve milli varlığımıza, milli menfaatlerimize, hakkaniyet algılayışımıza, milli- manevi ahlaki değerlerimize ve demokrasi rejimimize ters olan, millet ve devlet gerçeklerimize aykırı, kumaşı ve ölçüleri bize ait olmayan gayri milli bir elbise zorla sırtımıza geçirilmek istenmektedir.

18.9.2004 tarihindeki basın toplantısında konuşan sayın Bahçeli bu görüşümüze en canlı delilleri şu çıkışıyla yapmıştır.

"Türk milleti bütün bu olanları ibretle izlemekte ve bunun nasıl sonuçlanacağını merak etmektedir. Bu trajedinin son perdesinin nasıl kapanacağı, Başbakan Erdoğan'ın seçim meydanlarında namusumuzdur dediği başörtüsü ile koruyuculuğuna talip olduğu insan onurunun akıbetinin ne olacağı Meclis açılınca görülecektir. AKP, bizzat Başbakan'ın açıkladığı tutumundan dönerse, buna aslında kimse şaşırmamalıdır. Çünkü samimiyetsizlik AKP'nin şiarıdır."

AKP bizi yanıltmamış, bu tespit ve teşhislerimizi doğrulayan bir riyakârlık ortaya koymuştur. Bizzat Başbakan'ın "ailenin kutsallığı"nın, "kadının haysiyeti"nin ve "insan onuru"nun korunması için toplumsal ahlak bakımından şart olduğunu söylediği zina konusunda AKP yine geri adım atmış, hazırladığı yasa düzenlemesini son anda Meclis'e getirmekten vazgeçmiştir."

TARİHİ ÇAĞRI; MESELELERE KAN DAVASI MANTIĞIYLA YAKLAŞMAYIN

Kumaşı ve ölçüleri bize ait olmayan, terzisi gayri Türk ve İslam olanların sırtımıza zorla geçirmek istediği elbiseler, yani fikir ve düşünceleri ithal olan, Türklük karşıtlığı yapanların başlattığı hücumlar; bugün olduğu gibi dün de vardı. İstenen; milli ve manevi değerlerimizden uzaklaşmak, toplumsal çözülmeyle hâkim güçler önünde diz çökmektir.

Diz çökmek sadece askeri işgal, siyasi, kültürel, ekonomik bağımlılık ve çöküşle olmaz. Toplumsal kardeşlik, hoşgörü ve anlayışın ortadan kalkmasıyla da gerçekleşir.

Bu hassasiyetten dolayıdır ki; MHP Genel Başkanı Sayın Bahçeli'de meselenin çözümü ile ilgili evvela kendisinin sahip olduğu hoşgörüyü, aklıselimliği, sevgi ve kardeşlik yolunu herkese, daha 1 Mayıs 1999 tarihinde Sayın Devlet Bahçeli'nin Sürmeli Otelinde yapmış olduğu konuşmada öğütlemiştir. Bahçeli'nin "Partimiz, Türkiye'de kardeşliğin, barışın karşılıklı anlayış ve hoşgörünü hâkim olmasını, demokratik hukuk devletinin standardının mutlaka yükseltilmesi gerektiğini savunmaktadır" sözleri; yarınların güçlü ve huzurlu Türkiye'sini kurmanın yoluyla ilgili, bugünkü teklif ettiği hukuki çözüm teklifinin yaklaşık 10 yıl önceki fotoğrafıdır. Bu yaklaşım; el birliği içinde olaya yaklaşılması gerektiğinin tarihi çağrısıdır.

Maalesef başörtüsü gerilimini planlı bir şekilde ve faydalanabilecekleri bir stratejiyle takip edenlerin öncelikli tercihleri; çözümsüzlük üzerinden nemalanmak olduğundan, bunlar, toplumsal ve siyasi gerilimi devamlı canlı tutulmaktadırlar.

Bunun içindir ki, Türkiye'de bu tarz gerilimlerin neden ortaya çıktığı ve çözüm yolunun ne gerektiği konusu öncelikli olarak meseleye insani, vicdani ve ahlaki değerlerle baktıracak bir samimiyeti gerektirmektedir.

Dolayısıyla toplumsal mutabakatın temel ayakları olan hoşgörü, dayanışma ve hukuk zemininde buluşmak, tüm çözümsüzlüklerin kapısını açacak yegâne anahtardır.

Bu gerçeklerin ışığında siyasi çözüm yolunu en samimi ve ahlaki bir şekilde sunan MHP, başörtüsüyle ilgili sıkıntının en can alıcı sebebini, en veciz bir şekilde Genel Başkanı Sayın Bahçeli'nin 3 Mayıs 1999'da Dedeman Otelindeki konuşmasıyla yine dikkatlere sunmuştur.

"Meselelere kan davası mantığıyla yaklaşmanın, meseleleri klasik şablonlarla ön yargılara açıklamaya çalışmanın, hiçbir kimseye faydası olmadığı ortaya çıkmış bulunmaktadır"

Lakin siyasi geçmişleri hep zikzaklarla ve kırılmalarla dolu olanların üslupları güvensiz ve önerilerin de içi boş olduklarından, elbette ki Sayın Bahçeli'nin yukarıdaki görüş ve düşüncelerini hazmetmeleri mümkün değildir.

MHP MİLLETİMİZİN HEM KÜLTÜRÜYLE HEM DE İNANÇLARIYLA İÇ İÇEDİR

Sadece gerilim politikası ve çatışma taktikleriyle olaya yaklaşanlar, bugünkü gelinen noktanın gerçek müsebbipleri olduklarından, bu sağduyulu yaklaşıma alkış tutmalarını tabiatıyla beklemiyoruz. Maamafih bunların, bugüne kadar ülkemize neler kaybettirdiklerini düşündüğümüzde ise, bu yaklaşımlarının mesuliyetsizlik ve insanımıza karşı bir nankörlük olduğunu da görürüz. Artık herkes, bu tür 'tahterevalli siyasetiyle' oluşan karşıtlığın, politik nemalanmanın sadece ve sadece sorunları derinleştirerek içinden çıkılmaz hale getirdiğini, görmek zorundadır.

Milliyetçi Hareket Partisi; dün olduğu gibi bugün de, her türlü sıkıntının aşılmasında; gösteriş ve istismarın terk edilmesini savunmaktadır.

Milliyetçi Hareket Partisi; Dayanışma, hoşgörü ve diyalogun gerçekleşmesiyle, hukukun rehberliğinde, kültür değerlerimizin ışığında, rahatsızlıkların aşılabileceğini öngörmektedir.

Milliyetçi Hareket Partisi; milletimizin hem kültürüyle hem de inançlarıyla iç içedir.

Milliyetçi Hareket Partisi'nin; siyasi, ideolojik dünya görüşünü besleyen değerler Cumhuriyetin ve demokrasinin temel ilkeleri olması sebebiyle de, toplumsal rahatsızlıkları bu değerlerin ışığında gidermeyi amaçlamaktadır.

Milliyetçi Hareket Partisi; Türkiye'nin önünü tıkayan, insanlarımızı birbirine düşüren, gerginleşmeyi ve kamplaşmayı teşvik eden davranışların önünde durmaya devam edecektir.

Bunun için de her türlü meselede olduğu gibi konunun tarafları arasında, özellikle siyaset ve devlet kurumları arasında samimiyet, ciddiyet ve güvenin kaim kılınmasını düşünmektedir.

Milliyetçi Hareket Partisi'nin her meselede olduğu gibi bu alandaki tüm çağrısı; geçmişten ders alıp geleceği tanzim etmeye yöneliktir.

Genel Başkan Devlet Bahçeli; geçmişten bugüne kadar tıpkı, 8 Mayıs 1999'da TBMM'de yapmış olduğu basın toplantısında ki;

"Bize göre, bütün siyasi partilerin müşterek sorumluluklarının en başında, bu toplumsal arzunun gerçeğe dönüştürülmesi için; samimi bir iş birliği ve diyalog ortamının tesis edilmesi yer almaktadır. Böyle bir iş birliği, diyalog ve uzlaşma geleneğinin oluşturulması, en temel görevlerden biridir" sözlerinde olduğu gibi, özellikle AKP iktidarıyla doruğa tırmanan 'başörtüsü, cumhurbaşkanlığı, imam hatip' tartışmalarının bir diğer yüzünde bulunan, demokrasi-cumhuriyet, laiklik kavramları üzerinde ki çatışmayı ortadan kaldıracak, sorumlu bir devlet ve siyaset adamlığı iradesini, bugün de sergilemeye devam etmektedir.

Şimdi yaklaşık on yıl önce söylenen bu sözlerin ışığında, Milliyetçi Hareket Partisi'ni değerlendirdiğimizde;

- Ülkemizde yılların birikimi ve istismarcıların sermayesi olan bu tip toplumsal gerilimleri önlemek ve çözmek için Milliyetçi Hareket Partisi'nin mecliste yapmış olduğu açılım; bir vatanseverliğin, milliyetçiliğin, inançlara, demokrasi ve hukuka bağlılığın göstergesi değil midir?

- Demokrasimizin ve toplumsal hayatımızın öncelikli ihtiyacı uzlaşma, hoşgörü ve diyalog değil midir?

- Ülkemizde cepheleşmeyi körükleyenler, Cumhuriyetimizin temel nitelikleri ile milletimizin manevi ve milli değerleri arasında bir problemin olmadığına samimi olarak inandıkları takdirde, ülkemizde huzur ve diyalog ortamının altyapısı kendiliğinden ortaya çıkmış olmayacak mıdır?

Hem toplumsal kesimler hem de partiler arasında zaman zaman ciddi boyutlara ulaşabilen güven bunalımı devam ettikçe, siyasi süreç de tabiidir ki sağırlar diyaloğundan öteye geçemeyecektir.

Bu ülkede yaşayan insanlar arasında siyasi, dini ve etnik özelliklerine göre ayrımcılık yapanlar da zaten içinde bulunduğumuz gerilim ve güvensizlik ortamının da mimarlarıdırlar. Çarpık, milli ve dini hassasiyet taşımayan anlayışlarını; demokrasi ve laiklik elden gidiyor veya din elden gidiyor yaygarasıyla temellendirmeye çalışmalarının ardında da, suçluluk psikolojisiyle, yakalanmışlık korkusu yatmaktadır

SAMİMİYET, CİDDİYET VE MİLLET-DEVLET KUCAKLAŞMASI

Başörtüsü meselesinin çözüme kavuşturulabilmesi için bütün kesimlerin ortak bir sorumluluk ve sağduyu içinde bir yaklaşım sergilemesi gerektiğini devamlı dillendiren Milliyetçi Hareketliler; Türkiye'de başörtüsünün dinin bir vecibesi olduğuna inanan veya gelenek ve göreneklerine göre başörtüsü takan insanların hakkını her zaman samimiyetle savunmuştur.

Bu çerçevede de: çözümün ön şartı olarak evvela, istismarın gölgesinden ve ipoteğinden, başörtüsünün ve başörtülülerin kurtarılması gerektiğini devamlı vurgulamıştır.

Siyaset kurumunun mutlaka, başörtüsünden elini çekmesini ifade eden MHP; başörtüsünün de, siyasi ve ideolojik bir simge olarak görülmesini de sakat bir anlayış olarak telakki etmiştir.

Korkuların değil güvenin hâkim olmasını isteyen MHP Lideri; başörtüsünün tek başına devlete ve rejime tehdit oluşturmayacağı hususundaki görüşleriyle de milletin yanında yer aldığını, devlet ve millet buluşmasını isteyen yegâne siyasi parti ve lider olduğunu da ispat etmiştir.

Dolayısıyla Milliyetçi Hareket Partisi ve Lideri Sayın Bahçeli, bu çerçevede esas olan samimiyet, ciddiyet ve millet-devlet kucaklaşmasını bu tarz duruşuyla gerçekten arzu ettiğini her fırsatta gündeme taşıyan en samimi siyasi liderdir.

Mesela yine geçmişten örnek verecek olursak, 18 Mayıs 1999 Salı Günü TBMM Grup Toplantısı açışında yapmış oldukları konuşmasında;

"Bu süreçte, laik-antilaik, cumhuriyet-demokrasi gibi kavramlar ve semboller etrafında cereyan eden kritik tartışma ve kavgalar tekrar nüksetmiştir. Hatta bu çerçevede ciddi cepheleşme ve bloklaşma temayülleri ortaya çıkmıştır. Siyasi alandaki bu gelişmeler, biraz daha yaygınlaşarak toplumsal bir boyut kazanmaya başlamıştır.

İtibarı sürekli azalan bir siyaset, değer ve çözüm üretmeyen bir parlamento, uzlaşma ve hoşgörüyü dışlayan bir siyasi kültür, Türk siyasi kültür, Türk siyasi sisteminin bariz vasıfları haline gelmiştir" sözleri yukarıdaki görüşlerimizin adeta şahididir.

Başörtüsü namusumuzdur diye seçim meydanlarında söz veren, sonra Anayasayı değiştirecek Meclis çoğunluğuna rağmen bunu unutan ve 'başörtüsü öncelikli meselemiz değildir' diyen AKP zihniyeti; bu ikiyüzlü politikasına rağmen, başörtüsü dramını hep canlı tuttuğu ve devamlı kaşıdığı için daima bir umut kapısı, her zaman bir cazibe merkezi olmuştur.

Mesela bu görüşümüze en canlı misal; Üniversiteler önünde türban gösterileri düzenleyen, AKP zihniyeti iktidar olduktan sonra, organize ettiği bu gösterileri bıçak gibi kestirmiş, akabinde de temiz duygularını istismar ettiği, oy kapısı olarak gördüğü bu çevrelere karşı, "ya başınızı açıp sınava girin, ya da evde oturun" diyerek en büyük vicdansızlığı yapmıştır.

Türk toplumu içten içe kemiren toplumsal sorunlara makul ve meşru çözümler bulunmasını ilke edinen Milliyetçi Hareket Partisi, bu konuda istismar ve çatışma zemini hazırlama niyet ve işaretlerinin ortaya çıkması üzerine, başörtüsü sorununun kalıcı bir çözüme kavuşturulması amacıyla insani, siyasal ve toplumsal huzuru amaçlayan, Milletle devleti karşı karşıya getirmeyecek, yeni gerilim ve çözümsüzlüklere yol açmayacak ve hukuk düzeni içinde bulunacak, Adil ve hakkaniyete uygun en müşahhas bir çıkış yolu önermiştir.

Ancak önce Sayın Devlet BAHÇELİ'NİN çeşitli basın toplantılarında AKP'nin başörtüsü politikasıyla ilgili öne sürdüğü yorumlarını ve TBMM'nin yapması gerekenleri, şu başlıklar altında özetlemek mümkündür.

- AKP'nin temsil ettiği geleneğin gerilim politikasına ve dini duyguları ve milli değerleri istismar etme esasına dayanmaktadır.

- AKP, her konuda olduğu gibi, bu konuda da samimi değildir.

- İktidar olduktan sonra bu konularda hiçbir şey yapmamış olması bunun çok açık bir göstergesidir.

- Bu konuda samimi olmadığının Türk milleti tarafından bütün çıplaklığıyla anlaşılması nedeniyle, suçluların telaşı içinde inkâr ve tevil yoluna sapmaktadır.

- AKP'nin bu tutumu bir ilkesizlik örneğidir. AKP bu konuları kördüğüm haline getirerek çözümsüzlüğe itmiştir. Bu ilkesizliğin ve samimiyetsizliğin hükmünü elbette bir gün Yüce Türk Milleti verecektir.

- AKP manevi değerler üzerinde ucuz siyaset yapıyor. AKP yöneticileri sorumsuz beyanlarıyla toplumu dinamitliyor.

- Bu değerler üzerinde siyasi karaborsacılığı ve istismarı varlık sebebi olarak kabul eden çatışmacı siyaset anlayışı ve geleneğinin, bugün de inatla sürdürülmek istendiği ortadadır.

- AKP'nin bu soruna iyi niyetle çözüm üretmek yerine, mağdur-mazlum eksenli siyasi istismar kapısının açık tutulmasından medet umduğu

- Türkiye'nin ortak değerleri etrafında yıllardır süregelen istismar ve gerilim politikalarının, milli birliğin, siyasi, sosyal ve kültürel temelleri üzerinde ağır tahribatı görmek zorundayız.

- Bu hassas konuları, siyasi amaçları uğruna sürekli kaşıyan iki karşıt zihniyetin ayrıştırıcı siyasi istismar politikalarını terk etmeye niyetli olmadıkları anlaşılmaktadır. "Bu gerginlik ve çatışma denkleminin bir ucunda dini inançları ve başörtüsü sorununu siyasi istismar bayrağı haline getiren AKP yer almaktadır.

- Diğer kutup ise bu konulardaki dışlayıcı anlayışlarını mutlak doğrular ve gerçekler olarak Türk toplumuna kabul ettirebilmek için Cumhuriyetin temel ilkeleri üzerinden siyaset yapan cephedir.

- TBMM, bu konuda geniş çaplı bir ortak anlayışın şartlarını, zeminini ve ortamını hazırlamak için öncülük yapmalıdır. Şu ilkeler etrafında bir anlayış birliği sağlanmalıdır.

- Türkiye Cumhuriyetinin temel nitelikleri, milli ve manevi değerleri, siyasi ve toplumsal bir kamplaşmanın cephe hatları olmaktan çıkarılmalıdır.

- Bu değerlerin, siyasi istismar vasıtası ve iç siyaset malzemesi, olarak görülmesinden vazgeçilmelidir. Bu değerler üzerinden siyaset yapılmasına son verilmelidir.

- Türk Milletinin din ve inanç temelinde kamplara bölünmesinin ve bu değerlere ayrıştırıcı bir fonksiyon yüklenerek tasnife tabi tutulmasının çok tehlikeli bir husumet cepheleşmesi olacağını herkes görmelidir.

- Dini inançlar Cumhuriyete ve devlete meydan okuma aracı olarak kullanılmamalı, devlet ve kurumları da inançlarla kavgalı duruma düşmemeye, böyle bir görüntü vermemeye özen göstermelidir.

- Türkiye Cumhuriyetinin siyaset ve devlet kurumları, hem laiklik ilkesinin hem de Türk milletinin inanç ve değerlerinin sürekli kavga, gerginlik ve çekişme konusu olmaktan çıkarılması için üzerlerine düşen ortak görev ve sorumluluğun bilinci içinde olmalı ve bunun gereklerini yerine getirmelidir.

- Bireysel hak ve özgürlükler, devletin temel ilkeleri, Anayasal düzenin esasları ve hukuk sistemi, bu konuda rehber olmalıdır.

MHP'NİN TEKLİFİ VE SON SÖZ

"Bu sorunda toplumsal uzlaşmanın odağının kamu hizmetlerinden yararlanmada eşitlik ilkesinin olması öngörülmüştür. Herkes, bu yönde bir mutabakata varılmasının şartlarını ve zeminini hazırlamak için ortak çaba göstermelidir.

Bu amaçla Anayasa'nın Genel Esaslar hakkındaki Birinci Kısmının kanun önünde eşitliği düzenleyen 10. maddesinde bir değişiklik yapılması ve eğitim, adalet ve yargı gibi kamu hizmetlerinin sunulmasında, bu hizmetleri alanlar bakımından hukuki eşitliğe aykırı uygulamalar yapılamayacağının hükme bağlanması önerilmiştir."

Şimdi Milliyetçi Hareket Partisi'nin teklif ettiği bu kanun değişikliğinin, AKP'yi ve Sayın Başbakan'ı köşeye sıkıştırdığı ortadadır. Başörtüsü sorununu çözecek olan bu teklif inanıyoruz ki; siyasal varlıklarının devamı uğrunda milletimizi devamlı olarak istismar edenleri de samimiyet testinden geçirecektir.

Türk milleti bunları vicdan ve iman penceresinden gözlemlemektedir. Halkın rızasını kazanamayacak olanlar Hakk'ın rızasını asla kazanamazlar.

Zaman, ucuz siyasi mülahaza ve hesaplarla hareket etmek zamanı değil, Türk toplumunu kucaklayacak hoşgörü ve basiret anlayışıyla siyasi kararlılık ve irade sergileme zamanıdır.

MHP çözümden yana… 6 Şubat tarihi bir gün olacak…

6 Şubat tarihi bir gün olacak…
Başörtüsü meselesine TBMM de neşter atılacak...
Zor bir sınavdır bu…
Belki tarihi bir milat…
Kırk yıldır tartışıyoruz, kırk adım ileri gidemedik…
Yasa çıkar mı?
Çıkar, sorun olmaz…
Mesele çözülebilir mi?
Bence niyete bağlı…
Yasa çıkar ama tartışma biter mi burası muamma!..
Bence bitmez, yeni versiyon olarak devam eder…
MHP nin ortaya koyduğu samimiyet mağduriyetlerin giderilmesi için…
Çözüm için!...
Üniversitelerdeki soruna çözüme çözüm üreten taraf olmuştur.
MHP lideri sayın Bahçeli'nin ışığı karanlığa giden yolu aydınlatmıştır…
Ama mesele bitmiş değil!
Şimdi bu aydınlıktan rahatsız olanlar var.
Niyeti değil, niyet altını konuşanlar var…
Sayın Bahçelinin ortaya koyduğu Devlet adamlığını bile göremeyen Ahmaklar var…
Niye?
Çünkü "loş Ampul" ışığında "fırıldak" çevirenler sobelendiler…
Sayın Bahçeli'den ders almadan sınıf geçmeye kalkanlar şimdi bocalıyor.
Konuştukça batar bir haldeler…  
Ancak bu yasa değişikliği tartışmayı bitirmeyecektir.
MHP ışığı yaktı bu yoldaki engelleri de temizlemek Tüm kesimlere düşer.
Baykal'a bile… 
Yapılacak değişiklik net olmalı…
CHP çözümden yana ise, meclisteki görüşmelerde elini taşın altına koyup değişikliğe katkı sağlamalı.
Sayın Baykal, bu sorulara cevap bulmak yerine zamanını Bazı kurumlara gaz vermeye harcıyor.
Masa başında "demagoji" yapmakla belki siyasi hile olur, ama vicdani olmaz…
 Daha yasa meclise inmeden oluşan sorular bunaltıyor…
TÜSİAD bile işi gücü bırakıp siyaset yapıyor…
Ahalinin hastalığı bu azgın olan herkes konuşuyor! 
Türban üniversiteye girmeli mi?
"halen" tartışılan bu.
Dolayısıyla...
Üniversiteye Başörtüsü girecekse...
Liseye de girecek mi?
Ya İlkokula?
Öğrenci okuluna Başörtüsü ile girecekse, öğretmen başörtüsü takmak isterse ne olacak…
Burası biraz ilginç…
Bir sınıfta örgenci kapalı, öğretmen açık nasıl bir etkileşim olabilir? 
Veya öğretim üyesinin?
O da başörtüsünü "inancı gereği" takıyorsa...
Nasıl bir kıstas konacaktır…
Başörtüsü öğrenci için "kişisel özgürlüktür" derken, Hoca için "kişisel özgürlük değildir" denebilir mi?
Anayasa değişir, değişebilir…
Ancak yasanın amacı hedefini tarif etmelidir…
Tartışılması gereken nokta budur…
Yoksa işine gelen "inanç"la, işine gelmeyen kısmı "hukuk"la mı tarif edilecek?
Bu sorular cevap bulunmaz ise tartışma da bitmez..
Tabi suiistimallerde bitmez…
Mesela;
Bir doktor fakülte bitince üniversite hastanesinde kalmak isterse pozisyon ne olur?
Veya siyasal bitiren bir kızımız Kaymakam olursa değişim nasıl olacak…
Bu sorular daha uzayabilir tabi…
Mesela "Ahmet hakan" daha yasa Meclisten geçmeden Benzer sorulara şu cevabı vermiş;
"İlle de bir iş mi yapmaları gerekiyor? Yüksek öğrenim görmüş olacaklar...
Yetmez mi? İlim ve irfanlarını arttıracaklar...
Önemsiz mi? Ayrıca işin bu kısmı neden sizi ilgilendiriyor ki"?
Böyle cevap olur mu birader!
AKP nin cevabı da Böyleyse vay halimize…
MHP nin cevabı belli…
Sayın Bahçeli gurup konuşmasında açıklık getirdi…
Yüksek örgenim kanunun ek 17. maddesindeki değişiklik sadece yüksek örgenimi kapsayacak…
Merak edilen zaten MHP nin tutumu değil AKP ye olan güvensizlik…
MHP kanayan bir yaraya merhem olmak istiyor.
Kırk yıldır seçimden seçime konuşulan, Ancak iktidarlar tarafından hep unutulan bir meseleyi çözmeye çalışıyor…
MHP nin "niyeti ve vizyonu" belli, anti tezlerin muhatabı AKP değil mi?
O halde bu soruların cevabını AKP vermelidir…
Ahmet Hakan soru cevap yapsa bile ne yazar…
O kendini iktidar gibi hissediyor olabilir, ama İktidar olanlar bu sorulara kulak tıkıyor…
Yani yasa koyucu bu sorulara cevap bulup netleştirmese tartışma da bitmez…
Mesela, Yılmaz Özdil köşesinde şu soruyu sormuş;
Spor... Yetenektir.
İlla "okul" gerekmez.
Farz edelim, türbanlı bir kızımızın doğuştan kabiliyeti var, voleybolcu, hentbolcü, halterci... Ve, milli...
"Milli takımda türbanla oynamak istiyorum" derse, ne denilecek?
"Spor başka şey, dine-siyasete karıştırmayalım, bu özgürlük sadece üniversite için geçerli"
ersen...
"Anayasal hak" olarak üniversiteye, spor akademisine türbanla giriyorsa, "milli forma"yı türbanla niye
iymesin? Diye soruyor özdil…
Özetle...
Elbette cevabı vardır, ama muhatabı AKP iktidardır…
TBMM de yasa görüşülürken sınırlarının tartışmaları önleyecek şekilde çizilmesi bu endişeleri giderebilir…

BAŞÖRTÜSÜ VE ÖZBUDUN VE GİBİLER…

Kangren olmuş yapay bir sorun olarak yaklaştığım ve hep de böyle tarif ettiğim türban/başörtüsü meselesinin MHP'nin girişimi, AKP'nin de zoraki iştiraki ile çözüm yoluna girmiş olması gerçekten belli mihrakları rahatsız etmiş vaziyette.

Son beş- altı yıldan bu yana yani, AKP iktidara geleli beri bir kez bile başörtüsü/türban eylemi yapmayan, sanki böyle bir sorunları yokmuş gibi hükümete olağanüstü opsiyonlar tanıyan kimi sivil toplum örgütleri, adeta ortaya çıkan neticeyi torpillemek amacı taşıyan abuk-sabuk açıklamalarla, geçmiş hükümetler döneminde yaptıkları eylemler, gösterilere konu olan isteklerinden farklı isteklerle kamuoyunun gözünü gözüne dokundurmaya uğraşıyorlar.

Bunlar yetmezmiş gibi, laikliği yeni bir din gibi algılayıp, insanların inançlarının gereğini yaşamalarının laikliği zedeleyeceğini iddia eden bir garip, anlaşılmaz güruh ise, olur olmaz açıklamalarla, hukuk tanımaz tavırlarla işi yokuşa sürme peşinde…

Birileri de, birtakım hanımefendileri örgütlemiş; MHP'den geçtiğimiz seçimlerde büyük bir olasılıkla CHP'ye attıkları oylarını tahsil ettirmeye uğraşıyor. MHP'li milletvekillerine, belediye başkanlarına sözbirliği etmiş bu organize gruplar sözümona laiklik hassasiyeti bildirip, tepki veriyorlarmış.

İnsanların demokratik hakkıdır. Siyasileri beğenmek gibi mecburiyetleri yoktur; değil oy verdiklerini, oy vermediklerini de tenkit hakları elbette vardır. Ancak, vermedikleri bir oyun hesabını isteyip; o siyasi partiye çoğunlukla oy vermiş insanların isteklerini yok saymak için bu türden organize baskılar anlamsız, yersiz ve demokrasi dışıdır.

Şimdi garabete bakınız, Özbudun Komisyonu, AKP'nin siparişi ile hazırladığı Anayasa taslağında demiş ki: "Hiç kimse kılık kıyafeti nedeniyle yükseköğrenim hakkından yoksun bırakılamaz." Bu cümle ile, üniversitelerde türban yasağını kaldırmayı hedeflemişler.

Diyeceksiniz ki,ne var bunda. Bu cümleyi hazırladıkları Anayasa taslağı içine koyan bilim heyetinden başta Sayın Ergun Özbudun olmak üzere Sayın Serap Yazıcı, Sayın Yavuz Atar vb. bazı isimler açıklama yapıyor; MHP ve AKP'nin önerisinin sadece başörtüsü/türbanı değil, kara çarşafı, burkayı vs. de üniversiteye sokacağını söylüyor. Başörtülü olmayanların haklarını koruyamayacağını belirtiyor…

Bunu söyleyen isimler cahil-cühela deseniz, değiller. Hukuk, anayasa bilmiyor deseniz, yine değiller… Ortaya yeni anayasa yazıp, çıkmış insanlar… Yılların anayasa hukukçuları…

Bir kendi yazdıkları cümlelere bakınız, bir de MHP-AKP tarafından yapılan 10., 42. madde değişikliklerine… YÖK Kanununun 17. maddesi ile ayrıca niyet net bir şekilde ortaya konmakta, başörtüsünün dışında bir şekilde bu hakkın kullanımına imkân verilmeyeceği belirtilmekte…

Ancak, ortada iyi niyet olmayınca, böyle garabet iddialar ortaya çıkabiliyor. Kendilerinin yazdığı cümle tam anlamıyla üniversitede sınırsız bir kılık-kıyafet serbestisi getirmiyor da, MHP- AKP'nin önerisi getiriyormuş… Değerli Özbudun Hoca ve arkadaşlarının önerisi, üniversitelerde bırakın kara çarşafı, burkayı; şalvarı, cüppeyi bile serbest bırakıyor. Farkında değiller. Hukuk bunların tekelinde ya, bunlardan başka kimse kanun okuyup yazmayı bilmiyor ya, atıp tutuyorlar…

Bakınız, Sayın Özbudun ve ekibinin esas kızgınlığı nereden geliyor söyleyeyim: Bunlar yeni anayasa taslağı diye ortaya koydukları hukuk garabetinin bu şekilde devre dışı kalacağından, kalmasa bile millet nezdinde önemini yitireceğinden, önceliğini kaybedeceğinden korkuyorlar. Milliyetçi, muhafazakar kitleninin zaten çözülmüş bir türban sorunundan sonra, bunların getireceği diğer hususlara itibar etmeyeceğini, ülkenin birlik ve bütünlüğü için tehlikeli bulacağını ve tartışacağını çok iyi biliyorlar. Bu nedenle de sorunun bu şekilde çözülmesinden ziyade kendi hazırlıklarının içinde, diğer yanlışlarını da millet nezdinde meşrulaştıracak şekilde hallolmasını istiyorlar.

Dertleri ne laiklik, ne liberallik, ne şu, ne bu…

Dertleri kendi dediklerinin olmaması. Samimi laik olsalar kendi önerileri sarık, cüppe, kara çarşaf, burka özgürlüğü bile getiriyor; samimi liberal olsalar kamuoyunun istediği özgürlük alanı rejimi, sistemi tehlikeye atmadan sağlanıyor; peki daha ne istiyorlar?

Ne yazık ki, bilim dünyamızın hali pür melali budur. Sayın Özbudun ve yoldaşları bu vesileyle hazırladıkları Anayasa'nın da ne kadar hukuk içinde kaldığını, bu ülkenin sorunlarını içerdiğini bir kez daha göstermişlerdir. AKP inşallah şu yaşananlardan bir ders çıkarır da, işlerine gelmediği anda bütün laikçilerden daha laikçi kesilen bu kimselerle iş tutmanın ne kadar yanlış olduğunu görür, fark eder…

Türbana karşı çıkan AKP'lidir

 

 

Başörtüsü meselesinin Üniversitelerde sorun olmaktan çıkması için atılan adım, seçkincileri ve kerameti kendinden menkul bir güruhu rahatsız etti. Olmayacak bahanelerle ortaya çıkıp, işi sulandırmak ve kafaları karıştırmak için her türlü numarayı çeviriyorlar. Laiklik elden gidiyormuş, başörtüsü takmayanlar üzerinde baskı olacakmış, din devletine dönüşülecekmiş, daha neler neler. Kimin aklına ne geliyorsa söylüyor. Bu kadarla da kalmıyor, ideolojik saplantılarına zemin bulmak için gerdikçe geriyor ve Türkiye'yi gereksiz ve yersiz bir krize sürüklemeye çalışıyorlar.

 

Bu filmi daha önce gördük

Biran için bu muhteremlerin başarılı olduklarını ve başörtüsü meselesinde geri adım atıldığını düşünün. AKP veya MHP'den birisi son derece iyi niyetle çıkıp, "bu ortamda başörtüsü meselesini gündemde tutmayı doğru bulmuyorum. Varılan uzlaşmayı askıya alıyorum ve bu meseleyi kapatıyorum" dese, bu siyasi olarak nasıl bir sonuç doğurur? Bu sorunun cevabı gayet açıktır.
Bu filmi daha önce gördük. 22 Temmuz öncesinde, Cumhurbaşkanlığı seçimiyle ilgili gelişmeleri hatırlayalım. Sözüm ona Abdullah Gül'ü Cumhurbaşkanı seçtirmemek için koparılan kıyametler, yapılan mitingler kimin işine yaradı? O mitinglerde toplanan kalabalıklara ve söylenenlere bakarsanız, 22 Temmuz'da AKP'nin barajı bile aşamaması ve yerle bir olması gerekirdi. Ne oldu peki? O mitingiler AKP'ye yaradı. Mazlumu oynadılar, mağdur edebiyatı yaptılar. "Yapacaktık yaptırmadılar" diye gidip Türk milletinin merhametine sığındılar. İstismarı büyüttü, gerçekleri unutturdular. Bunun gelişmeler sandığa AKP'ye verilmiş yüzde 47 oy olarak yansıdı.

Slogan ve gürültü

Şimdi yine aynı şeyler oluyor. Türbana veya başörtüsüne karşıymışlar. Toplantılar, bağırıp çağırmalar, tehditler, şantajlar, bir yerleri kışkırtma gayretleri, ne ararsanız var. Bunların bir özelliği de azken çok görünmeyi, slogan atmayı, kafa karıştırmayı ve gürültü çıkarmayı çok iyi bilmeleridir. Zaten Cumhuriyet tarihi boyunca CHP ile özdeşleşen bu zihniyetin, gürültü çıkarmak ve slogan atmaktan başka, ülkeye ve millete kazandırdığı zerre kadar bir şey bulamazsınız.
Bu zihniyetin sonucunda ülke hep zaman kaybetmiştir, kan kaybetmiştir. Bu güruh yine iş başındadır ve bu milletin kafasını yine karıştırmaktadır. Bu kafa karışıklığı ne yazık ki, hiçbir zaman doğru sonuç vermiyor. Türk milleti bunlara meydan vermemek ve bunlara inanmadığını göstermek için tersini yapıyor ve bu karambolden, her zaman AKP gibi bulanık suda balık avlamayı seven partiler karlı çıkıyor. Sonuçta olan yine bu ülkeye ve bu millete oluyor.

İstismar kapısı

Gelinen noktada türban veya başörtüsü konusunda ortaya çıkacak bir olumsuzluk, AKP'nin işini kolaylaştırmaktan ve önümüzdeki mahalli seçimlerde yeni bir istismar kapısı aralamaktan başka hiçbir sonuç doğurmayacaktır. Koca Profesörlerin, sözüm ona aydınların, CHP gibi muhalefet yaptığın zanneden partilerin bunu görmemesi, inanılacak gibi değildir. Yapmayın, etmeyin.
Bu ülkeye, bu millete yazıktır. Başörtüsü takanlar da bizim evlatlarımız. İterek, yok sayarak, hayat hakkı tanımayarak bir yere varamayız. Kızları başörtüsü taktıkları için tehlike görenlerin, başının içinde ihanetten başka bir şey olmayanları hoş karşılaması, hatta "demokrasi" zırvalarıyla onlara daha büyük imkan vermeye kalkışmaları akılla, mantıkla, ülke ve vatan sevgisiyle izah edilebilecek bir durum değildir.

Daha önce neredeydiniz?

Türkiye'yi çok zor günler bekliyor. Türkiye bir uçuruma doğru gidiyor. Türk milleti açlıkla, yoksullukla, işsizlikle bunalıyor. İşi getirip başörtüsüne endekslemek, başörtüsün bütün bunların üzerine çekmektir. AKP, bugüne kadar hep bunu yaptı. Bunu kullandı. Bunu istismar etti.
MHP, bu istismarı ortadan kaldırmak ve Türkiye'nin ayıplarını ve ihaneti örten bu örtüyü açmak istiyor. Başörtüsünü Üniversitelerde serbest bırakmak, Türkiye'yi gerçek gündemiyle yüzleştirmenin önündeki en önemli engeli ortadan kaldırmaktır.
Bugün bu engelin ortadan kaldırılmaması için sokaklara dökülenler, toplantı yapanlar, bağırıp çağıranlar, keşke aynı duyarlılığı, bu ülkeyi bir bölünmenin eşiğine getiren düzenlemeler için yapsalardı. Keşke aynı gürültüyü şu anda Meclis gündeminde olan Vakıflar yasası için çıkarsalar. Keşke aynı gürültüyü, "AB standardı" diyerek, yıllardır bu ülkenin genleriyle oynanması, içinin boşaltılması, milli reflekslerini kaybetmesi, talan edilmesi, peşkeş çekilmesi karşısında çıkarsalar.

MHP teminattır

Herkes aklını başına alsın. AKP'nin varlığı sureti haktan görünen kimi çevrelerin işine geliyor. Bunu biliyoruz. Şu anda bağırıp çağıranların bir kısmı, belki de AKP'nin işini kolaylaştırmak ve bu düzenin devamını sağlamak için bunu yapıyordur. Mesela, TÜSİAD'ı ve açıklamasını başka türlü nasıl değerlendirebiliriz? AKP'yi rahatlatmak için bir sürü yalan ve iftirayla MHP'ye saldırıyorlar. Hatta MHP'ye milliyetçilik dersi vermeye kalkışacak kadar, komik durumlara düşüyorlar.
Ancak, bu çabalar beyhudedir. Bu yolun dönüşü yok. AKP düzeni daha fazla devam edemez. Bu ülke bunu artık taşıyamıyor. Eğer içinizde zerre kadar Allah korkusu, vatan sevgisi, millete saygı varsa, bırakın da bu oyun bozulsun. Hala anlamadınız mı, MHP'nin içinde olduğu hiç birşeyden bu ülkeye, bu millete kötülük gelmez. Şunu asla unutmayın; MHP, Atatürk Türkiye'sinin, laik düzenin, bölünmez bütünlüğün teminatıdır.

Alişan Satılmış'tan Yalçın Doğan'a cevap

Ülkü Ocakları Eski Genel Başkanı Alişan Satılmış, Hürriyet gazetesi yazarı Yalçın Doğan'ın kendisinin görevden alınmasıyla ilgili kaleme aldığı yazıya cevap verdi.

 Kuruluşundan bu güne kadar Ülkü Ocakları'nda birçok görev değişikliği olduğunu söyleyen Alişan Satılmış, şahsımla alakalı olan görev değişikliği doğal seyrinde gayet doğal bir şekilde yapılan görev değişikliğidir. Üstelik göreve getirilen de aynı yapının içinde, şahsımın Ünüversitelerden Sorumlu Eğitim Masası Başkanı Harun Öztürk'tür. Yanı bu Ülkücü literatür ifadesiyle bir bayrak yarışını teslimatıdır" dedi.

 Ülkü Ocakları Genel Başkanlığı görev değişikliğini, ABD ile alakalandıranlar, asaleti anlayıp, algılamayacak kadar zavallı güruh taifesi olarak değerlendiren Alişan Satılmış yazısında; "Ülkü Ocakları'nın, "Gökyüzü çatısı" olarak kabul gören ve inanılarak, gönül bağı oluşturulan MHP ve onun Lideri; Devlet Bahçeli, emperyalist ağababalarının nüfus edemeyeceği kadar asil bir damardır. Alişan Satılmış MHP ve Onun lideri; Devlet Bahçeli'ye siyasal mana da iman etmiş bir kişilik ve şahsiyettir. 

İşte Alişan Satılmış'ın yazısı

 MHP'ne düşmanlıkları fıtri temayül halini almış iflah olmaz tipler, kin, garez, iftira ve yalanlarıyla kin hafızlarının koordinatlarıyla doğru olamayan gerçeklik okutmasında kafaları karıştırma hevesindedirler…

Bunun içinde klasik yöntemi benimseyip gri propagandadan medet ummaktadırlar.
Doğru, tanımlı tutarsız önerme denen saptırma hali…
Kendi niyetini gizleyerek, vaka üzerinden sonuç okutması yapmak.
Olan bir şey vardır, lakin okunup yorumlanıp, anlamlanan şeyle uzak yakın hiçbir bağı yoktur.
Olan şey; Ülkü Ocakları'nda bir değişikliğin olmasıdır.
Nedir olan görev değişikliği…
Bunda bir abeslikmi vardır, yoksa ilk defa böyle bir şeymi oluyor?
Buda değil.
Kuruluşundan bu güne kadar birçok görev değişikliği olmuştur.
Dolayısıyla şahsımla alakalı olan görev değişikliği de doğal seyrinde gayet doğal bir şekilde yapılan görev değişikliğidir.
Üstelik göreve getirilen de aynı yapının içinde, şahsımın Ünüversitelerden Sorumlu Eğitim Masası Başkanı Harun Öztürk'tür.
Yanı bu Ülkücü literatür ifadesiyle bir bayrak yarışını teslimatıdır…
Türk Ülküsünün bayrağını daha yükseklere taşınması için daha dinamik, daha genç bir arkadaşa bırakılmasıdır.
Dolayısıyla bu durum şahsım için bir engel ya da olumsuzluk değil bir sevinç
ve gurur meselesidir.
Ne mutlu ki, aynı ekip içinde görev yaptığım ekip arkadaşım bayrağı benden devralma yetki ve sorumluluğunda görülüp, takdir edilmiştir.
Ülkücü hukuku anlamaktan ziyade tanımlama gayretiyle yalan yanlış yorumlara sahip olanların anlayıp, bileceği bir iştigaliyet değildir, bu hal.
İşte üzerinde bir sürü art niyetli spekülasyon yapılan görev değişikliğim benim tarafımdan böyle bir anlayış kabulüdür.

Ülkü Ocakları'nın varlık tesciliyeti antiemperyalist bir mücadele geleneğinde meşrulaşmıştır.

Ülkü Ocakları'nın, "Gökyüzü çatısı" olarak kabul gören ve inanılarak, gönül bağı oluşturulan MHP ve onun Lideri; Devlet Bahçeli, emperyalist ağababalarının nüfus edemeyeceği kadar asil bir damardır.

Ve bu damarın içinde dolaşan kanda asil, Türk kanıdır.

Asil Türk kanının olmazsa olmaz özelliği; "İrade"sahibi bir bünye teşekkül ettirme özelliğine sahip olmasıdır.

Biçimi, şekli, kılığı, saçı, sakalı, rengi, teni, hafızası, karekteri meymenetsizliğin örnek rol modelliği arz edenler bu asilliğin asaletine halel getirmek için kendi zihniyetsizliklerine göre niyet okuması yapmaktadırlar.

İşte Ülkü Ocakları Genel Başkanlığı görev değişikliğini, ABD ile alakalandıranlar, asaleti anlayıp, algılamayacak kadar zavallı güruh taifesidir.

Birinci elden beyanımdır, yaşanan vakanın gerçekliği.

Gerisi boş laf yani laf-ı güzaftır.

Beslenip, nemalandıkları yer ayan beyan ortada olanların, kendi hallerini deve kuşu misali görmezden gelerek, utanmadan şahsım üzerinden Devlet Bahçeli ve MHP düşmanlığı yapmaları adice bir taktiktir.

İşin garibi kin hafızası MHP ve O'nun liderine Düşmanlıkla tescillenen karmaşık tiplerin tutarsız önermelerle hareket ederek kendilerine şahsımız üzerinden malzeme çıkarmalarıdır.

Velhasıl kelam işin doğrusu ve gerçeği Alişan Satılmış'ın Ülkü Ocakları Genel Başkanlığı'ndan alınması birilerinin iddia ettikleri gibi ABD indeksli bir durum falan değildir.

Alişan Satılmış varlığına ve bekasına iman ettiği Türk Milletinin bir ferdidir.

Mücadelesi, mensubiyetiyle şeref duyduğu Türk Ülkücülüğünün meşru manadaki tek adresi olan MHP hareketi içinde kalmakla her şart ve ahvalde oralı olmakla anlam bulur.

Dolayısıyla Alişan Satılmış MHP ve Onun lideri; Devlet Bahçeli'ye siyasal mana da iman etmiş bir kişilik ve şahsiyettir.

Duruş alan ve anlamını beyan eden bu sözlerim iradi tercih yükümlülüğümün anlam kodlamasıdır.

Muhataplılığımın sorumluluğu birilerinin teveccühüne mazhar olma hal ve beklentisiyle de asla alakalanıp, içerikleşmez.

Zaten, kayıtsız, şartsız itaat gibi patolojik bir ilgi ve alaka görme beklentimde hiç olmamıştır, olmazda.

Doğruyu, bilip, inanıp, iman ederim.

Bir takım ucuz talepler ve beklentiler için, popüler yönelişlerle hiç işim olmaz.

MHP'nin Liderine yönelik ABD ilişkisi benim hafızamda asla ve katiyen karşılığı olmayan komik bir ilişkilendirmedir.

Komiklik yapan bu şaklabanlara anlam adına bir işaretlemede bulunarak beyanımızı esas kılalım.

"Maymun ormanda gezip dolaşıp, aslanın arkasından atıp, tutuyormuş.

Ne yapıp ediyorsun diyenlere; "Valla içip, gezip aslanı da şöyle böyle yapıyorum" demiş.

Gel zaman, git zaman bu sözler aslanın kulağına gitmiş.

Aslan meydanı boş bulan maymunun bu cesaretini sınamak için "Dur, şuna bir görüneyim" demiş.

Maymunun olduğu yere varıp;

"Maymun efendi ne yapıp ediyorsun?" diye sert sert sormuş.

Aslanın halinden gevezeliklerinin aslanın kulağına gittiğini ve bunu bedelinin ağır olacağını da anlamış.

Hemen kendine çeki düzen vererek "Ne yapayım ormanların kralı, himmetinizle

gezip, dolaşıyorum. Bazen içkiyi fazla kaçırıp, İ.ne… İ.ne… konuşuyorum" demiş.

Viskiyi fazla kaçırıp, malum dille konuşarak Ülkü Ocakları'nda yapılan bazı değişiklikleri ABD isteğiyle yapıldı, diye yorumlayarak, "MHP ve Devlet

Bahçeli'ye" kin hafızasıyla düşmanlık yapan malzemecilere uygun cevap olmuştur, herhalde.

PERİNÇEK ÖRGÜTÜNÜN GERÇEK YÜZÜ

Aylardır süren bir "milliyetçi Perinçek" tartışmaları var, aylarca bu tartışmaların dışında kalmaya çalıştım ama tartışmalar o boyutlara geldi ki, bir çok milliyetçi genç ne yazık ki Perinçek'i "milliyetçi" sanmaya başladı. Bu yüzden eski bir İşçi Partili ve Öncü Gençlik militanı olarak 6 yıl kadar önce kendim ve birkaç arkadaşımın bizzat yaşadığımız bazı olayları bu genç arkadaşlara aktarmak ve "milliyetçi" maskesi takmış İşçi Partisinin gerçek yüzünü göstermek için sitenize yazmak istedim. Sitenizin adresini hala Öncü Gençlik'te bulunan bir arkadaşım söylemişti. Aleyhlerinde yayın yaptığınızdan Perinçek'in de haberdar olduğunu ve bilgi işlem merkezine yayınlarınızın takip edilmesi için talimat verdiğini de söylemişti. Ben de bunun üzerine bazı arkadaşlarımın ve kendi yaşadığım olayları sizinle paylaşmak istedim.

Sosyalizm sözcüğü ile ilk olarak lise yıllarında arkadaşlarım sayesinde tanıştım. Okuduğum lise siyasi oyunların içinde kalmış ve öğrencilerin sağ ve sol kutuplara ayrıldığı bir liseydi. Öyle ki, kanunen yasak olmasına rağmen öğrencileri partisel bazda örgütleyen öğretmenlerimiz bile vardı. O dönemde okuduğum kitapların ve arkadaşlarımın etkisi ile sol görüşe kaydım. Lise son sınıfa geldiğimde ise bir partili oldum. Lise ve üniversite öğrencilerden oluşan Öncü Gençliğe de üye oldum. Arkadaşlarımla birlikte okul çıkışlarında, tatillerde İşçi Partisinin İlçe Teşkilatına ve Öncü Gençliğin genel merkezine giderek eğitimlere katılıyorduk. Özellikle genel merkezdeki eğitimlere Perinçek bizzat katılıyordu. O olmadığı zamanlarda da Öncü Gençlik Genel Başkanı ya da İlçe Başkanları eğitimlere başkanlık ediyorlardı. Bu eğitimler sırasında elimize birer kağıt tutuşturuluyor. Bu kağıt üzerinde de okumamız gereken kitapların listesi yazıyordu. Bu listeler gençlerin bilgi ve kapasitelerine göre fark gösteriyordu. Genellikle ilk kitap olarak "maddecilik ve materyalizm" üzerine birkaç kitap arkasında iki ciltten oluşan "Kapital", "Komünist manifesto", Lenin'in "Nisan notları", Stalin ve Mao'dan "devrim teorisi" kitapları geliyordu. Bu programı bitiren gençlere ikinci liste veriliyor bu liste de ise Türkiye'deki sosyalist hareketi anlatan kitaplar oluyordu. "Şefik Hüsnü, Mustafa Suphi, Hikmet Kıvılcımlı vs... Bütün bu eğitim yaklaşık 1 sene içerisinde tamamlanıyordu. Bu eğitimi tamamlayan gençler yıl sonlarında "Öncü Gençlik Eğitim Kamplarına" alınıyorlardı.Okul arkadaşlarımdan üç kişi ile aynı zamanda partili olduğumuz için aynı dönemde eğitim almaya başladık yalnız içimizden bir tek "Komi" lakaplı arkadaşımız bizden önce eğitimi tamamladı ve "Öncü Gençlik Eğitim Kampına" gitmeye hak kazandı. Onun bu başarısına hem sevinmiş hem de içten içe onu kıskanmıştık. Çünkü bu kamp eğitim son aşamasındaydı ve bu eğitimden sonra gerçek bir devrimci olacaktı. Tıpkı Deniz Gezmiş gibi, Ulaş Bardakçı gibi, Sinan Cemgil, Mahir Çayan gibi...

Derken okulun tatile girmesi ile kamp süreci başladı. O dönemdeki Öncü Gençlik Genel Başkanı şuan isim veremeyeceğim ama bugünün sözde "Kemalist hareketin" temsilciliğini yapan ve dergisinin ilk sayısında "Türk Solu Manifestosu" adı altında bir yazı yayınlayıp "Atatürkçü Devrimciler" olarak kendilerini tanıtan bir şahıstır.. (Bu şahıstan "Başkan" diye söz edeceğim.) Başkan önderliğinde kampa gitmeye hak kazanan arkadaşlarımız "Öncü Gençlik Eğitim Kampına" alındılar. Bizler kıskançlık ve merak içinde arkadaşımızın gelmesini ve orada neler yaptıklarını anlatmasını beklerken sonradan duyacağımız olayların yaşanacağı aklımıza bile gelmemişti. Kamp başlayalı 15 gün filan olmuştu. Ben anne ve babamız çalıştığı için abimle birlikte okullar tatil olduğu için Şarköy'deki küçük yazlığımızda kalıyordum. Bir gün deniz kıyısında arkadaşlarımla eğlenirken abim arkadaşımın telefonda olduğunu ve benimle görüşmek istediğini söyledi. Büyük bir sevinç içinde telefona koştum. Ben arkadaşıma henüz "nasılsın" diye soramadan hemen o konuşmaya başladı. "Kamptan kaçtım. Yardımına ihtiyacım var. Birkaç gün sizin yazlıkta kalabilirmiyim" diye sordu. Şaşırmıştım. "Ne oldu" diye sordum ama arkadaşım "telefonda anlatamam, gelince konuşuruz" deyince. Ben de "Tamam gel ben seni otogardan alırım" dedim. Birkaç saat sonra arkadaşım otogara geldi. Perişan bir haldeydi. Yüzünde belirgin morluklar vardı. Gözlerinde ise acı ve korku dolu bakışlar. Hemen eve gittik. Biraz dinlendikten sonra kamp günlerini anlatmaya başladı. Kampın ilk günleri bir izci kampı edasında sürerken garip şeyler olmaya başladığını, gece yarıları kampın içinde gizli toplantılar yapıldığını, Başkanın bazı seçme gençlere bir takım projeler anlattığını söyledi. Arkadaşım da bu gizli projelerini anlattığı gençlerden biri olmuş. Başkan bu toplantılarda sürekli olarak devrimin siyasetle değil, gerillacılık eylemleri ile gerçekleşebileceğinin altını çiziyormuş. Hatta bir keresinde elinde "keleş" denilen bir silahla toplantıya katıldığını ve çevresindekilere silah kullanmayı öğreteceğini söylemiş. Daha sonra seçme gençlerle geceleri yapılan bu gizli toplantılar gündüz eğitimlerine dönmüş ve bütün gençlere anlatılmaya başlamış. Eğitimlerin etkisi ile hemen bütün gençler bu anlatılanları destekler durumda imişler ana içlerinde az da olsa anlatılanlara karşı çıkanlar olmuş, özellikle ordu ile ilgili sözleri bazılarının sinirlenmesine, aşırı derecede tepki vermesine neden olmuş bu tepki verenlerden biri de arkadaşım olmuş. Türk Silahlı Kuvvetlerine "Faşist T.C ordusu" denilmesi sabrını taşırmış ve Başkana ağır bir şekilde konuşmasına neden olmuş. Çünkü arkadaşımın en büyük abisi bu olaydan bir sene evvel K. Irakta vatani görevini sürdürürken mayına basması sonucu ağır yaralanmış, iki hafta Ankara GATA'da tedavi görmesine rağmen kurtulamamış ve vefat etmişti. Bu yüzden "Faşist T.C ordusu" sözleri onu incitmiş ve Türk ordusunun faşist olmadığını aksine devrimci olduğunu, TSK mensuplarının hain değil vatansever olduklarını savunmuş eğitim sırasında. Bunun üzerine Başkanın zulmüne maruz kalmış. Başkandan ilk tokadı yedikten sonra diğerleri de saldırmışlar üzerine fena halde hırpalamışlar arkadaşımı. Her ne kadar direnmeye çalışsa da sonuçta pek bir şey yapamamış ve fena halde dayak yemiş. Ama eziyetleri bununla da kalmamış. Bir odaya kapatmışlar onu tıpkı bir hücre hayatı gibi. Birkaç gün sonra Başkan yanına gitmiş ve kamp süresinin bitmek üzere olduğunu burada yaşananlardan ailesi de dahil olmak üzere hiç kimseye anlatmamasını aksi takdirde başına çok işler örüleceğini söylemiş. Arkadaşım bunları anlattıktan sonra son olarak "Biz çok büyük bir pisliğin içine düştük" demişti. Bunları bana anlatırken gözlerindeki korku iyice hissedilir hale gelmişti. Bende içimden "Aman Allahım biz ne yapacağız" diyordum. Arkadaşım iki hafta kadar bizimle birlikte yazlıkta kaldı. Eve dönmek için yüzündeki ve vücudundaki morlukların geçmesini bekliyordu. Çünkü bu konu hakkında kimseye bir şey söylemeyeceğimiz konusunda karar vermiştik. En kısa zamanda bunlardan ayrılacak ve bir daha bu tip işlere bulaşmayacaktık ama bunu hemen yapamazdık birden bire ayrılmamız kuşku yaratabilirdi o yüzden yavaş yavaş bağlarımızı koparacaktık. Derken bu olay üzerinden yaklaşık birkaç ay geçmişti ki Başkanın tavırları bazı arkadaşlara karşı iyice sertleşmişti. Eğitimler sırasında kendi fikirlerine muhalif olanlara karşı acımasız davranmaya başlamıştı. Lise öğrencisi bir gencin aldığı darp sonucu kulak zarının patlamasından sonra olay emniyete intikal etti. Bu olayın patlak vermesinden sonra Başkan hakkında suç duyurusunda bulunanlar çoğaldı. Özellikle Öncü Gençlik Eğitim Kampında Başkanın zulmüne uğrayanlar bir bir şikayetçi olmaya başladılar. Emniyet görevlileri Başkan hakkında soruşturma açtıkları sırada Perinçek ve diğer yönetici kadrosu bir olay patlattılar. Başkanın MİT mensubu olduğunu ve İşçi Partisini kötülemek için görevlendirildiğini, bunun için Eğitim Kampının kullandığını, MİT mensubu olduğunun anlaşılması sonucu partiden tasfiye edildiğini bildirdiler yetkililere. Bu olay sonrası Başkan ve İşçi Partisinin yolları ayrıldı.

Başkan her yerde "Bana öğrettiklerini, gençlere öğrettiğim için suçlanıyorum. Sırf kendileri bu olaydan yırtmak için beni harcadılar" şeklinde konuşmaya başladı. Öncü Gençliğin Başkanı olmasından dolayı birçok genci yanına çekti. (Şuan sadece dergi yayınlıyorlar ve siyasi bir hareket olma yolundalar.) Bu olaydan sonra bizler bu işin gerçekten böyle olduğuna inanmıştık hatta partiden ayrılma kararımızı tekrardan düşünmüş ve Başkan gittiğine göre bizim ayrılmamıza gerek yok diye partide kalmaya devam etmiştik. Aradan birkaç ay geçmişti ama bu olay hala gündemdeydi bütün eğitimlerde bu olay konuşuluyordu. Bazı partililer Başkana haksızlık yapıldığı, destek çıkılmadığını söylüyorlardı. Bazıları ise onun MİT mensubu olduğunu ısrarla yineliyorlardı. Arkadaşım onun MİT mensubu olduğuna kesin gözle bakıyordu ben ise bir ikilemde kalmıştı. Bu olay bana biraz fazla kolay gelmişti. Yani yıllarca Öncü Gençlik Başkanı yapmış, idari kadroda yer almış biri nasıl oluyor da bunca zaman MİT mensubu olduğu anlaşılmıyor ama Başkan hakkında şikayetlerle çoğalınca ve İşçi Partisine yönelik takip başlatılınca bu şahsın MİT mensubu olduğu anlaşılıp, partiden tasfiye ediliyordu. Bu duruma bir anlam veremiyordum ama o zamana kadarda anlatılanlara koşulsuz inanan biriydim ne de olsa bize ilk öğretilen şey "parti yalan söylemez"di. Bütün bunlar olurken artık bir üniversiteli olmuştum. Partide daha da aktif hale gelmiştim. Üniversitede de parti çalışmalarımıza devam ediyorduk. 1 Mayıs yaklaşıyordu. O seneki 1 Mayısa çok iyi hazırlanıyorduk. En kalabalık kortej olmak için hazırlanıyorduk. Üniformalar, pankartlar, afişler, bayraklar basılmaya başlamıştı. Gruplar halinde provalara da başlamıştık. Bende büyük bir heyecan içindeydim çünkü katılacağım ilk 1 Mayıs olacaktı bu. Partiye katılalı 1,5 yıl olmuştu ama o sırada lise öğrencisi olduğum için ilk sene 1 Mayıs yürüyüşüne katılamamıştım. Derken olağan toplantılarımızda birinde 1 Mayıs programı açıklandı. Korteje katılan herkes üzerinde çoban yıldızı olan ve işçi partisi yazısı bulunan bir üniforma giyecek ve ellerimizde Türk Bayrağı ve İşçi Partisi bayrağı olacaktı. Program açıklanır açıklanmaz hemen birkaç kişi öfkeyle bağırdı. "Olmaz!" , "1 Mayıs'ta Türk Bayrağı taşımak sağa sapmaktır", "1 Mayıs ay yıldızın değil, çoban yıldızının bayramıdır" vs... diye. Ben bu tepkiyi anlayamamıştım. Türk Bayrağını taşımak neden sorun olsun ki diye düşünürken toplantı iyice karıştı. Ortalık gerginleşti derken benim üyesi bulunduğum ilçe teşkilatının başkanı bizi çağırarak toplantıdan ayrılacağımızı söyledi. Ne olduğunu anlayamamıştık. İlçe teşkilatımıza gittik hemen bir toplantı düzenledik. İlçe başkanımız sinirden kıpkırmızı olmuştu. Bizler eğitim odasında beklerken İlçe yönetimi başkanın odasında yaklaşık 1 saat süren bir toplantı yaptılar. Toplantı sonunda ellerinde bir kağıtla çıktılar odadan. İlçe sekreteri gözlerinden ateş çıkar bir vaziyette, gür sesiyle "Partinin 1 Mayıs için hazırladığı yanlış programdan dolayı İşçi Partisi *****  İlçe Teşkilatı olarak 1 Mayıs kortejine katılmayacağız (ilçenin adını yazmak istemedim). Hazırladığımız dilekçeye her üye imza atacak, toplanan imzalar parti genel merkezine gönderilecek" dedi. Şaşırmıştık. Arkadaşlardan biri "neden" diye sordu. Başkan bu soru üzerine "1 Mayıs. sosyalizmin bayramıdır. Ezilen halkların bayramıdır. İşçinin, emekçinin bayramıdır. Sadece Türklere ait bir bayrağı taşımak ihanettir. Hele ki bu bayrak altında ezilen bir Kürt halkı varken" dedi. Beynimde şimşekler çaktı. "Ama bu bizim ülkemizin bayrağı, biz bu bayrak altında yaşıyoruz" dediğimde "sadece sen yaşıyorsun, ben ve halkım değil" diye bir cevap aldım. Dumura uğramıştım. Böyle bir cevap beklemediğim için diyecek bir şey bulamadım sadece sustum. Askerlik görevini yaparken abisini kaybeden arkadaşım bir hınçla gürledi. "Sadece o değil bende yaşıyorum, o bayrak benim abimin kefeni idi. Böyle bir bayrağı taşımaktan onur duyarım" dedi. İlçe başkanımız iyice sinirlenmişti. " Siz nasıl işçi partilisiniz. Parti tarihimizi hiç okumadınız herhalde bizim partimizde böyle bir şey olamaz. Bu düpedüz sağa sapmaktır, bu bayrağı taşımayacağız, o korteje katılmayacağız" dedi. Arkadaşımda iyice sinirlenmişti. "Bu partinin kararı, demek ki parti senin gibi düşünmüyor. Sen parti yönetiminden daha iyi mi bileceksin, istersen sen PKK bayrağı taşı" dedi. Başkan öfkeyle cevap verdi "Zamanında taşıdım zaten, bana partiyi öğretebilecek kişi sen değilsin velet, sen daha hayatta bile değilken biz mücadelenin içindeydik, romantik değil gerçekçi birer devrimci olun" dedi ve ekledi: "listeyi isteyen imzalasın, isteyen imzalamasın ama herkes İşçi Partisinin tarihini iyice öğrensin" diyerek odasına girdi. Yaklaşık 30 kişi kadardık. 5 kişi haricinde herkes imzalamıştı dilekçeyi. Derken kendi aramızda tartışmaya başladık. Çoğunluk başkanla aynı fikirdeydi. Biz ise ısrarla Türk Bayrağını savunuyorduk. Derken konu konuyu açtı İşçi Partisinin geçmişteki özellikle 1980'li yıllardaki eylemlerine ve siyasi politikasına geldi. Aralarından biri söylediklerini ispatlamak için ilçenin arşivinden 2000'e Doğru dergilerini çıkardı. Bir çoğumuz gözlerimize inanamamıştık. Doğu Perinçek'in Abdullah Öcalan'a birlikte çekilmiş fotoğrafları vardı. "Bu nasıl iştir" diye sordum. Türlü safsatalar anlattılar. "Bu bir gazetecilik olayı" dedi içlerinden biri. "Bu nasıl gazeteciliktir böyle, terörist bir örgütün önderi ile bu kadar samimi pozlar vermek gazetecilikten öte bir şeydir" dedim. Benim sözlerimden rahatsızlığımı anlayan ilçe sekreteri uzun uzun konuyu anlattı "Biz işçi partisi olarak PKK hareketini ilk başta destekliyorduk, hatta özellikle Mardin ve Diyarbakır olmak üzere doğudaki teşkilatlarımıza parti bayrağımızın yanına PKK bayrağını asmıştık, çünkü Amerikan emperyalizmine karşı bağımsızlık savaşı veriyorlardı. Genel başkanımız Doğu Perinçek o dönem parti başkanımız değildi ama Kürt sorununu iyi tahlil ettiği için Abdullah Öcalan'la bir gazeteci olarak görüştü, terörle bir yere varılmayacağını, partimize katılarak siyasal anlamda birlikte mücadele etmeyi teklif etti ama PKK bunu kabul etmedi. Bunun üzerine PKK ile yollarımızı ayırdık" deyince beynim allak bullak oldu bu