Blog nedir? . . . Kendi blogunu oluştur ;)

ÜLKÜCÜ HAREKET

Yazılar

KAHRAMAN ENVER PAŞA

Bu kutlu marş, Enver paşa Türkistan'a gittiği zaman orada ki Türk'lerin ağzından dökülüp, dalga dalga yayılarak Ortaasya semalarında yıllarca yankılanıp günümüze kadar söylenerek gelen yanık bir ezgidir...

Hoş gelişler ola, kahraman Enver Paşa
Askerin, milletin bayrağınla çok yaşa
Arş arş arş ileri ileri, dönmez geri, Türk'ün askeri
Sağdan sola, soldan sağa Al da Bayrağın düşman üstüne

           Cephede mitralyöz, ayna gibi parlıyor
           Türkistan Türkleri bayrak açmış bekliyor
           Arş arş arş ileri ileri, dönmez geri, Türk'ün askeri
           Sağdan sola, soldan sağa Al'da Bayrağın düşman üstüne

 KAHRAMAN ENVER PAŞA

Asıl adı İsmail Enver'dir. İstanbul Divanyolu'nda doğdu, Doğumu ile ilgili olarak Türkçe ve Almanca otobiyografilerinde farklı tarihler verilmektedir (23 Kasım 1881 Çarşamba, 6 Aralık 1882 Çarşamba). Ailesi Manastırlı olup babası, önceleri Nâfıa Nezâreti fen memurluğu yapan, daha sonra surre emini olan sivil paşalık rütbesine yükselen Ahmed Bey, annesi Ayşe Hanım'dır. Küçük yaşta gösterdiği aşırı İstek sebebiyle henüz üç yaşında iken ibtidâi mektebine kaydedildi. Ardından Fâtih Mekteb-i İbtidâisi'ne girdi. Bu okulun ikinci sınıfında iken babasının Manastır vilâyeti Nâfia fen memurluğuna tayini üzerine öğrenimine bu şehirde devam ettikten sonra yine aynı yerde askeri rüşdiye ve askerî idadi tahsilini tamamlayarak Mekteb-i Harbiyye-i Şâhâne'ye girdi. Daha o sıralarda, yüksek okullarda yaygın olan II. Abdülhamid aleyhten propagandadan etkilendiği otobiyografisinden anlaşılan Enver Bey, Mekteb-i Harbiyye-i Şâhâne'yi dokuzuncu olarak bitirip erkânı harp sınıfı için ayrılan kırk beş kişilik kontenjan içerisine girmeyi başardı.

Erkânıharp eğitimi sırasında bir defa Yıldız Sarayına götürülerek sorgulandıysa da hüküm giymedi. Ancak bu dönemdeki İttihat ve Terakki Cemiyeti faaliyetlerine katılmadığı kesindir. Sınıf ikincisi olarak okuldan mezun olduktan sonra 1903 yılı Ocak ayında erkânıharp yüzbaşısı rütbesiyle Manastır'daki 13. Seyyar Topçu Alayı'na tayin edildi. Bu esnada Bulgar çetelerinin takip ve tenkili için yapılan harekâta katıldı, 1903 yılı Eylülünde Koçana'da bulunan 20. Piyade Alayı'nın birinci bölüğüne nakledildi. Nisan 1904 tarihinde Üsküp'teki 16, Süvari Alayı'nda görevlendirildi. Aynı yılın Ekim ayında İştip'teki alaya giren Enver Bey iki ay sona "sunûf-i muhtelife" hizmetini tamamlayarak Manastır'daki karargâhına geri döndü. Burada erkânıharp dairesinin birinci ve ikinci şubelerinde yirmi sekiz gün çalıştı. Ardından Manastır Mıntıka-i Askeriyyesİ Ohri ve Kırçova mıntıkaları müfettişliğine tayin edildi. 7 Mart 1905'te kolağası oldu. Bu görev sırasında Bulgar, Rum ve Arnavut çetelerine karşı girişilen askerî harekâtta üstün başarılar gösterdiğinden dördüncü ve üçüncü Mecidi, dördüncü Osmani nişanlan ve altın liyakat madalyası ile ödüllendirildi: 13 Eylül 1906 tarihinde binbaşılığa yükseltildi. Bulgar çeteleri-ne karşı yürüttüğü faaliyet onun üzerinde Milliyetçilik fikirlerinin etkili olmasında rol oynadı. Bu ay içinde Selanik'te kurulan Osmanlı Hürriyet Cemiyeti'ne on ikinci üye olarak katıldı. Manastır'a dönüşünde cemiyetin buradaki teşkilatım kurma faaliyetinde bulundu. Bu faaliyetleri, Osmanlı Hürriyet Cemiyeti ile merkezi Paris'te olan Osmanlı Terakki ve İttihat Cemiyeti'nin birleşmesi ve ilk örgütün Osmanlı Terakki ve İttihat Cemiyeti Dahili Merkez-i Umumisi adını almasından sonra daha yoğun olarak sürdürdü. Terakki ve İttihat Cemiyeti tarafından başlatılan ihtilal girişimlerine katıldı. Faaliyetinin ihbar edilmesi üzerine İstanbul'a davet edildi. Ancak 24 Haziran 1908 akşamı dağa çıkarak ihtilalde öncü rol oynadı.

Tikveş'teki örgütlenme faaliyetinden sonra 21 Temmuz 1908'de Köprülü'ye geçen Enver Bey, 23 Temmuz 1908 tarihinde II Abdülhamid'in Meclis-i Mebusan'ı yeniden toplantıya çağıran iradesi sonrasında Selanik'e giderek bu şehirdeki kutlamalara katıldı. Dağa çıkan subaylar arasında en kıdemlisi olduğundan ve Kolağası Niyazi Bey ile beraber en önemli faaliyeti gerçekleştirdiğinden bir anda "kahraman-ı hürriyet" haline geldi ve bu tarihten itibaren yeniden Osmanlı İttihat ve Terakki Cemiyeti adını kullanmaya başlayan örgüt içindeki askeri kanadın önde gelen isimlerinden biri oldu. 23 Ağustos 1908'de Rumeli Vilayeti Müfettişliği refakatine verilen Enver Bey, 5 Mart 1909'da 5000 kuruş maaşla Berlin askeri ataşesi olarak görevlendirildi.

31 Mart Vak'ası üzerine geçici olarak yurda dönen Enver Bey İstanbul'da Hareket Ordu'-suna katıldıktan sonra tekrar Berlin'e gitti. 12 Ekim 1910 tarihinde Birinci ve İkinci Ordu manevralarında hakem olarak görev yapmak üzere yeniden İstanbul'a geldi ve kısa bir şiire sonra geri döndü. Mart 1911'de İstanbul'a gelen Enver Bey, 19 Mart 1911'de Makedonya'daki çete faaliyetlerine karşı alınacak tedbirleri denetlemek ve bu alanda rapor hazırlamak üzere bölgeye gitti. Enver Bey dolaştığı Selanik, Üsküp, Manastır, Köprülü ve Tikveş'te bir yandan çetelere karşı alınacak tedbirler üzerinde çalışırken öte yandan İttihat ve Terakki Cemiyeti ileri gelenleriyle görüştü. 11 Mayıs 1911 tarihinde İstanbul'a döndü. 15 Mayıs 1911'de Sultan Mehmed Reşad'ın yeğenlerinden Naciye Sultan ile nişanlandı. 27 Temmuz 1911'de Malisör isyanı sebebiyle İşkodra'da toplanan İkinci Kolordu'nun erkânıharp reisi olarak Trieste üzerinden İşkodra'ya gitmek üzere İstanbul'dan ayrıldı. 29 Temmuz'da ulaştığı İşkodra'da Malisör isyanının bastırılması, İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin Arnavut üyeleriyle olan meselelerinin hallinde önemli rol oynadı. Daha sonra Berlin'e geçtiyse de İtalyanlar'ın Trablusgarp'a saldırmaları üzerine yurda döndü.

3 Eylül 1911 tarihinde Selanik'te yapılan İttihat ve Terakki Cemiyeti merkez-i umumi toplantısında İtalyanlar'a karşı bir gerilla savaşı yürütmesi fikrini savunan Enver Bey bu görüşünü diğer örgüt üyelerine de kabul ettirdi. 8 Ekim 1911'de padişah ve hükümet yetkilileriyle görüştükten sonra İskenderiye'ye gitmek üzere 10 Ekim 1911'de İstanbul'dan ayrıldı. Mısır'da ileri gelen Arap liderleriyle çeşitli temaslar kurup 22 Ekim'de Bingazi'ye hareket etti. Çölü geçerek 8 Kasımda Tobruk'a ulaştı, l Aralık 1911 'de Aynülmansûr'da askeri karargahını kurdu. İtalyanlar'a karşı yapılan muharebe ve gerilla harekatında büyük başarılar elde etti. 24 Ocak 1912 tarihinde bu görevine ilaveten Bingazi mutaasarrıflığına tayin edildi. 10 Haziran 1912'de kaymakam oldu. Kasım 1912 sonlarında Balkan Savaşı'na katılmak üzere Bingazi'yi terkederek tebdili kıyafetle İskenderiye'ye, oradan de bir İtalyan gemisiyle Brindisi'ye gitti. Viyana üzerinden İstanbul'a dönen Enver Bey, l Ocak 1913'te Nazım Paşa ile görüştü. Harbiye nazırı ile Kamil Paşa'nın istifaya zorlanması ve yerine savaşa devam edecek bir hükümetin kurulması konusunda anlaşmaya vardı. Daha sonda bu fikri, Kamil Paşa'nın görevde kalmasını isteyen Sultan Mehmed Reşad'a da kabul ettirmeye çalıştı.

Enver Bey ile İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin ileri gelenleri 23 Ocak 1913 tarihinde Bâ-biâli Baskını'nı gerçekleştirdiler. Enver Bey öncü rol oynadığı bu hükümet darbesinde Kamil Paşa'ya İstifanamesini imzalattı. Ardından padişahı ziyaret ederek Mahmud Şevket Paşa'nın sadarete getirilmesini sağladı. 12 Haziran 1913'de Mahmud Şevket Paşa'nın vurulmasından sonra ülke yönetimine fiilen el koyan İttihat ve Terakki içindeki askeri kadronun da lideri haline gelen Enver Bey, hayati kararların alınmasında etkili oldu. II Balkan Savaşı sırasında 22 Temmuz 1913'te Edirne'ye girişi toplum nezdindeki prestijini daha da artırdı. 15 Aralık 1913'de Miralay, 3 Ocak 1914'te Mirliva, aynı tarihte Ahmed İzzet Paşa'nın yerine Harbiye nazırı oldu.

8 Ocak 1914 tarihinde aynı zamanda Erkan-i Harbiye-i Umumiyye reisliği görevini üstlenen Enver Paşa yeni görevinde büyük bir gayretle, I. Balkan Savaş'nda bozguna uğrayan Osmanlıordusunun yeniden düzenlenmesine çalıştı. Eski dönemin yaşlı paşalarının tamamına yakın bir kısmı emekli edildi ve genç subaylar orduda önemli göreve getirildi. Enver Paşa'nın mahiyetinde çalışmış olan Rauf bey ve Kazım Karabekir gibi subaylar onun bu çabalarının başarılı olduğunu kabul ederler. Enver Paşa'nın bu düzenlemesi bir anlamda Cumhuriyet'in kuruluşunda önemli rol oynayan o kadronun da Osmanlı ordu teşkilatında yükselmesini sağladı. Enver Paşa, Harbiye nazırlığı sırasında "enverîye" adı verilen askeri ve aynı adla anılan, sesli, sessiz harflerin her harfinin ayrı yazılması ile uygulanan bir yazı gibi yenilikler yaptı. 5 Mart 1914 tarihinde Naciye Sultan ile evlenen Enver Paşa, İttihat i Terakki Cemiyeti tarafından Almanya ile ittifak anlaşması sağlamak İçin girişimlerde bulunmak üzere görevlendirildi. Enver Paşa'nın ilk girişim ve teklifleri Alman İmparatorluğu'nun İstanbul Büyükelçisi Hans von Wangenheim tarafından reddedildi.

Daha sonra Avusturya-Maceristan yetkililerin de baskıları ile Wangenheim'ın Şansölye Betmann Hollweg'in itirazlarına neden olan Kayser II. Wilhelm'in şahsi emriyle Ağustos 1914 tarihli ittifak anlaşması ile Genel kanaatin aksine, ittifak anlaşması Almanlar'dan gelmediği gibi bu alanda yanaşmamakta uzun süre direnen de Alman İmparatorluğu olmuştur. Dolayısıyla Enver Paşa'nın Osmanlı Devleti'ni bir oldu bittisi sonucunda Almanlar'la ittifak anlaşması imzalat zorladığı tezi doğru değildir; ayrıca hiç bir büyük Avrupa devleti tarafından ittifaka ne dahil edilmeyen Osmanlı Devleti'nin Alman ittifakını sağlaması gerektiği konusunda İttihat ve Terakki liderlerinin tamamı aynı kaanati taşıyordu.

10 Ağustos 1914 günü Çanakkale önüne gelen Goeben ve Breslau buharlı Alman savaş gemileri peşlerindeki İngiliz gemilerinden kaçabilmek için giriş izni isteyince kendisiyle görüşen Kress von Kressenstein'in talebiyle Enver Paşa re'sen verdiği bir emirle gemilerin içeri alınmasını ve eğer takip etmek isterlerse İngiliz gemilerine ateş açılmasını emretti. Olayları yaşayan bazı subaylar, 22 Ekim 1914'de Enver Paşa'nın Amiral Souchon'a Karadeniz'deki Rus donanmasına saldırması için şifahi emir verdiğini iddia etmektedirler. Ancak bu konuda yazılı bir emir 25 Ekim 1914'te Enver Paşa tarafından amirale gönderilmişti. 29 Ekim 1914 günü Karadeniz'e manevra gerekçesiyle çıkan Osmanlı donanmasının Rus Çarlığı liman ve gemilerine saldırısı sonrasında Enver Paşa, müttefiklerine tazminat ödeyerek tarafsızlığın korunması fikrini savunan hükümet üyelerine karşı savaşa giriş tezinin en hararetli savunucusu oldu.

Savaşa girilmesinden sonra Enver Paşa Harbiye nazırı olarak askeri harekatın yönetimini de ele aldı. Ancak kendisinin tamamen bir Alman kuklası olup onların isteklerini yerine getirmeye çalıştığı şeklindeki görüşler doğru değildir. Bizzat Alman belgeleri, Enver Paşa'nın çeşitli hususlarda Alman askeri yetkilileriyle çatıştığını göstermektedir. Enver Paşa'nın I. Dünya savaşı sırasındaki fiili tek kumandası Kafkas cephesinde olmuştur. 14 Ekim 1918 tarihinde Talat Paşa kabinesinin istifası ile Enver Paşa'nın da Harbiye nazırlığı sona erdi ve 1-2 Kasım 1918'de İttihat ve Terakki'nin diğer yedi lideriyle birlikte Ülkeden ayrıldı.

Enver Paşa ülkeden ayrılmadan önce Sadrazam Ahmed İzzet Paşa'ya yazdığı mektupta kullandığı ifadeler, onun Azerbaycan'da müstakil bir Türk hükümeti kurmaya çalışacağı intibasını uyandırmaktaydı. Nitekim Kırım'da Berlin'e giden arkadaşlarından ayrılarak amcası Halil Paşa ve kardeşi Nuri Bey'in denetiminde bulunan Kafkasya'daki ordu birliklerine ulaşmak üzere oraya hareket etti. Ancak kayalara bindiren takanın batması sonucunda bunu gerçekleştiremediği gibi bölgedeki birliklerin etkisiz hale getirilerek kumanda heyetinin tutuklandığını öğrenince de Berlin'e gitmeye karar verdi.

Nisan 1919'da Berlin'e gidip Babelsberg semtine yerleşti ve Almanya'da yeniden teşkilatlanmaya çalışan İttihat ve Terakki'nin faaliyetinde rol oynadı; ayrıca İngilizler'le de çeşitli pazarlıklarda bulundu, fakat bu alanda bir anlaşma sağlanamadı. Enver Paşa Talat Paşa ile birlikte 1919 Ağustos ayı sonunda Bolşevik liderlerinden Kari Radek'i tutuklu bulunduğu hücresinde ziyaret etti. Radek İttihat ve Terakki'nin bu iki liderini Moskova'ya davet etti. 10 Ekim 1919 tarihinde Mehmet Ali Sami takma adı ve Rusya'daki Türk Hilal'i Ahmar temsilcisi bir doktor kimliğiyle uçakla Berlin'den Moskova'ya hareket eden Enver Paşa, 13 Ekimde Königsberg'e ve 15 Ekim'de Shiaulai'ye (Litvanya) vardı. Daha sonra Abeli'ye iniş yapan uçak yolcuları Litvanya yetkilileri tarafından göz altına alındılar ve Kaunas'sa gönderildiler.

Enver Paşa Kaunas'taki hapishanede iki ay geçirdikten sonra tekrar Berlin'e döndü. Bu sırada hapisten çıkan Radek'in talebi üzerine bazı İttihat ve Terakki liderleri Moskova'ya hareket ettiler ve 27 Mayıs 1920 tarihinde burada buluştular. Berlin'de kalan Enver Paşa'da çeşitli temaslardan sonra Alman adına düzenlenmiş sahte belgelerle yola çıktı. Ancak bu uçağı yine zorunlu iniş yapınca tekrar yakalandı ve Riga hapishanesine götürüldü. Burada bir komünist, bir Alman yahudisi olarak muamele gören Enver Paşa tekrar serbest bırakıldı. 1920 Ağustos ayının başında üçüncü defa Berlin'i terk eden Enver Paşa Stettin, Königsberg, Mingskve Somalengk üzerinden 16 Ağustos tarihinde Moskova'ya ulaştı.

Burada gayet iyi karşılandı ve Kremlin'in büyük duvarına bakan Sopiskaia Naberezhnaya semtindeki bir konuk evine yerleştirildi. Enver Paşa eski ittihatçı arkadaşları ve Orta Asya'dan gelen temsilcilerle görüştü. Ayrıca Çiçerin, Radek, Zinoiev ve Lenİn ile görüşmeler yaptı ve Sovyet-Alman temaslarında arabuluculuk görevini üstlendi. Berlin'den Moskova'ya gelmesinde yardımcı olan eski arkadaşı Hans von Seect'e yazdığı 25 ve 26 Ağustos tarihli iki mektuba göre, Troçki ve temsilcisi E.M. Skliansky'le yaptığı görüşmelerde Anadolu hareketine silah yardımında bulunulmasını istedi ve söz dahi aldı. îslâm İhtilal Cemiyetleri İttihadı adında bir örgüt kurdu.

Enver Paşa 1-8 Eylül 1920 tarihinde Bakü'de gerçekleşen Doğu Halkları Kongresi'ne Libya, Tunus, Cezayir ve Fas'ı temsilen katıldı. Ankara hükümeti de kongrede İbrahim Tali (Öngören) tarafından temsil edildi. Ancak bu kongre önemli sonuçlar doğurmadı. Sovyetlerin ihtilalci grupları değil, Mustafa Kemal, Rıza Şah, Çang-Kay-Şek Emanullah Han gibi tarafsız liderlerin yönetimlerini destekleme kararları Enver Paşa'nın işini zorlaştırdı. Ekim 1920 başlarında yeniden Berlin'e döndü ve Lüksgrunewald semtine yerleşti.

Daha sonra İsviçre'ye giden Enver Paşa burada Hakkı Paşa ile görüşerek Rusya'dan Anadolu'ya askerî yardım göndermek üzere bir gizli teşkilat kurmaya karar verdi. Komitede H. Von Seect'in eski yaveri binbaşı Fischer ve Alman harb bakanlığında askeri teçhizat sorumlusu yüzbaşı Kress'de bulunmaktaydı. Ancak Moskova'dan gerekli maddi yardım sağlanamadı. Halil Paşa'mn Enver Paşa'ya yazdığı 4 Kasım 1920 tarihli mektuba göre bu alandaki yeni taleplerde Karahan tarafından reddedildi. Enver Paşa 1921 Şubat' ı sonunda yeniden Moskovaya gitti ve burada Çiçerin ve yeni Ankara hükümeti temsilcisi Bekir Sami Bey'le çeşitli görüşmeler yaptı. 16 Temmuz 1921'de Mustafa Kemal Paşa'ya uzun bir mektup yazarak kendisinin faaliyetleri hakkındaki şikayetleri ve Anadolu Hareketine el koyma iddialarına karşı çıktı. 30 Temmuz'da Ankara'ya yönelik Yunan saldırısı başladığında Enver Paşa diğer İttihatçı liderlerle birlikte Anadolu'ya geçme fikriyle Batum'a gitti. Bu sırada Trabzon'daki Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'de onu destekliyordu. 5 Eylül'de burada yapılan ve Halk Şuralar Fırkası Toplantısı olarak ilan edilen İttihatçı toplantısında Ankara'daki T.B.M.M.'ne İttihatçı sürgünlerle soğuk ilişkilerin sona erdirilmesi içinde başvuruda bulunması kararlaştırıldı. Ancak Sakarya zaferi Enver Paşa'nın planlarının bir defa daha bütünüyle değişmesine yol açtı. Baku'yu terk eden Enver Paşa Tiflis, Aşkabat ve Merv'e uğradıktan sonda Ekim 1921 tarihinde kendisine refakat eden Teşkilat-ı Mahsusa eski liderlerinden Kuşçubaşı Hacı Sami ve diğer bazı İttihattçılarla birlikte Buhara'ya gitti. 8 Kasımda Türk subaylarla birlikte tekrar yola çıktı ve 19 Kasım'da Akbulağ, 21 Kasım'da Başçardak kışlağında ve 24 Kasım'da Gurgantepe'ye ulaştı. Burada Cedidci Alehytarı Lakay İbrahim Bey'in esiri durumuna geldi. Şubat 1922 sonunda buradan kurtulan Enver Paşa Ruslara karşı savaşan Basmacıları örgütlemek için tekrar Duşanbe ilerisindeki kışlaklara gitti. 24 Temmuz'da Rusların Duşanbe'yi alması üzerine geri çekilerek Satılmış Kışlağına vardı. Buradan Belcuvan bölgesindeki Âbıderyâ köyüne geçti ve son karargahı, burada kurdu. 4 Ağustos 1922'de karargahta düzenlenen Kurban Bayramı töreninde mahiyetinde kalan askerlerle bayramlaşırken ani bir Rus baskınına uğradı; yanındaki otuza yakın atlıyla yöneldiği Çegan tepesi mevkiinde giriştiği çarpışmada ön safta vuruşurken şehit oldu.

Enver Paşa'nın eşyaları müfreze kumandanı Kulikof tarafından Taşkent'e gönderildi. Buradan daha sonra Moskova'daki askeri müzeye nakledildi. Cenazesi Âbıderyâ köyünde toprağa verildi.(Aziz na'şı 1996 yılında ülkemize getirilmiştir ve Hürriyet tepesinde tarafımızdan göndere çekilen ve nazlı nazlı dalgalanan şanlı bayrağımızın altında yatmaktadır. ÜLKÜM)

Enver Paşa'nın siyasi ve askeri kariyeri hakkında değişik ve birbiriyle çelişen yorumlar yapılmıştır. 1908 ihtilalinde oynadığı rol, Trablusgarp Harb'indeki başarıları sebebiyle kamuoyunda büyük prestij kazanan Enver Bey'in aleyhine Mondros Mütearekesi'nin ardından bir kampanya başlatılmış, 1922 sonrasında ise yeni rejim Enver Paşa ve arkadaşlarını gereksiz yere l. Dünya Savaşı'na girilmesinden sorumlu tutmuş, mütareke dönemi faaliyetleride bir maceracı olarak yorumlanmıştır. Belirli dönemlerde leyhine ve aleyhine yoğun yayın yapılmalısı, Enver Paşa hakkında ojektif bir değerlendirilme yapılmasını güçleştiren temel sebep olmuştur.

Yetiştirdiği dönemin Osmanlı zabitanı içinde kendini geliştiren Enver Paşa Makedonya'daki çete savaşlarında gösterdiği başarılarla sivrilmiştir. 1908 hareketinde öncü rolü onu halk kahramanı mertebesine getirdiği gibi İttihat ve Terakki Cemiyeti içindeki durumunu da güçlendirmiş, 1913 Babıali Baskınından itibaren gerek bu örgütün askeri kanadının gerekse Teşkilat-ı Mahsusa'nın lideri haline gelmiştir. Bu dönemde kendi kaleminden çıkan mektuplar, Enver Paşa'nın Fransızca ve Almancayı iyi düzeyde kullanabilen ve batı düşünürlerin kitaplarını okuyan bir kişi olduğunu göstermektedir.

Enver Paşa'nın l. Dünya savaşına girilmesindeki sorumluğu ve rolü ise son dönemlerinde yayımlanan Alman ve Avusturya belgelerinden anlaşıldığına göre daha ziyade Goeben ve Bresleu zırhlılarının boğazlardan geçirilmesi ve Rus limanlarının bombardımanı emrinin verilmesi çevresinde şekillenmektedir. Onun Mütareke sırasındaki faaliyetleri ise özellikle son dönemlerde yayımlanan belgelerin ışığı altında şahsi girişimler olmaktan ziyade İttihat ve Terakki kadrosunun faaliyetleri olarak değerlendirilmelidir. Ancak Enver Paşa'nın maceracılık boyutlarına varan hareketleri konusunda yorumda bulunulurken içinde yaşadığı çağın da bir macera çağı olduğu hesaba katılmalıdır.

NAZIM HİKMET YAHUDİ BİR SİYONİSTMİYDİ?

Başarısız 1848 Polonya ve Macaristan devriminden kaçarak Türkiye'ye gelen ve yerleşen Macar ve Polonyalılardan ikisi, Galatasaray okulunun kuruluşunda rol oynayan Polonyalı Hayrettin ile Fransızca Eski ve Çağdaş Türkler kitabının yazarı Mustafa Celâlettin Paşadır. Mustafa Celâlettin Paşa'nın, Nâzım Hikmet'in annesi tarafından dedesi olduğu, asıl adının Kostanty Borzecki olduğu çeşitli kaynaklar tarafından doğrulanmaktadır.

Sovyet vatandaşlığından her zaman gurur duyan Nâzım Hikmet, Polonyalı soyundan olarak 1902 yılında Selânik'te doğmuştur. Gerek yakın dostu Sertel, gerekse kendisi bunu kabul etmektedir. 1919 yılında Askerî Deniz Lisesi öğrencisi iken okuldan atılmıştır. 1921 yılında Moskova'ya giderek Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesi'nde okumuştur.

Kendilerini aydın olarak tanımlayan bir kısım hayranlarının, büyük şair diye yücelttikleri Nâzım'ın edebî değer taşıyan, aslında kendisine ait olduğu da şüpheli olan şiirleri mevcuttur. (Kuvay-i Milliye Destanı gibi) 1921 yılından sonra yazdığı utanç verici, genç Türkiye Cumhuriyeti'ni, ulu önder Atatürk'ü hedef alan şiirlerine daha sonra değinilecektir.

Nâzım komünist üniversitesindeki eğitiminden sonra 1924 yılında Türkiye'ye gizli yollarla dönmüş, Türkiye Komünist Partisi'nin kurucuları arasına girmiş, genç Türkiye Cumhuriyeti'ni yıkmak, yerine komünist bir rejim kurmak için gizli olarak çalışmaya başlamıştır. Bu dönemde Orak Çekiç ve Aydınlık gazetelerinde makaleleri yayınlanmaya başlamıştır.

Yine Nâzım'ın yakın dostu Vâ-Nû (Vâlâ Nurettin) "Bu dünyadan Nâzım Geçti" adlı eserinde Nâzım'ın büyükbabasının Alman dönmesi olduğunu yazmaktadır. Vâ-Nû Mehmet Ali Paşa'nın Protestan dinini kabul ettiği için Almanya'ya göç etmek zorunda kalan Fransızların soyundan geldiği belirtiliyor. Bu Mehmet Ali Paşa'nın Rumeli'de isyan bastırmak üzere görevlendirildiği, ancak beklenenin aksini yaptığı tarihen sabittir.

Berlin Antlaşması'nda heyet üyesi olan paşa Hristiyan halka büyük haklar tanıdığı, Türk kökenli ve Müslüman halkın haklarını kasdî olarak korumadığı için 44 yaşında Arnavut halkı tarafından linç edilmiştir. Mehmet Ali Paşa'nın dört kızından birisi Nâzım Hikmet'in, diğer bir kızı da, Mehmet Ali Aybar'ın annesidir.

Nâzım öyle bir kimlik bunalımı içindedir ki, 1921 yılından sonra Türk kimliğinden başka her kalıba, her milliyete girmiştir. Türkiye'de "RAN" soyadını kullanırken Rusya'ya kaçtıktan sonra ana tarafından soyunu hatırlamış olmalı ki, "Verzansky" veya "Borzecki" gibi Polonya kökenli soyadları kullanmaya başlamıştır. Zira kendisi Rusya'ya kaçtıktan sonra daha önce evlendiği Piraye Altınoğlu'nu terk etmiş, nikâhsız yaşadığı, dayısının kızı aynı zamanda oğlu Memet'in annesi olan Münevver Hanımı oğlu ile Polonya'ya göndererek Varşova'ya yerleştirmiş, "akrabalarım" dediği Polonyalılara emanet etmiştir. Üçüncü eşi tiyatro oyuncusu Vera'nın baskıları nedeniyle oğlunu ve ikinci eşi Münevver'i ancak iki kere görmüştür. Yakın dostu Sertel yazdığı kitapta "Zaten Nâzım Hikmet'in ana tarafından ecdadı Polonyalı idi, Varşova'ya gittikçe bu uzak akrabaları onu ziyarete gelirlerdi, işte bu akrabalarının yardımıyla Polonyalılar Nâzım Hikmet'e bir Polonya pasaportu verdiler" demektedir. Soyunun Polonyalı olduğunu söyleyen Nâzım, Polonya pasaportu taşımış olsa da yine de Sovyet uyruğuna geçmiştir.

1921 yılına kadar yazdığı birkaç şiir edebî yönden fazla bir değer taşımamakla birlikte Kurtuluş Savaşı dönemi için bir mânâ ifade edebilir. Zaten entel aydın geçinen bir kısım basınkolikler de yalnızca bu şiirlerden söz ederler. Ondan sonra yazdığı ihanet dolu şiirlerinden nedense hiç söz etmezler. Bu sükutta gizli bir ortaklık mı vardır diye düşünmekten insan kendisini alamıyor. Yine bu entel takımı Batum-1922 tarihli "On beşler için" başlıklı yazıda,


"Alnı kızıl yıldızlı
Başı secdeye varmaz"
ibareli şiirinden hiç söz etmezler.

Büyük şair diye yutturma çabasında olan ve kendilerine aydın diyen kişilerin, Nâzım Türkiye'den kaçtıktan sonra Varna ve Bakü radyolarında Türkiye'de genç cumhuriyeti yıkarak Bolşevik devlet kurmak için bizzat yaptığı yayınlardan ve propagandalardan hiç mi haberleri yok?

Nâzım Kuvay-ı Milliye Destanı'nı yazdı diye savunmasını yapanlar mavi gözlü Mustafa Kemal yerine bu kez,

Yirminci kongreye geldi Lenin
Gülüyordu mavi badem gözleri

diye Lenin'i öven şiirini hatırlamıyorlar mı? Ulu önder Atatürk'ün cumhuriyetine nazire gönderir gibi yazdığı,

Bu akşam Moskova'da bayram eyledik
Kutladık devrimimizin yıldönümünü
Dolaştı türkü söyleyerek alanları
Marks, Engels, Lenin

dizelerindeki açık ihanetten haberleri yok mu?

Kişilik bunalımı içinde olan, bir zaman Fransız kökenli olduğunu söyleyen, ancak Türklüğünden söz etmeyen (ki ederse TÜRK'ÜM diyenler çok üzülürdü) Nâzım'ın başka bir zaman Polonya kökenine sarılması, Polonya pasaportu taşıması, ruhsal depresyonda olduğu, psikolojik sıkıntılarının bulunduğu şüphesini uyandırmaz mı? Nâzım'ın heykelini dikmek isteyenler, onu millî şair diye empoze etmeye çalışanlar, sizlere soruyorum: Nâzım 1951 yılında Rusya'ya son kaçısında Moskova havaalanında Tass ajansına "O kadar bahtiyarım ki ben bütün hayatımı, idealimi, aşkımı bu muazzam şehre borçluyum. Ben Sovyetler Birliği'nin çocuğuyum. 24 yıl sonra bu büyük şehre gelirken tekrar asil ve büyük vatanıma dönmüş oluyorum. Stalin benim için çok mühimdir. Gözümün ışığıdır, fikirlerimin kaynağıdır. Beni o yarattı" şeklinde verdiği demeçten haberiniz yok mu?

Fakat aynı Nâzım Hikmet, Stalin ölünce ola ki yerine gelecek kişi Stalin'den çok Stalinci olur düşüncesiyle durumunu bir müddet devam ettirmiş, daha sonra Stalin'e sövenlerin başına geçmiştir. Siz Nâzım'ı ululaştıranlar, durmadan methiyeler yazanlar, neden Nâzım'ın Sovyetler Birliği Komünist Partisi (SBKP) üyesi olduğundan, Türkiye Komünist Partisi üyesi ve kurucularından olduğundan söz etmiyorsunuz? Nâzım Hikmet'i mazlum, suçsuz yere eziyet çekmiş, çektirilmiş bir zavallı gibi göstermek çok mu işinize geliyor? Nâzım Hikmet için, bazı yayınlarıda güverte subayı çıktıktan sonra rahatsızlığı nedeniyle ordudan ayrıldığı yazılırsa da bu doğru değildir. Deniz Askerî Lisesi'nden 1919 yılında atılmıştır. Bu olaya hiçbir Nâzım hayranı değinmediği gibi, tard ediliş nedeni ise bir sır gibi saklanır. Bu tard olayından sonra Rusya'da Doğu Emekçiler Komünist Üniversitesi'nde okumuştur. Böylece Nâzım, Sovyet yöneticilerinin mazlum milletlere karşı işledikleri insanlık suçuyla, 43 milyon insanın ölümüne yol açan sistemin içinde bir ajan, bir militan olmuştur. Sizlere soruyorum; heykelini, Atatürk heykelinin yanına mı dikelim?

Yetkililer, ne düşünüyorsunuz? Nâzım Hikmet özel eğitimle hafıza silinmesine, boş beynin programlanmasına, ajan hâline getirilmeye tipik bir örnek değil mi? "Nâzım yılı" gibi safsatalar icat ederek, heykeli dikilerek vatana ihanet etmiş birisini Türk gençliğine örnek göstermek hangi akla hizmettir?

Nâzım Hikmet'e büyük şair diyenler; sizler yazdığı

28 Kânunusani
Arpaçayının iki yanı
Mektup
Seni düşünüyorum
Komsomol
Diyet
Asker Kaçağı
Adlı şiirlerini okudunuz mu?
Bakın 28 Kânunu Sani şiirinde ne diyor.
28 KÂNUNUSANİ
Ta ata aa ta ta Ha ta tta tla la
Tarih
Sınıf-ların
Mücadelesidir
1921
Kânunusani 28
Karadeniz
Burjuvazi
Biz
On beş kasap çengelinde sallanan
On beş kesik baş
Yoldaş
Bunların sen
İsimlerini aklımda tutma
Fakat
28 Kânunusaniyi unutma!
"Siyah gece
"Beyaz kar
"Rüzgâr
"Rüzgâr"
Trabzon'dan bir motor açılıyor
Son perdeye başlıyorlar!
Burjuva, Kemal'in omuzuna binmiş
Kumandan, kahyanın cebine inmiş
Uluyorlar
Hav... hav... hak... tü
Yoldaş unutma bunu
Burjuvazi
Ne zaman aldatsa bizi
Böyle haykırır:
Hav... hav... hak... tü
Gördün mü ikinci motörü
İçinde kim var?
Arkalarından gidiyorlar
İkinci motör birinciye yetişti
Bordoları bitişti
Motörler sarsılıyor
Dalgalar sallıyor
Sallıyor dalgalar
Hayır
İki motörde iki sınıf çarpışıyor
Biz
Onlar!
Biz silâhsız
Onlar kamalı
Tırnaklarımız
Kavga son nefese kadar
Kavga
Dişlerimiz ellerini kemiriyor
Kamanın ucu giriyor
Girdi...
Yoldaşlar, ey!
Artık lüzum yok fazla söze.
Bakın göz göze
Karadeniz
On beş kere açtı göğsünü
On beş kere örtüldü.
Onbeşlerin hepsi
Bir komünist gibi öldü


Moskova
1923

Değerli okuyucular, şiiri beğendiniz mi?

Ya siz heykelini dikecek olanlar, beğendiniz mi? İsterseniz bu şiiri heykelinin kaidesine yazın, ne kadar büyük bir şair olduğunu herkes görsün. İsterseniz okullarda edebiyat kitaplarından çıkarmak için gayret sarf ettiğiniz divan edebiyatı şiirlerinin yerine koyunuz, genç dimağlara iyi örnek olursunuz. Türkiye Cumhuriyeti'ni, Kemalist yönetimi, cumhuriyet hükûmetlerini, adliyesini, Türk ordusunu karalayarak, suçlayarak Nâzım'dan özür dileyenler; asker kaçağı, vatan kaçağı bir gafili ve haini ilâhlaştırarak heykelini dikmeye çalışanlar, bu şiirlerin nerede, ne zaman, hangi amaçla yazıldığını, nasıl kullanıldığını bilmiyor musunuz? Bilmememiz mümkün değil.

Siz yetkililer, Nâzım Hikmet'in "Arpa Çayının iki Yanı" adlı şiirini okudunuz mu? İsterseniz bir kez daha okuyun.


ARPA ÇAYININ İKİ YANI

Parlayan bir bıçak gibi bölmüştür ortasından
Arpa çayı düşman medeniyeti!
Bir yanda sızıyor işçilerin
Parçalanan kafasından
Öbür yanda fahlelerin(!) hâkimiyeti.
Arpa çayı ayırmış ortasından
İki düşman medeniyeti
Bir yanda kuru bir çınar gibi toprağından
Sökülen köylülerin
Sarı paslı dişlerinde ölüm kenetlidir!
Öbür yandan toprağın efendisi
Fakir kentlidir(!)
Arpa çayın bir yanı
Çöken bir karadağ gibi içinden çıtlamadan
Öbür yanı
Mavi göklerinde taze ve genç güneşler
Yüzen ufuklara atlamada
Parlayan bir bıçak gibi bölmüştür ortasından
Arpa çayı iki düşman medeniyeti!
Bugün kan yüzüyorsa da bir yandan işçilerin
Kafasından
Doğacaktır orada yarın
Şûralar ittihadının
Yeni bir cumhuriyeti.


Moskova
1928

Bu şiir 1928 yılında Moskova'da yazılmıştı. Nâzım'ın, Türkiye kalesini içten çökertmek için nasıl bir âlet ve figüran olarak komünistler tarafından kullanıldığını, kızıl emperyalizmin nasıl ajanı hâline getirildiğini hâlâ anlamıyor veya anlamak istemiyorsanız heykelini Anıtkabir'in girişine dikin. Ancak Kurtuluş Savaşamızın aziz şehitlerinin mübarek ruhlarının gazabına uğrarsınız diye korkarım.Büyük şair dediğiniz Nâzım'ın "Komsomol" adlı şiirini duygu ve düşüncelerinize ışık tutar diye yazıyorum.

KOMSOMOL

Kızıl bayrak dikildi kürenin mihverine
Mihverin kutuplarından çıkan en sivri yerine!
Uzun ağır balyozları bellerine takarak,
Keskin orakları güneşte şimşek gibi çakarak,
Bekliyor pusu
Proletarya ordusu!
Sen de atla kızıl taya
Hazır ol.
Komsomol!
Kavgaya!..
Kavgada kuvvetli, dinç
Bir ağrıdan gelen deli bir sevinç
Sıçrar, atlar, köpüklenir, çatlar
Kafan-da!!!..
Hay-da.
Beyaz orduları dumanlı ufuklar gibi önüne katan
Dörtnal giden atının uzanan boynuna yatan,
Yalın kılıç
Bir kızıl süvarisin!..
Gamın, kederin tüylerini bir kara tavuk gibi yol!
Kuvvetli ol,
Neşeli ol,
Haydi komsomol!..

Tüm ebediyatçılara soruyorum. Bu şiirin büyük edebî değeri neresindedir? Nâzım'ın, Türk diline ve şiirine uluslararası bir saygınlık kazandırdığı, uluslararası bir kıymet ve şöhret olduğu savı şeytanî bir yalandır. Gerçek komünizmin propaganda örgütleri Nâzım'ı kendi emel ve menfaatlerine hizmet ettiği, işlerine yaradığı ölçüde tabulaştırmış ve kullanmışlardır.Öyle kullanmışlardır ki, Nâzım "İzmirli teğmen" isimli şiirinin bir kıt'asında,

Karışıyor bir yezit her şeyime
Dolara satılıp ölmek neyime.... diyor.


Oysa Sovyetler Birliği Komünist Partisinin (SBKP) 19. ve 20. dönem oturumunda alınan kararlar aynen aşağıya çıkarılmıştır.

SBKP
19. Dönem


Sekreterliğin 1.2.1955 tarihli tutanağından,
16.G.SSCB Yazarlar Birliğine,

1. SSCB Devlet Bankası'na, yazar Nâzım Hikmet'e, Yazarlar Birliği Kanalıyla, 10 bin ruble (!) karşılığında 2.500 dolar alma izni verildi.

20. Dönem

Sekreterliğin 18 Ocak 1950 tarihli 133 sayılı tutanağından,

IĞ. Nâzım Hikmet için Sovyet parasının dolara çevrilmesi:

SSCB Yazarlar Birliği Yönetim Kurulu'nun önerisi kabul edilecek ve SSCB Devlet Bankası (yoldaş Koravuskin) Nâzım Hikmet için 10 bin rubleyi dolara çevirmekle görevlendirilecektir.
20. Dönem

Sekreterliğin ....... tarihli toplantısının .......... sayılı tutanağından,

24 G. Nâzım Hikmet'in Soyvet parasının dolara çevrilmesi:

Türkiye Komünist Partisi'nin temsilcisi yoldaş Marat'ın önerisi kabul edilecek, SSCB Devlet Bankası (yoldaş Koravuskin) Nâzım Hikmet için 10 bin rublenin dolara çevrilmesiyle görevlendirilecektir.
Şiirinde "Dolara satılıp ölmek neyime" diyen büyük şair! dolara satılmış, hem de haince. Sayın yetkililer siz ne dersiniz? Nâzım Hikmet'i ululaştıranlar, örnek gösterme gayretinde olanlar 1964 yılında Sofya'da yayınlanan Romantika adlı kitabın yazarı Polevoy, kitabının ön sözünde, "Biz Sovyet yazarları, onun 60. yaşını kutlamaya hazırlandığımız sırada, bir gece vakti telefonun çalmasıyla uyandım, tanıdık bir ses" "merhaba kardeşim" diye gürledi seninle dünyanın en bahtiyar insanı, yeni bir Sovyet vatandaşı konuşuyor. Anlıyor musun kardeşim ben Sovyet vatandaşı oldum" şeklinde Nâzım'la olan bir anısına yer veriyor. Rus vatandaşı olduğunu haykırarak müjdeleyen bir kaçkının heykelinin dikilmesinin gerekçelerini tarih siz yetkililere mutlaka soracaktır.

Zira Komünizmin dolarları ile pembe hayat yaşayan Nâzım'ın bu vatandaşlığı elde edebilmek için 7 Aralık 1961'de dönemin Sovyet liderine yazdığı mektup şöyledir:

Saygıdeğer Nikita Sergeyeviç

19 yaşından beri yalnızca kalbim ve kafamla değil geçmişimle de Sovyetler Biriği'ne bağlıyım.
Bolşevik Partisine ilk olarak 1923 yılında üye oldum. Ardından 1924 yılında yine Moskova'da, 1925 yılı başında Türkiye Komünist Partisi üyesi oldum. Doğu Emekçileri Komünist Üniversite'ni bitirdim ve parti işleri için Türkiye'ye gittim. 1925 yılı sonunda Ankara'da yer altı çalışmaları gösterdiğim için gıyaben 15 yıl hapis cezasına çarptırıldım.

Sonra yine Moskova'ya döndüm. 1928 yılında Türkiye'de parti işleriyle uğraştım. O zamandan 1950 yılına kadar toplam 56 yıl hapis cezasına çarptırılmama karşın toplam 17 yıl ceza evinde kaldım. Başta Sovyet halkı olmak üzere ilerici insanların mücadelesi sonucu ceza evinden çıkarıldım.Ben sayılı komünist şairlerdenim. Çok mutluyum. Çünkü büyük Ekim devriminin 5. yıl dönümünü Moskova'da kutladım. Bu nedenle şiir yazdım. SBKP'nin 22 kongresini kutladım. Bu nedenle de şiir yazdım. Artık on yıldır Moskova'da yaşıyorum. Ailem de yanımda. Bütün Sovyet halkı gibi buradaki yaşama alıştım. Saygıdeğer Nikita Sergeyeviç yardım edin, ben Sovyet vatandaşı olmak istiyorum.

En iyi dileklerimle. Saygılarımla


Nâzım HİKMET
7 Aralık 1961

Bütün bu açıklamalardan sonra Nâzım Hikmet Verzansky'nin heykelinin dikilmesinin ne kadar doğru olabileceğini, hangi amaçla nerede nasıl yazıldığı açık ve net olan şiirlerini genç kuşaklara empoze etmenin ne derece doğru olabileceğini kamuoyunun sağ duyusuna bırakıyorum.

Her karış toprağı şehit kanıyla sulanmış, yalnız Çanakkale'de 252 bin şehit vermiş bu vatanda Nâzım Hikmet haininin heykeline ve mezarına ihtiyaç yoktur.

BU TOPRAKLARDA NÂZIM HİKMET'İN HEYKELİ DİKİLMEYECEK, MEZARI BU TOPRAKLARA GETİRİLMEYECEKTİR. BU BÖYLE BİLİNMELİDİR.

YILMAZ GÜNEY VE ÖLDÜRDÜĞÜ HAKİM

Türkiye'de bilhassa basın ve san'at dünyasında bir isim ortaya atılır ve o isim bir müddet sonra şişirilerek şöhret haline getirilir. Her şöhretin bir bedeli vardır. Bu bedel ikibinli yıllarda her ne kadar "başka yollarla" ödeniyorsa da 1960' ların Türkiye'sinde durum değişiktir. Yeni şöhret kendini şöhret yapanların fikir ve emellerine birinci dereceden hizmet etmekle yükümlüdür. Hele ki bu şöhret de, aynı fikirleri savunuyorsa ondan daha büyük şair, ondan daha büyük romancı, ondan daha büyük tiyatrocu ve sinemacı yoktur.. İşte Yılmaz GÜNEY denen bu kızıl katilde 60'lı yıllardan itibaren bu metodlarla şöhret edilenlerden birisidir. Yılmaz GÜNEY malum metodlarla, malum basın organları tarafından bir efsane haline getirilmek istenirken, onun bilinen fikri yapısı TÜRK MİLLETİ tarafından farkedilmişti.. Zaten O' da bunu saklama gereği hissetmedi. 1970' li yıllarda, yani komunistlerin teoriden pratiğe geçtikleri kızıl günlerde Yılmaz GÜNEY' de yoldaşlarından geri kalmamış ve bu eylemlerinden dolayı Türk Mahkemelerince yargılanmaktan kurtulamamıştır. Gerçi sıkıyönetim mahkemesinden kurtarmıştır yakasını ama Türk Milleti tarafından lanetlenmiştir. Yumurtalık Hakimi Sefa MUTLU' yu vurması ise bu laneti perçinlemiştir..

Yılmaz GÜNEY, Sefa MUTLU adlı bu hakimin katili olarak cezasını çekerken hapishanede de boş durmamış, komunizmi ve kürtçülüğü destekleyen gazete ve dergilere yazılar yazmaktan geri kalmamıştır. Bu suçlardan dolayı mahkemesi sürerken 1981 yılında elini kolunu sallaya sallaya, çocuğu ve ikinci karısını da alarak yurtdışına çıkmıştır. Yımaz GÜNEY cezaevinde iken onu şöhret eden malum basın ve çevreler boş durmamış, bu adi kızıl katilin hapishane hayatı "pehlivan tefrikaları" gibi çarşaf çarşaf gazetelere basılarak sahte bir kahraman oluşturulmuştur.. Ve malum kızıl medya o günden bu güne hızını hiç mi hiç kesmemiş, bu sahte kahramanı gündemden indirmemiştir.. Hala bile bu soysuz büyük bir san'atçı gibi televizyonlarda  arz-ı endam ettirilmektedir.

Her zaman "yol" unu bulan Yılmaz GÜNEY, yurt dışında servet edinmenin de yolunu bulmuş ve ömrünü  kapitalistlerle, kara para kazananlarla mücadeleye adayan (!) bu büyük san'atçı (!) o yıllarda bile özel uçaklarla seyahet edecek kadar servet sahibi olmuştur. Her toplulukta hain, dolandırıcı, kaçakçı bulunabilir. Ama bunlar şöhret edilmezler. Bu da ülkemizin tezatlarından biri olsa gerek.

NAZIM BORJENSKİ...

Nazım Hikmet 1902 yılında Selanik'te doğmuş, 1963 yılında Moskova'da ölmüştür. Yani O'nun doğduğu şehirde, öldüğü şehirde Cumhuriyet sınırlarımızın dışındadır.. Annesi Celile Hanım, Babası ise Hikmet Bey'dir.
Nazım'la birlikte 1921 yılında Rusya'ya kaçan  Vâlâ Nurettin "Bu dünyadan Nazım geçti" adlı eserinin 32. sayfasında Celile Hanım'ın,  büyükbabası olan Mustafa Celaleddin Paşa'nın, BORJENSKİ soyadlı Polonya'lı bir Yahudi olduğunu yazar. Yine aynı eserin 33. sayfasında ise Nazım'ın anneannesinin büyük dedesi olan Müşir Mehmet Ali Paşa'nın da Fransız asıllı bir protestan olduğu kaydedilmektedir. 8 Şubat 1977 tarihli Y.MİLLİ MÜCADELE dergisi  bakınız Nazım Hikmetin kimliği hakkında neler yazıyor:

"Aslen bir Yahudi. Anne tarafından büyük dedesi Ferit Mustafa Celalettin Paşa, asıl adı Konstantin BORJENSKİ olan bir Polonya Yahudisi. Baba tarafından büyük dedesi Mehmet Ali Paşa ise Fransız kökenli olup; protestan mezhebine bağlı Magdeburg'lu Y.MİLLİ MÜCADELE dergisi  bakınız Nazım Hikmetin kimliği hakkında neler yazıyor:"Aslen bir Yahudi. Anne tarafından büyük dedesi Ferit Mustafa Celalettin Paşa, asıl adı Konstantin BORJENSKİ olan bir Polonya Yahudisi. Baba tarafından büyük dedesi Mehmet Ali Paşa ise Fransız kökenli olup; protestan mezhebine bağlı Magdeburg'lu Karl de Trois soyuna mensup.." Bu gerçek Nazım Hikmet tarafından bir şiirinde şöyle teyid edilmiştir:
 
Lehistan'dan gelmiş dedelerimden biri...
Göğsümüzü kabartmıyor değil
Dedelerimden birinin lehli oluşu...

NAZIM'A SAHİP ÇIKANLAR
 
Moskova'da ziyaret ettiği bir sanat okulunun hatıra defterine "Moskova uyanan dünyanın yeni Kabe'sidir. Ben yaptığım bu hac'da yeni imanımın ışıklarını buldum " yazarak komunistliğini Rusya'da tescillettiren Ertuğrul  MUHSİN yaşadığı dönemde şüphesiz Nazım'ın en büyük hamisiydi.. Kafatası, Unutulan Adam gibi sonunda yasak kitaplar arasına giren eserler Ertuğrul MUHSİN' in  marifetiyle Şehir Tiyatrosu sahnelerinde günlerce oynamış, o zamanın tek film şirketi olan "İpek Film" Stüdyosunda da Nazım'a vazife verilmesi yine Ertuğrul Muhsin'in tavassutu ile olmuştur..  Nazım'ın hamiliğini yapanlar, O'nun moskovadan azgın bir komunist olarak döndüğünü bilmiyorlar mıydı?

ATATÜRK'ÜN NAZIMIN ŞİİRİNİ DİNLEDİĞİNDE SÖYLEDİKLERİ...

Nazım'ın oldukça basit piyesleri, yoldaşı Ertuğrul MUHSİN' in sayesinde Şehir Tiyatrolarında gösterime girince bu durum Nazım'a hem para hem de şöhret kazandırmıştı. Üstelik Nazım'ın şöhreti Atatürk'e kadar ulaşmıştı. Atatürk'te Nazım adına yapılan bu geniş reklam ve propagandaya pek iltifat etmediği için: "şunun şiirlerini bir de kendi ağzından plağa alın, getirin bakayım" talimatını verdi. Nazım'ın Hazer ve Salkımsöğüt adlı şiirleri kendi sesinden plağa kaydedilip ATATÜRK' e getirilmiş, ATATÜRK bu şiirleri dinledikten sonra aynen:

"BU ŞİİRLERDE TÜRK MİLLETİNİN HAYATINA KASTEDEN BİR BOMBA VAR"

demişti. Atatürk ona ilk notu vermiş, şiirlerinin muhteviyatındaki korkunç maksadı anlamış olmasına rağmen, Atatürk'e yakın olmaya çalışanlar,  Atatürkçülüğü kimseye bırakmayanlar, ATATÜRK' ün bu beyanından sonra bile Nazım balonunu şişirmeye devam etmişlerdir..

NAZIM ATATÜRK'E DE SÖVÜYORDU...

Nazım'ın 28 Kanunsani başlıklı şiiri dikkatle okunduğu zaman her hareket ve her hadisede Atatürkçülük'ten bahseden, bizdeki komunistlerin aslında Atatürk'ün adını bir maske, hatta bir cankurtaran simidi gibi kullandıkları daha iyi anlaşılır.. Nazım'ın ilk ve açık komunist propaganda yapan şiirine birlikte gözatalım...
.........
Trabzon'dan bir motor açılıyor
Sahilde kalabalık
Motoru taşlıyorlar
Son perdeye başlıyorlar
BURJUVA KEMAL' in omuzuna binmiş
KEMAL KUMANDANIN kordonuna
............
Nazım Hikmet görüldüğü gibi komunist Mustafa Suphi, Etem Nejat ve arkadaşlarının Trabzon açıklarında  motörlü kayıkta öldürülüşlerinden dolayı büyük bir kin içinde .......

NAZIM'IN MOSKOVA HAVA LİMANINDA  VERDİĞİ BEYANAT

Nazım Moskova'ya indiğinde kendini karşılayanlara ve Rus resmi haber ajansı İNTER TASS' a aynen şu şekilde konuşmuştur..

"O kadar bahtiyarım ki! Ben bütün hayatımı, idealimi, aşkımı bu muazzam şehre borçluyum. BEN SOVYETLER BİRLİĞİNİN ÇOCUĞUYUM. Bugün memleketimin halkı Amerikan Emperyalistlerinin elinde esirdir. Türk Halkı Amerikan  üniforması giydirilerek Kore'ye kaatil olmaya gönderilmektedir.
.....
Stalin benim için çok mühimdir. Gözümün ışığı, fikirlerimin kaynağıdır. BENİ STALİN YARATTI.. Her şeyimi ona borçluyum..

NAZIM'IN AHLAKI

Nazım Hikmet ensest (aile içi cinsel ilişki) ilişkileri savunan meşhur sapık SİGMUND FREUD' u fazla okuduğunu ve O'nunla çoğu konuda paralel düşündüğünü yakın dostlarına  söyleyebilmiştir. Nitekim Nazım annesinden bahsederken:

"Annemin gençliğini çok iyi hatırlıyorum. Aşık olduğum ilk kadındır. Freud'u okudunuz mu? Hayranı değilim fakat doğru gözlemleri var. BEN KENDİ ANNEME AŞIKTIM. Şaşılacak kadar güzel kadındı" demektedir. Herhalde cinsel sapkınlığı olmayan hiçkimse annesi için bu tabirleri kullanmaz...

SON SÖZ

1951 yılında Türk vatandaşlığından çıkarılan komunist Nazım için yapılan kampanyalar şüphesiz ilk değildir ve son da olmayacaktır.. Günümüzde de bu tür kampanyalar devam etmektedir..  Geçmişte Ankara'nın CHP'li  Belediye Başkanı Vedat DALOKAY,  terörist Deniz GEZMİŞ' in mezarından aldığı toprağı Moskova' da Nazım Hikmet'in mezarına koyarak bu işin   siyasiler içindeki yolbaşçısı olmuştu.. Günümüzde ise, İstanbul Büyük Şehir Belediye Başkanı FAZİLET PARTİLİ ALİ MÜFİT GÜRTUNA geçenlerde yaptığı Moskova ziyaretinde NAZIM HİKMET BORJENSKİ adlı bu YAHUDİNİN mezarı başında dua ederek (!), Nazım Hikmet'in mezarını İstanbul'a getireceğini ve ona anıt mezar yaptıracağını söyleyebilmiştir..
Ve bu sözleri ile de ÜLKÜCÜLER' in YEŞİL KOMUNİSTLER sıralamasında başsıraya oturmuştur.
SOSYALİSTLER,  YEŞİL - KIZIL TÜM KOMUNİSTLER, SAHTE ATATÜRKÇÜLER, SUSARAK ZULME DESTEK OLAN SAHTE MİLLİYETÇİLER, HOMOLAR, KOMOLAR, BİLUMUM DEYYUSLAR...
Son sözü ben değil ORHAN SEYFİ ORHON söylesin.. Kulak verin, belki yüzünüz kızarır... tabi varsa..

"BU MİLLET ÇOK ESKİ BİR TARİHTEN GELMİŞ, EN ÇETİN MÜCADELE İÇİNDE SAVAŞMIŞ, YOK OLMAMIŞ, HÜR YAŞAMIŞTIR. GENE ÖYLE OLACAKTIR. HİÇ BİR KOMUNİST ŞAİR BUNU DEĞİŞTİREMEZ. ORTADA TABİR YANLIŞI VAR. HÜRRİYET REJİMLERİNDE BU TÜRLÜ ŞAİRLERE VATAN ŞAİRİ DENMEZ, VATAN HAİNİ DENİR!"

KAYNAKLAR:
1-Nazım Hikmet vatan haini mi , vatan şairi mi?
2-8 Temmuz 1976 tarihli Vatan Gazetesi (Şen olasın Nazım Hikmet- Aziz Nesin)
3-1976 tarihli YENİÇAĞ dergisi Nazım Hikmet Özel sayısı (TDKP' nin Doğu Almanya' da yayınlanan bülteni)

NAZIM HİKMET NE İSTİYORDU ?

Bugünlerde bir de Nâzım Hikmet vatandaşlıktan çıkarıldı mı çıkarılmadı mı haberleri basınımızı sardı. Önce mirası, sonra vatandaşlık hikâyeleri...Vatandaşın biri de Can Dündar'ın programını dinlerken bir şeyler duymuş, merak etmiş. Programda Nâzım Hikmet konuşuyormuş. Galiba dizinin üçüncü bölümü imiş. Bakû'de Azerbaycan Yazarlar Birliği'nin düzenlediği bir toplantı olsa gerek. Siyah beyaz çekilmiş bir film. Her hâlde l960'ların başı. Nâzım, mealen şöyle diyormuş:

-Dostlarım, bir gün Türkiye de Azerbaycan gibi sosyalist bir ülke olacak. Ben görmesem bile içinizden bazıları mutlaka bunu görecek...

Can Dündar programı bir daha yayımlasa da sözleri tam olarak kaydedebilsek diyor vatandaş. Diyor ya, hafızasına kaydettikleri aslında kâfi. Nâzım'ın ne istediği anlaşılıyor: Türkiye'nin de Azerbaycan gibi sosyalist bir ülke olması.

Şimdi vatandaş bir dakika diyor. Nâzım Hikmet'in sırtındaki mintanı ve başındaki Türkiye işi kasketi anlıyoruz. Türkiye'de bir çınarın gölgesinde uyumak arzusunu da anlıyoruz. Fakat nasıl bir Türkiye imiş istediği? l960'ların Azerbaycanı gibi sosyalist bir ülke. Şimdi bütün dünya diyor ki Azerbaycan, Özbekistan, Gürcistan, Ukrayna, Litvanya vb. ülkeler l990'larda bağımsız oldular. Hatta geçen yıl bağımsızlıklarının onuncu yılını da kutladılar. Vatandaş soruyor: Bağımsız oldu ne demek?

Cevap veriyor: Daha önce esaret altındaydı demek. O hâlde 1991'den önce Azerbaycan da esaret altındaymış. Nâzım Hikmet ne istiyormuş peki? Türkiye'nin Azerbaycan gibi  olmasını. Yani Moskova'nın esareti altına girmesini. Vatandaş bir dakika diyor yani; Nâzım'ın iyi şair olduğuna, vatanını özlediğine inanıyoruz da onun Türkiye'yi, Azerbaycan gibi Moskova'ya bağlı bir ülke hâline getirmek istediği de açık değil mi? Vatandaş, Kültür Bakanı İstemihan Talay'ın eylem ve sözlerini şaşkınlıkla izliyor. Yani Nâzım'ın arzusu yerine gelseydi Türkiye, Moskova'ya bağlı bir sosyalist ülke olacaktı. O zaman da hep beraber Türkiye Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti'nin vatandaşı olacaktık. Kruşçev de mutlu olacaktı, Nâzım da mutlu olacaktı,Nâzımseverler de. Sayın Talay da mutlu olacak mıydı diye merak ediyor vatandaş.

Bir başka vatandaş da geçenlerde bir kitap okuyormuş. Bazı sayfalarını kıvırarak bana gönderdi. Kitabın adı
Nevzat ve Ben. Kıbrıs'ın en tanınmış şairlerinden biri olan Özker Yaşın yazmış kitabı. Benim bildiğim o da
Kıbrıs'ın solcu şairlerinden. Nevzat dediği bir zamanlar Kıbrıs davasının Türkiye'de kamu oyuna mal olmasında emeği geçen bir avukat: Nevzat Karagil. Kitap İstanbul'da, 1997 yılında basılmış. Özker Yaşın kitabının 793-795. sayfalarında Nâzım Hikmet'in Kıbrıslı komünistlere yazdığı bir mektubu da anlatıyor. Bakın Özker Yaşın, Nevzat Karagil'e yazdığı mektupta ne diyor: "Geçenlerde Ledra Caddesi'nde dolaşırken AKEL'e kayıtlı Türk solcularının lideri durumunda bulunan Derviş Kavazoğlu'na rastladım. Bedevi Pastanesinde oturup birer baklava yedik ve konuştuk... Meğerse bizim Kavazoğlu Nazım Hikmet'le mektuplaşıyormuş. Bedevi Pastanesinde konuşurken çantasından Nazım Hikmet'in kendisine gönderdiği iki mektubu çıkarıp bana gösterdi. Mektupları okudum ve canım sıkıldı... Nazım Hikmet'in Kavazoğlu'na ikincimektubu ise, daha cüretkâr ve daha kötü. Kıbrıs'taki gerçek durumdan habersiz olan Nazım bu kez açık açık 'Enosis'i destekleyiniz' diyerek şöyle saçmalıyor:...Kıbrıs'ın anası Yunanistan ile birleşmesini engellemeyiniz. Böylece Kıbrıs savaş kundakçılarının zırhlısı haline gelmekten kurtulacaktır. İşte o zaman Ada üzerinde yaşayan Türkve Yunan Kıbrıslılar mutlu olacaklardır..."

Hay Allah, şu bizim büyük vatan şairi Nâzım Hikmet'in ne büyük arzuları varmış. Türkiye'nin, Azerbaycan gibi
Moskova'ya bağlanması, Kıbrıs'ın Yunanistan'la birleşmesi... Bir dakika sayın Talay dedikten sonra Can Dündar'a da bir dakika diyoruz. Mintanı, kasketi, ceviz  ağacını anladık. Sosyalist Türkiye'yi  de anladık. Şimdi bir de Kıbrıs çıktı. Bak sana bir de kaynak verdik; şu Kıbrıslı AKEL' cilerle, yani Kıbrıs Rumlarının Komünist Partisi üyeleriyle de bir
konuşsan. Onları bulamazsan Özker Yaşın'la da konuşabilirsin. O galiba şimdi İstanbul'da yaşıyor. Var mısın sen de bizim gibi bir dakika demeye?

NAZIM'I DOĞRU YERİNE OTURTMAK

Bedii Faik “Matbuat, Basın Derken Medya” adlı anılarının ikinci cildinde, o, olayların tam canına nüfuz eden kalemiyle, Nazım Hikmet olayına da açıklık getiriyor. Nazım’ın dünyaca tanınmış bir şair olarak, yerini ve zamanında bu kişiliği ile kamuoyunda bulduğu desteğin de sınırlı olduğunu, belirttikten sonra, Nazım’ın şimdiki gibi göklere çıkarılmasının ve adeta Atatürk’ün bile önüne geçirilmesinin, ünlü ‘68 kuşağının “ibişliğinin” neticesi olduğunu belirtiyor. Şimdi yapılması gerekenin, Nazım Hikmet’i “bir hırsın ve hıncın intikam ateşinden (ben de ilave edeyim liboş aydınların ukalalıklarından) kurtarıp edebiyattaki asıl yuvasına oturtmak!” olacağını söylüyor.

Eğer böyle olsa idi. Nazım’ın şiirlerini beğenen, zaman zaman dizelerini ezberden okuyan benim gibilerin, onun iyi bir şair olarak anılmasına, jübilelerinin yapılmasına ve hatta kişisel olarak biraz yadırgasak bile, Piyanist Fazıl Say’ın bestesi, Genco Erkal’ın seslendirmesi ile, devlet koro ve orkestralarının eşliğinde, bir “şölenle” canlandırılmasına, -arada zaman aşımı olduğu için- fazla itirazımız olamazdı. Şartlandırılmış bir halkın da büyük ilgisini hoş görürdük.
Ama şimdi öyle mi? Nazım Hikmet, sadece bir şair olarak değil, en büyük vatansever, yıllarca devletin eziyetine uğramış mağdur bir kahraman olarak göklere yükseltiliyor. Bazı yazarlar salya sümük, koro halinde “meğer ne eziyetler çektirilmiş Nazım’a”, “Ah sağ olsaydı da bugünleri görebilseydi” diye dövünüyorlar. Ve 1951’de Nazım’ın, genel afla tahliye edildikten sonra bir Sovyet şilebi ile kaçması üzerine, onu vatandaşlıktan çıkarmış olan TC Devletinin şimdiki Kültür Bakanı İstemihan Talay devlet parasıyla “muhteşem şöleni” finanse ediyor ve bunun için de tüm liboş ve eski tüfeklerden övgüler alıyor. Bunlar karşısında, her şeyi yerli yerine oturtmak gerek!
Nazım Hikmet, sözde “öldürülürüm” korkusuyla Türkiye’den kaçtıktan sonra ve Rusya’ya varır varmaz toprağı öpmüş, “beni Stalin yarattı” demiş. Brejnev’e Sovyet vatandaşlığı için yalvarırken, “Türkiye’yi Komünist yapmak için bunca çaba verdim” diye itiraf etmişti.

Kültür Bakanı Talay, Nazım’ın kişiliğindeki bozuklukları yoldaşı Zekeriya Sertel’in kaleminden ve vatandaşlıktan çıkarılması hususundaki Bakanlar Kuruluna gerekçe teşkil eden, mesela Bizim Radyo konuşmalarını, devlet arşivinden okumak zahmetine katlanmış mıdır acaba? Zekeriya Sertel’in anıları önce eski tüfeklerin şiddetli tepkisi ile karşılanmış, sonra el çabukluğu marifetiyle, piyasadan yok edilmişti.

Türk şairi mi?

Evet. Nazım Hikmet’in iyi hatta büyük bir şair olduğu ve dünyadaki bütün solcular tarafından göklere çıkarıldığı doğru. Ama önce bir Türk şairi mi yoksa kendi itiraflarıyla bir Polonya veya Sovyet şairi mi olduğunu da sormak gerekiyor. Sonra da Kurtuluş Savaşı Destanında, memleket şiirlerinin gerçekten zaman zaman benim hatta rahmetli Türkeş’in tekrarladığımız dizelerinin lirik güzelliklerini itiraf ederken kurtulmasını istediği ve sevdiği vatanın, onun “bütün hayatınca uğruna mücadele verdiği” Komünizme ve Sovyetlere peyk olursa nemenem bir “vatan” olacağını da sormak gerekiyor. Malum Nazım ve eski tüfekler, sonrakı ‘68’liler Kurtuluş Savaşını ve Mustafa Kemal’i bir yere kadar severler.

Nazım’ın da Deniz Harp Okulu talebelerine komünizm aşılamaktan dolayı haksız yere yargılandığı ve haksız yere mahkûm edildiği de Atatürk’ten şefaat dilediği halde huzuruna gitmeyi reddettiği efsanesi kadar büyük bir palavradır. Mahkeme zabıtları bir tarafa Brejnev’e yazdığı mektup ortadadır.

Eski tüfekler şimdi rahat koltuklarından “solcular ve Nazım haksız takip edildiler” eziyet gördüler derler. Oysa o ve bütün yeraltı komünistleri Sovyet İmparatorluğu çökertilene kadar amansız bir şekilde takip edilmeselerdi bugün nerede olurduk, sorusunun cevabı hep havada bırakılır. Cevabı ben vereyim: Sovyet Kötülükler İmparatorluğu çöktükten sonra bu imparatorluğun diğer uyduları gibi “kurtarılmış” olmanın bayramı ile birlikte tortularının acılarını hâlâ çekiyor olacaktık.

Yazımı kişisel bir anımla bitireyim: Kore’de savaşırken siperlerimiz üzerine Çin uçaklarından Nazım’ın “Mehmetçiği düşmana teslim olmaya teşvik eden şiirinin atıldığını gördüm. Bu ihanet değil de nedir? İyi hatta büyük şair olmak vatana ihanet suçundan dokunulmazlık mı sağlar?
Körü körüne Nazım hayranlarından vazgeçtim, Devletin Kültür Bakanı İstemihan Talay’dan bir cevap bekliyorum.

LENİN' İN EMRİ

4 Mart 1925 tarihinde çıkarılan TAKRİRİ SÜKÛN KANUNU ile bütün komünist gazete ve dergiler kapatılmış, daha önce kurulmuş olan solcu ve marksist partilerin faaliyetlerine son verilmişti. Uzun bir sessizlikten sonra 1932 yılının Ocak Ayı'nda eski komunistlerden Şevket Süreyya, Vedat Nedim TÖR ve arkadaşları KADRO adıyla bir dergi çıkarmaya başlamışlardı.

KADRO' cular Türk Milletini komunizmin yeni bir uygulaması ile karşı karşıya getirmek istiyorlardı. O da şuydu: Bir memlekette halkın büyük çoğunluğu komunizme karşı ise, bu durumu sekteye uğratacak çareler aranmalıydı. Öyle ise gene Lenin'in düşüncelerine müracaat etmelidir.  1923 yılının 1 Mayıs işçi gününde Lenin; etrafına toplanan edip ve şairlere şu öğüdü vermişti: "Bulunduğumuz memleketlerde itimat ettiğiniz, inandığınız, yoldaşlarımızdan azami istifadeyi temin edebilmek için onları mutlaka şöhrete ulaştırmanız icap etmektedir. Çünkü halk efkarı şöhretli insanlara itibar eder, saygı duyar."  Lenin 1923' de verdiği bu emrin Türkiye' mizde tatbik edildiği ilk insan, şüpheniz olmasın ki Nazım  Hikmet' tir.  O yıllarda Türkiye' de komunist faaliyetlerini idare edenler, muvafık ve kabiliyetli bir isim buldular.

NAZIM HİKMET

Öyleyse, Nazım Hikmet' i önce halkın sevgisine sunmalı, sonra meşhur etmeli, daha sonra ise faal vazifeler vermeli idi. Dikkat edilirse bu taktik bu günde Bab-ı Ali aynen tatbik edilmekte, bir sürü cahil, orta okuldan belgeli, askerden kovulmuş, iki üç saat önce yediği yemeği bile hatırlayamayacak kadar kalın kafalı kimseler, büyük şair, büyük ihtilalci, büyük eleştirmen diyerek şişirilmekte, uydurma armağanlar kazandırılarak halkın sevgisine sunulmakta, hatta ve hatta nobel ödülüne layık olduğu yazılmaktadır. İşte Nazım Hikmet' de şimdikiler gibi şişirilmiş ve halkın sevgisi ve sempati duyguları Nazım Hikmet adı üzerine teksif edilmişti. Nazım'a olağanüstü iltifat gösterenler, memleketsever ve tarafsız gazeteci ve yazarlar değil, gene Nazım Hikmet' le ya Moskova'da komunizmin metodlarını tedris etmiş kişiler veya Türkiye'den oraya bağlı kişilerdi.

Mesela Vala Nurettin, mesela Şevket Süreyya, mesela Serteller, hatta Ertuğrul Muhsin, Nazım Hikmet' in baş hamileri arasında idiler. Nazım Hikmet kısa bir süre sonra olduğundan da fazla şişirilmek suretiyle "büyük şair" "usta sanatkar" olarak şöhreti dillerde, eserleri ellerde dolaşan bir kimse olmuştu. Bir misal olmak üzere Şevket Süreyya'nın o günlerde Nazım için yazdığı oldukça uzun bir methiyyeden bazı kısımları nakledelim: "1920 sonbaharında bir gündü. Batum' un engin deniz ufuklarına bakan bir evinde, İstanbul' lu bir gençle tanıştım. Bu genç ateşli bir şairdi ve bize son şiirini okudu."

"1921 yazında bir akşamdı. Moskova'da gürültülü bir meydandan geçiyorduk. Meydanın ortasında iki kamyon durdu. Birinin üzerine bir sinema perdesi çektiler. Ötekinde makine işlemeye başladı ve filmin ismi göründü.. AÇLAR. O gecenin sabahında Nazım Hikmet "Açların Gözbebekleri" ni yazdı..."

Bu methiyelere cahil yazarlarda ayak uydurmuş, Nazım mübalağaya varan bir gayret içinde gözlerde büyütülüyordu. Dahası var Nazım'a DAHİ diyorlardı. Buna mukabil 1921' de Moskova'ya gidip, 1924' de yurda dönen bu azılı vatan haini, orada da ihtilalin büyük takdir ve gizli emellerini öğrenmiş bulunuyordu. Bakü'de çıkan bir komunist gazete, Nazım' ın emellerini aynen şu satırlarla naklediyordu: "Nazım yoldaş, inkılabın beşiği olan Rusya'ya geldi. Bu beşikte onun kulaklarına inkılabın KAN coşturucu ninnileri okundu. O proleter inkılabın meyvelerindendir. Kızıl Moskova onun damarlarındaki kanların zehirli mikroplarını öldürür. Kanını kızıllaştırır, saflaştırır. Hikmet' in varlığı inkılapçılık mayasıyla yoğrulur. Nazım Türikye'de yüceden bağırmalıydı. Derin uykuya dalmış gençliği uykudan ayıltmalıydı. O bunu yaptı. "

Vala Nurettin de: "Nazım Hikmet mazideki putları yıkmağa ön ayak olan sanat telakkilerine kadar her akide ve hareketin üslubunda önce bir münevverdir" diyordu.

Halide Edip ADIVAR ise: "Benerji Kendini Niçin Öldürdü? derecesindeki eseriyle Nazım Hikmet bu devrin DAHİ sıfatını alabilecektir." diyordu.

Nazım haddi zatında bir çoklarının söylediği gibi hakikaten büyük şair değildi. Şiirlerinin çoğu propaganda mahiyetinde idi...

NAZIM HİKMETOF'A RESMİ HİMAYE...

1

NAZIM HİKMET HÜMANİSTMİŞ.. (!)

2002, nasılsa UNESCO adlı kuruluşa “Nâzım Hikmet yılı” olarak ilân ettirildi ya; insanlarımızda hayret verici bir “Nâzım sevdâsı” peyda oldu.  Kim bilir, belki de yıllardır gizli tutulmaya çalışılan duygularda patlama vuku buldu. Bu yüzden ortalık toz duman. Herkes onun bir yerine sarılıp aşkını tatmin peşinde. Adamcağız ne bulunmaz Leh kumaşı imiş de haberimiz yokmuş! O büyük yurtseveri, o katıksız Türk’ü(!) tanıyamamışız. Onu yurt özlemi içinde ölümlere terk edip yâd ellerde bırakmışız. Yurttaşlıktan çıkarıp vatansız yapmışız. Ona çok sevdiği yurdunda bir avuç toprağı çok görmüşüz. Ama ne gammış: “Kafa kâğıdı” olmasa da, pîrinin ayak ucunda yatan çürümüş cesedi Türkiye’ye getirilmese de o sevenlerinin gönlündeki tahtında sonsuzluğa kadar yaşamayı sürdürecekmiş. Ve daha neler, neler...

Bu yalaka ifadeler elbette kendilerini komünist, sosyalist, aşırı solcu, “aydınlatmacı”(!), daha bilmem neci sayanlara yakışıyor. Üstelik Nâzım, Soayetler Birliği’nin kartondan bir kule gibi yıkılıp ideolojilerinin yerlere serildiği yıldan beri ayağa kalkabilmek için ellerinde kalan tek dayanak. Yaşadıkları depremin etkisini Nâzım’a sarılarak gidermeye çalışıyorlar. Çünkü, ondan gayrı tutunabilecekleri dal kalmadı.

Solcuların Nâzım iptilâsı biraz ideolojiye, biraz da o ideolojiyi ayağa kadırma ümidine, yani çıkara dayanıyor. Pekiyi, ya sağcı, hattâ milliyetçi geçinen bazılarına ne demeli? Gençliklerinde gizli gizli onun şiirlerini okuduklarını söyleyerek “şecaat arzedenler” mi ararsınız; yazılarına ve konuşmalarına ondan mısralar veya sözler katarak “çarıklı erkânı harplik” edenler mi? Meğer ömür boyu “mavi gözlü dev” âşıkı imişler de, bu özel duygularını, nasıl ettilerse, şimdiye kadar içlerinde saklamışlar. Şimdi, fırsatı yakalamışken onu açığa vurup ferahlıyorlar.

Bu Nâzım sevdâsı konusunda başı çekenler, elbette, sanat ve edebiyat(!) dergileri. Onlara bir yıllık sermaye çıktı. Nâzım’ın her şeyini didik didik edip ondan bir şeyler çıkararak veya onunla ilgili bir şeyler uydurarak, ayıp demeden, yalan demeden, uygunsuz demeden, ortaya döküyorlar. Adamcağızı yüceltelim derken cüceltiyorlar.

Geçenlerde elimize Anadolu’nun küçük bir ilçe merkezinde dört yıldır yayımlanan, şiir ağırlıklı bir sanat dergisi geçti. Bu, her sayısında onlarca şiir yayınlanan, birkaç da yazıya yer veren mütevazı bir dergi. Her yıl şiir şölenleri düzenleyip yayımlandığı kasabaya turistik kazanç da sağlıyormuş. Daha önce de bazı sayılarını gördüğüm bu derginin ideolojik bir saplantısı yok. Güzel saydıkları şiirleri, şairlerinin düşünce veya ideolojisine bakmadan yayınlıyorlar. Yazılarda ileri sürülen görüşlerin de eğilim yansıtan bir yanı yok. Bu özellikleri ile sevimli bir dergi. Onun, küçük bir Anadolu kasabasında bir avuç edebiyat dostunun çaba, emek ve desteği ile çıkarılıyor olması da ayrıca takdir edilecek, yürekten kutlanacak bir durum.

Ne var ki, son sayısında yayımladığı bir yazı, o güzel dergiyi çıkaranların da bütün ülkeye yayılan “Nâzım humması”ndan uzak kalamadıklarının, bu illetin onlara da bulaştığını gösteriyor. Derginin yetkililerinden olduğu anlaşılan yazar, Nâzım için bir dizi yazı yayımlamayı tasarlamış. Her yazısında onun bir yönünü ele alacakmış. Bu ilk yazısında “Nâzım Hikmet ve insan sevgisi” konusunu seçmiş. Onun nasıl insan sevgisi ile dolu olduğunu, “hümanist” cephesini, şiirlerinden parçalar aktararak ispatlamaya çalışıyor. Ama verdiği örnekler anlatmak istediğinin tam zıttını veren parçalar. Hele biri var ki, evlere şenlik! Önce bu insacıl şairin,

“Yarısı burdaysa kalbimin,

Yarısı Çin’dedir, doktor.

Sarı nehre doğru akan

Ordunun içindedir.

Sonra her şafak vakti, doktor,

Her şafak vakti kalbim

Yunanistan’da kurşuna diziliyor.”

mısralarını verdikten sonra “Dünyanın dört bir köşesindeki zulümlere, işkencelere, savaşlara gür sesiyle karşı koyan bir şaire bu eylemi yaptıran hümanizmden başka ne olabilir?” diye soruyor. Ardından da şunları ekliyor:

“Batılıların ölümcül silâhlarına karşı Kara Afrika’nın, Habeşistan’ın yanında, Taras Babu’yla omuz omuzadır.

O, Musolini ile Hitler’le alay eder, insan kasaplarına karşı kurbanların yanındadır. Yunanistan için ağlar, İspanya için göz yaşı döker.”

Bu alıntıya ve yazarın ona dayanarak yaptığı yoruma dayanarak, eğer bunlar bir cehaletin yansıması değilse, korkunç bir gaflet, hattâ dalâletin tezahürleridir demekten kendimizi alamıyoruz. Bir kere o mısralar, bir hümanizm anlayışının değil, tam aksine bir hıncın eseridir. O şiirin yazıldığı günlerde, komünist olmayan Çin yönetimi ülkeyi istilâ etmeye çalışan komünistlerle mücadele ediyordu. Yunanistan’da komünist tehlikesini yok etmeye çalışıyordu. Sonra olanlar oldu, bütün Çin komünistlerin istilâsına uğradı. Bu arada Uygur Türklerinin ülkesi Doğu Türkistan da Komünist Çin’e tutsak edildi. Yüz milyonlarca insan komünizmin korkunç baskısı altında inlemeye terk edildi. Bütün bunlar o insancıl, hümanist Nâzım hayatta iken cereyan etti. Fakat ünlü şairin gıkı çıkmadı. Çin tutsaklığı altında inleyen yüz milyonların, bu arada 25 milyon Türkistanlının ıstırabı onun rikkatli (!) kalbinde hiçbir etki yapmadı. Yurdunu terk etmek zorunda kalan, Tibet dağlarında ayaklarını, kollarını, hayatlarını kaybeden Türkler onun üzerinde hiçbir iz bırakmadı. O, sadece Yunanistan’daki, İspanya’daki, Kara Afrika’daki, Habeşistan’daki, bilmem nerelerdeki komünist kopilleri için ortaya koydu bu hümanist yanını; komünist olmayan mazlumları yok saydı, hattâ onlara yapılan zulümleri hoş gördü, onayladı.

Yüzbinlerce Türkü yurtlarından ederek Sibirya çöllerinde telef eden otuz milyon insanın kasabı Stalin’in yanında yer aldı. “Beni Stalin yarattı” diye öğündü. Böylece mazlumların, işkence görenlerin değil, zalimlerin yanında yer aldı. Sayın yazara sormak gerek: Bu mu hümanistlik, bu  mu insan sevgisi?

Yazarın Musolini ve Hitler ile alay ettiğini belirttiği hümanistinin dünyanın gelmiş geçmiş en ünlü zalimi hakkındaki düşüncesini ortaya koymamış olması da çok manidar. Demek ki on milyonlarca mazluma karşı insan kasabının yanında oldu. Ona göre, insaniyetçilik, ancak kendi düşüncesine uyanlara uygulanabilecek bir davranış. Ötekilere ne olursa olsun!

Sözünü ettiğimiz yazı, şirin bir Anadolu kasabasında yayınlanıyor ve genç yazarlara ve şairlere yönelik yayın yapıyor olmasaydı, bu satırları yazmaya değmezdi. Nâzım Hikmet’in şairlikten daha çok komünist olduğunu, yazdıklarına ideolojisinin öncülük ettiğini ve o menfur ideolojisi sebebiyle asla insaniyetçi veya hümanist olamayacağını bilmesi gerekirdi. Dileriz, bundan sonraki yazılarında hakkında yazdığı kimseyi tek yönü ile ele alma yanlışlığından kendisini kurtarır.

NAZIM HİKMET TARAFINDAN ATATÜRK' E OKUNAN ŞİİRİ

Nazım' ın KAFATASI, BİR ÖLÜ EVİ ve UNUTULAN ADAM isimli oldukça basit piyesleri Şehir Tiyatrosu' nun (Darulbedayi) sahnesinde aylarca oynanmış Nazım' a hem para hem şöhret temin etmişti. Üstelik Nazım' ın şöhreti Atatürk' e kadar ulaşmıştı.

Atatürk de, Nazım adına yapılan bu geniş reklam ve propagandaya pek itimat etmediği için:

- "Şunun bir şiirini kendi ağzından plağa alın getirin bakayım" demiş. Nazım' ın "Hazer" ve "Salkımsöğüt" şiirleri kendi diliyle plağa alınarak Atatürk' e dinletilmiş, Atatürk bunları dinledikten sonra aynen:

-" Bu şiirlerde Türk Milleti'nin hayatına kasteden bir bomba var" demişti.

Atatürk O' na ilk notu vermiş, şiirlerinin muhtevasında ki korkunç maksadı anlamış olmasına rağmen o günlerde Atatürk' e yakın olmağa çalışanlar, Atatürkçülüğü kimseye vermek istemeyenler, ona bu beyandan sonra bile methiyeler yazmışlar hatta Nazım mahkum olduktan sonra bile, ona hapishanede telif ve tercüme eserler yazdırtmak suretiyle maddi yardımda bulunmuşlardır.