Blog nedir? . . . Kendi blogunu oluştur ;)

ÜLKÜCÜ HAREKET

Yazılar

İPEKÇİ KARDEŞLER DE NAZIM' I BESLİYORLARDI

Hatırlarda olduğu üzere uzun yıllar Şehir Tiyatrolarının başında bulunmuş olan Ertuğrul Muhsin bu müesseseyi çiftlik gibi idare etmiş, onun içindir ki, çok hassas olması lazım gelen bir müessese de bilakis sol ve komunizm propagandası yapan eserler rahatlıkla sahneye aktarılmıştır.
Şehit Tiyatroları sahnelerinde Nazım Hikmet' in eserlerini de oynatan Ertuğrul Muhsin, Nazım Hikmet' i Moskova' da tanımış, aralarındaki duygu ve düşünce beraberliği, onunla uzun yıllar dostluk kurmasını sağlamıştı. Esasen Ertuğrul Muhsin gerek yazılarıyla, gerekse tiyatrodaki tutumuyla komunist idealine olan sempatisini hiç bir zaman gizlememiştir. Hatta Moskova' da gençleri sanatkar yetiştiren bir tiyatro mektebinin hatıra defterine aynen şöyle yazmıştı :" Moskova uyanan dünyanın Kabe' sidir. Ben yaptığım bu hac da yeni imanımın ışıklarını buldum."

Bunları şunun için yazıyorum. Nazım Hikmet' in Türkiye' de ki yaygın şöhretini sağlayanların arasında Ertuğrul Muhsin, Nazım' ın hamisi sıfatıyla Türkiye' de sol fikrin gelişmesinde dolayısıyla Nazım Hikmet' in cüretkar hale gelmesinde büyük hissesi olmuştu. "Kafatası" "Unutulan Adam" gibi sonunda yasak kitaplar arasına giren eserler Ertuğrul Muhsin' in marifetleriyle Şehir Tiyatrosu sahnesinde günlerce oynanmış, o zamanın tek film şirketi olan "İpek Film" Stüdyosu' nda Nazım' a vazife verilmesi gene Ertuğrlu Muhsin' in tavsiyesi ile olmuştu. Bu gerçeği Sabiha Zekeriya Sertel de teyid etmektedir. "Resimli Ay" mecmuası kapandıktan sonra Nazım Hikmet İpek Film Stüdyosu' nda bir iş buldu. Burada da davasına hizmet etmeye çalışıyordu. Avrupa'dan ve Sovyetler Birliği' nden sol filmler getirilmesini sağlıyordu.
Sovyetler Birliği' nde filme alınan "Mustafa" adlı film ilk defa bu sinema da gösterildi. Büyük rağbet gördü. Bundan cesaret alan şirket, müşteri kazanmak amacıyla Nazım' ın teklif ettiği filmleri seve seve getiriyordu. Böylece Nazım' da propaganda yapma imkanını buluyordu. (*)
Sabiha SERTEL' de Nazım' ın komunist propagandası için her fırsattan istifade ettiğini gizlemiyordu

İKİ DÜŞMAN YEŞİL SOL VE ULUSAL SOL

Ülkemizde siyaset ekollerinin ve kavramlarının kimlik krizine girdiği ve siyasi partilerin, politik çizgilerin ana koordinatlarının ideolojik karmaşaya,keşmekeşliğe,sulanmaya uğradığı bir dönemde sağ,sol,muhafazakarlık,milliyetçilik,demokrasi,ulusalcılık ,sosyal demokrasi gibi yakın çağ politik tarihimizi belirleyen Türk siyasetinin ana tanımlayıcısı olan kavram ve jargonlar tam bir ideolojik kriz karmaşası düzlemi içerisinde mana ve muhteviyat kaybına ve kaydırılmasına uğramıştır.

Politik geleneklerin kendi kimlik anlamlarının yaslandığı ekonomik,sosyo-psikolojik ,metafizik hukuk,din,gelenek,tarih,millet şuuru,kültür ve dil gibi belirleyici ana değeri tanımlayıcı kaynak kavramlar günümüzde köksüz bir eleştirel liberalizme ve yeniden modernist bir anlam yüklemeciliğine tabi tutuluyor.Durum böyle olunca bir yandan yeni politik tanımlamalar,duruşlar,konumlanmalar ve yeni melez çizgiler oluşturulmaya çalışılırken;diğer yandan bu durum,bu yeni melez çizgilere,modernist ekollere karşı Türk politiğinde tarihi geleneği ve birikimi olan belirli siyasi partileri,ekolleri,kendilerini yeniden anlam okuyuculuğuna,politik konumlandırmaya ve ideolojik kök selefiyeciliğine hatta belli oranlarda ideolojik kök sorgulayıcılığına kadar itebiliyor.

Deli gömlekliliğinin ve at gözlüklülüğünün devri olarak addedilen ideolojilerin,-izmlerin belirleyiciliğinin bittiği sayıklamasını ortaya koyanlar,politik felsefenin ve politik sosyolojinin ana temeli olan siyasetin ideolojisi ve milletlerin ideolojik algısı gerçeğini gözden kaçırıyorlar.

Günümüzde yeni modernist melez çizgiler, ideolojik temele oturan parti ve ekollere ithafen ‘ideolojiler devri bitti’ sloganıyla omurgasız bir liberal politikliği savunarak ideolojilerin siyaset arenasından çekildiğini iddia etme gafletindedirler(örnek:AKP gibi modernist liberaliteye dayalı oluşumlar).Hatta bazen ideolojiksizleşmeyi ve ideolojilerin kötü olduğu yaftasını Cemil Meriç’in ‘ -izmler idrakimize giydirilen deli gömlekleri’ sözüyle temellendirme ispatı gafleti içine düşen, çeyrek zekalılara cevabı yine Cemil Meriç’in kendisi ile vermeye çalışacağım.Bu tartışmada bence biz Türk milliyetçilerinin tavrı, büyük sosyolog Cemil Meriç Bey’in ideolojiler üzerine tespit ettiği kıvam ve nokta olmalıdır:’’Karanlıkta kavga olmaz ,ideolojiler uçurumları aydınlatan hırsız fenerleri.İstemesek de onlara muhtacız.Kaosu kosmos yapan insan zekası,tecrübelerini ideolojilerde sergilemiş.İdeolojiye düşmanlık tez –izme teslimiyettir:obskürantizme.İdeolojiler siyaset dünyasının haritaları.Haritasız denize açılınır mı? Ama harita tehlikeli bir yolculukta tek kılavuz olamaz.Pusulaya da ihtiyaç var.Pusula:şuur;Tarih şuuru,Milliyet şuuru,Kişilik şuuru…Bütün ideolojilere kapıları açmak ,hepsini tanımak ,hepsini tartışmak ve Türkiye’nin kaderini onların aydınlığında;fakat tarihimizin büyük mirasına dayanarak inşa etmek.İşte ,en doğru yol.’’(Bu Ülke,Slogan İlkelin İdeolojisi, sayfa:93)

Türk siyasetinin kavram,tanım,duruş ve kod karışıklığı yaşadığı ve kavram kargaşasında kör dövüşüne tutulduğu bu günlerde şunu belirtmeliyim ki
İdeolojik manada Türk Milliyetçiliğinin yakın zaman içerisinde iki tehdit ve tehlikesi vardır.İşte Türk Milliyetçiliğin bu iki ana tehditi: 1.Ulusal-Sol(Sol-Ulusçuluk,Ulusalcılık,Türk solu), 2.Yeşil-Sol(İslamlı Sosyalizm,Sosyalist İslamcılık,Sol-İslam)

Ulusalcılık bahsinde öncelikle tespit edeceğimiz ana nokta şudur:Ulusalcılığın,Milliyetçilikten farklı bir dünyası,anlam arayışı,ideolojik,politik,kültürel ve tarihi kökeni vardır.Türkiye’de solun ‘millici’ olmasıyla başlayan bu olgu;sol-ulusçuluk,ulusal-sosyalizm,milli demokratik devrimcilik,Türk solu,ulusal-sol ve ulusalcılık gibi tarif ve tanımlama sürecinden geçip yakın dönemde ise Atilla İlhan,Erol Manisalı,Doğu Perinçek,Nur Serter,Tuncay Özkan ve Hulki Cevizoğlu gibi bir takım isimlerin ve bir kısmıyla CHP’nin ve İşçi Partisinin de içinde bulunduğu bir çizgiye getirip yoğurduğu seküler,laisizm yanlısı,jakoben,seçkinci,modernist,elitist,ajitatif ve pozitivist bir millet ve milliyetçilik yorumlamasıdır.Sol, milliyetçiliğe gönüllü gelmemiştir , adeta mecburen sığınmıştır.

Ulusalcılık,Ülkücü/Türk milliyetçiliğinin ana ideolojik ve metafizik geleceği ve gerçekleri bakımından büyük bir sapma hareketi ve Milliyetçiliğin dejeneresine vesile olacak bir geleceği ve geleneği bünyesinde barındıran bir içeriğe sahip olması niteliğiyle de milliyetçiliğin yakın gelecekteki baş düşmanı olacaktır..

Ulusalcılık(ulusal-solculuk) Osmanlı devlet geleneğine ve ümmet kültürü bahanesiyle dogma addettikleri dine karşı reformist batılı isyancı ve ihtilalci algısıyla hareket eden sembolik örnekliği manasında bir nevi 19. ve kısmen 20.yy daki jakoben Jöntürk hareketi ile İttihat ve Terakki geleneğinin günümüzdeki ideolojik motifselliğinin takipçisi ve devamcılığı iken;Milliyetçilik ise Osmanlının dağılış ve çözülüş süreci içersinde, Osmanlı bütünselliğinin birer parçası olan devlet-i aliyyenin şemsiyesi altındaki kardeş milletlerin ayrılık istemeleri ve bağımsızlıklarını tarihsel vakıalar zinciri sonucu ilan etmeleriyle;Türk’ün yalnızlaşması ve bu ayrılıklar sonucu kendisiyle baş başa kalması gerçeğini yaşamasının sonucunda, devletin çözülüşü içindeki ölümüne karşı, yeniden dirilişin sistematiksel kurgusunun tabii sosyal refleksinin adıdır.Bu tespitlere dayalı olarak bana göre bugünkü ulusalcılığın kaynağı 19.yy Osmanlısına karşı isyancı ve devrimci, yıkımcı SEKÜLARİST ittihatçıların anlam ve zihniyetinin geleneğidir.Milliyetçiliğin anlayış kaynağı ise Osmanlı-Türk geleneğiyle barışık bir algının(Ziya Gökalp ’in sosyal tekamülcülüğünün ve okumasının)çözülüş yalnızlığındaki kendini fark edişin diriliş adresliği görevidir.Böyle olunca ulusalcılık laboratuar mantığıyla pozitivist ve bir anlamda materyalist bir metotla millet,kültür tanımlaması yaparken;Milliyetçilik, tarihin seyri içersinde sosyal akışkanlığı yaşayan ve kabuk değiştiren Türk toplumunu ihtiyatlı bir şekilde toplumbilimsel yaklaşım ve çıkarımlarla analiz ederek, sosyal varlık olan milleti şumullü bir tarif ve izahata tabi tutar.Ulusalcıların kök zihniyeti olan Jöntürkler bir ulusçuluktan ziyade yeni bir devletçilik anlayışı kurmak istiyorlardı.Milleti batıdaki ulusçu akımlara bakarak değiştirip dönüştürmeye çalışıyorlardı,dünyevi bir halkçılıkları, Fransızcı bir elit jakobenlikleri vardı..İşte bunun için MHP’nin milliyetçiği CHP’nin Jöntürk bozması faşizan devlet hegemonyasına dayalı elitist burjuva milliciliği diye tariflediğim ulusalcılığına benzemez , benzeyemez.

litist,zenginci,sekülarist,Jakoben, laisist,pozitivist,materyalist devrimci Ulusalcılarla; Alparslan Türkeş’in liderliğinde oluşan ülkücü/muhafazakar/mukaddesatçı/siyasal tarihi birikimi, mücadelesi ve kendini ispatlamış olduğu bir teşkilatlanması olan milliyetçi anlayışı yukarıda izahatını yaptığım malumata rağmen , günümüzde bir araya getirmek isteyen ve Ulusalcılık ile Milliyetçiliğin aynı şey olduğu iddiasında ve zannında bulunmak gafletine düşenlere ve düşeceklere farklarımızı anlatmak için belki daha düz,yüzeysel,basit ve sığ bir örnek zinciri olacak ama, vurucu sembolliği olması özelliği hasebiyle şu örnekleri vererek farklarımızın daha somut anlaşılmasına yardımcı olmak isterim.

Ulusalcılık ile Milliyetçilik arasındaki fark,İbn i Haldun ile Karl Marx kadar,Cemaleddin Efgani ile Hindistanlı Ahmet Han kadar,Tevfik Fikret ile Mehmet Akif kadar,Nazım Hikmet ile Necip Fazıl kadar,Sultan Galiyev ile Ziya Gökalp kadar,Gazi Mustafa Kemal ile Che Guevara kadar,Doğu Perinçek ile Başbuğ Alparslan Türkeş kadar,Deniz gezmiş ile Gün Sazak kadar birbirinden farklı ve farklılıklarından hareketle idelojık karşıtlık içindeki farkların toplamınının farkındalığı kadar .büyük farklarımız vardır.

Yerli olma noktasında ulusalcılık milliyetçiliğe kıyasen ithaldir ve yerli değildir.Sebebi ise 19.yy pozitivist aydınlanma felsefesine,doğu sosyalizmine,batıcı elitist jakobenizme dayanmasıdır.Ulusalcılık,enternasyonalizme yaslanır bu anlamda yerli bir milliliği yoktur.Ulusalcılar,TURANCI değillerdir.Yer yer Turancılığı Türk emperyalizmi formunda da algılıyanları vardır ulusalcıların.Oysa Milliyetçiler için Turansız bir milliyetçilik eksik ve güdüktür,zaaflıdır.Ulusalcılar Karabağ,Kerkük,Doğu Türkistan,Kıbrıs konusunda önce Türkçü mantık algılaması ile değil eski Marksist tortuları sebebiyle antianperyalist bakışla meseleyi görürler.

Üstelik ulusalcılık (ulusal-sol)nasyonel sosyalizm gibi bir faşişt tehlikeyi de gelecekte yapısı içinde taşıyabilir,doğurabilir;çünkü yapısı buna müsaittir gelecek için,manevi değerlerle sorunludurlar.

Ulusalcıların(ulusal-solcuların)ekonomi ve üretim ilişkilerine,sosyal adalete,sermayenin tabana yayılması ve paylaşımı anlamında yorumlamaları,yoksul halka bakışları tam bir sosyalist devrimci gibidir;fakat en büyük çelişkileri fikren karşı çıktıkları burjuva/aristokratların fiili hayatta ta kendileri olmalarıdır.Bu söylem ve eylem çelişkisi sebebiyle ulusal solculara zannımca yakışacak en popüler ve yakışan sıfat BURJUVA/ARİSTOKRAT MİLLİCİLERİ sıfatıdır.Evet ulusalcılar ekonomi anlamında sosyalist ekonomik görüşten beslenirler güya ;ama hakikatte onlar birer seckin,elit burjuvanın kendi yaşamsal alanını merkez ve cevre anlamında muhafaza ederek milliyetçilik yaptıkları yanılsamasıdır.Bu anlamda ulusalcılığı, bir ŞEZLONG ENTELLEKTÜELLİĞİNİN YALNIZLIĞInın ve yaşamsal elitliliğinin devletin belirli kurumlarında sürdürülmesi mücadelesi olarak da görmek mümkündür diye düşünüyorum.ulusalcılığın katı elitist yalnızlığına karşın milliyetçiliği kent-köy buluşmasını ve sınıflar arası gecişi sağlayan ORTA SINIFIN BİR HAREKETİ olarak görüyorum.

LAİKLİK ve Demokrasi bahsinde Ulusalcılarla Milliyetçiler yine çok farklı düşünüyor kanaatimce.Farklılığı ortaya koyma anlamında şöyle bir izahat yapmamız doğru olacaktır:

Türkler, İslam’ı, İtikadi anlamında İmam Maturidi’nin yorumlarına dayalı Maturidilik (akıl ve vahiy ilişkisini Kuran-ı Kerim ve akli vasıta içtihatlariyle ortaya koyan görüş tarzı) ekolüne,Ameli ve Fıkhi manada ise İmam Ebu Hanife’nin yolu olan Hanefilik yoluna tabi oluşlarıyla ve bu tabi olunan ekolü, Türk Tasavvuf geleneğinin kurucusu olan Hoca Ahmet Yesevi’nin ‘’Türkçe Tasavvuf ‘’ açılımıyla kıvama getirip Abdalan-ı Rum ve Bacıyan-ı Rum’un etkisi ile ve Hacı Bektaş-ı Veli,Hacı Bayram-ı Veli gibi pirlerin yorumlarıyla ve alperen kültürü kıvamıyla yoğurup Yunusça ve Mevlanaca işlenmiş bir İslam’ı ve İslam’da devlet,birey,toplum ilişkisini okuma yolunu şekillendiren bir zihniyetin geleneğini oluşturmuştur, Türkler tüm bu olgusallık içerisinde.Dolayısıyla İslam tarihi içersinde teşekkül etmiş bu yorumlama yoluna tabi olan Türk milliyetçileri akıl ve vahiy ilişkisinde,fizik ve metafizik algısında,devlet ve din ilişkisi bağlamında hep bu Maturidi/Hanefi çizginin takipçisi olmuştur.Dolayısıyla milliyetçilerin laiklik konusundaki görüşlerinin belirlenmesinde MATURİDİ/HANEFİ ÇİZGİnin algısı çok etkilidir.

Milliyetçi/Ülkücü hareketin laiklik algısı’ Protestan ANGLO-SAKSON LAİKLİĞİ’ gibi din içeriğine sahip bir laiklik algısı içindedir.Bu manada Maturidi/Hanefi okuma geleneğinden gelen Türk milliyetçileri hoş görülü,müsamahalı bir laik alan tarifi ve inançlara müsamaha ifade içeren bir tavır bir anglo sakson laikliğini savunurken,ulusalcılar FRANSIZ JAKOBENİZMİNİN KATI LAİKÇİLİĞİni benimser ve dinin sosyal hayat içindeki düzenleyici rolüne karşıda tavırlıdırlar.Kanaatimce bugün Türkiye’nin karşılaştığı sorun her hangi bir inanca eşit mesafede durmak yada durmamakla ilgili değil ;İslam dininin bizce en ileri yorumu olan Hanefi/Maturidi çizgiye dayalı laiklik ve demokrasi ile,’Selefi dini/siyasi yorumun çatışmasından kaynaklanıyor.

Ulusalcıların laisizmi Anglo-Sakson bir laiklik anlayışının müsamahakarlığından ziyade, Fransız laisizminin de abartılı ve keyfilik karışmış bir versiyonudur.Aslında bu kraldan çok kralcılık oynamaktır, kanatime göre.Atatürk’ün laik anlayışla ulusalcıların laiklik algısıda farklıdır.Ülkücü/milliyetçi görüşün laiklik algısı ATATÜRK’ten ilhamladır ve ATATÜRKÇÜdür.Atatürk katı Fransız laikliğini Türk devlet ve millet yapısı için uygun ve ideal bulmaz.Bu sebepledir ki Atatürk devleti laik sıfatlandırırken bir yandan da Diyanet İşleri Başkanlığını kurdurtur.Bu tavır Anglo -Sakson laikliğine daha yakındır.Elmalılı Hamdi Yazıra Hak Dini Kuran Dili tefsirini yazdırtan Atatürk bu kuran tefsirinin Hanefi çizgi eksenli yazılmasını da söyler. BU MANADA ÜLKÜCÜLER Mİ ATATÜRKÜ VE ATATÜRK LAİKLİĞİNİ DAHA İYİ ANLAMIŞ ;YOKSA ULUSALCI BURJUVAZİ MİİLİCİLERİ Mİ?Yorum sizindir artık sayın okuyucularım…

Buraya kadar milliyetçiliğin yakın gelecekteki 1.düşmanı olan ulusalcılığı anlattım ve milliyetçilikten farklarını eksik kaldığı noktaları belirttim Şimdi milliyetçiliğin yakın gelecekteki 2.büyük düşmanını anlatacağım bu da YEŞİL-SOL(İslamlı sosyalizmdir)
İslamlı sosyalizm bir nevi EŞARİ geleneğinin etkisi tabanlı ORYANTALİST İslam okumasının deformist savunmacılığıdır.Doğu sosyalizminin İslamsal motiflerle bezenip insanlığın milletleşme serüvenini ve millet gerçeğini göz ardı edip ezilen Müslüman halklar ve etnisiteler söylemciliğinin nazariyesine dayalı olarak siyasal bir projenin Arap dünyasındaki dayatmacılığıdır.

İslam’ın önüne siyasal sıfat etiketleri ekleyip,yapıştırıp dini bir alanı ideolojik tariflerin boğuculuğuna mahkum ederek-izmci mantık silsilesiyle İslam okumasını yapan Sosyalist İslam algısı,aslında batı kapitalizmine karşı ,doğu Müslümanlarının; özelde ise Arap camiasının içten içe kapıldığı bir aşağılık kompleksinin tezahürünün bilinç altısıyla çözüm yolu arayışının bir sapma yol yorumudur.

Sosyalist İslam’ı, ideolojik ve tarihsel olgu içersinde iyi değerlendirmek ve hatta daha geniş manada ideolojiler ve İslam bağlamındaki ilişkiyi,çağdaş İslam düşüncesinin oluşumunu,tarihsel kaynaklarını ve bu oluşumlarla beraber İslami düşünce geleneği içindeki sapma yorumları,sapık kolları fark edip hak ile batıl ayrımının tespiti için belki de İslami düşünce geleneği üzerine Muhyiddin- Arabi’den İmam-ı Rabbani’ye,İbn-i Haldun’dan İbn-i Farabi’ye /Rüşd’e,/Gazali’ye kadar, Cemaleddin El-Efgani’den,Muhammed Abduh’a,Abdulvahhap’tan Hindistanlı Ahmet Hana/Mirza Gulam Ahmet’e G kadar,Muhammed Hamidullah ’tan Muhammed İkbal’e kadar ve İbn-i Teymiyye’den Hallacı Mansura Mevlana’dan/Yunus’tan /H.A.Yeseviye kadar,belki de Ali Şeriati’ den Cemil Meriç’e kadar bir anlam ve zihniyet okumasına ,tahlil ve etüt sürecine girdiğimizde Sosyalist- İslam/Kapitalist-İslam /Ilımlı İslam gibi batıcı oryantalist etkiyle; temelde İslamı -izmleştirip dini ve teolojik bir alanı ideolojik bir anlam alanına kaydırıp keyfilik içeren birtakım ideolojik yapılara dönüştürerek , millet gerçeğini ve fikrini kaldırıp,İslam alemini birbirine tefrikacı bir gözle bakan muhalif bir bütünsellik içinde etni-siteler mezarlığında ağırladığını görürüz.Saydığım isimleri okumak binlerce yıllık İslam geleneğini,bu gelenek içindeki millet ve devlet ilişkilerini incelemede,ideolojiler ve İslam bağlamını anlamada,İslam’ın bütünselliği içersinde tasavvufi,kelami,felsefik,fıkhi ve islami düşünce geleneğindeki kırılma noktalarını anlamada faydalı bir zihinsel farkındalık ortaya koymamızı sağlayacaktır.

Milliyetçiliğin yakın gelecekteki iki düşmanı olarak burada açıklamış olduğumuz yeşil-sol ve ulusal- sol tehlikesini önceden görebilme ferasetine sahip Başbuğumuz Alparslan Türkeş sol-ulusçuluğa dikkat çekerek bir dönem ülkücü camiada kullanım vurgusuna başlanan’ toplumcu milliyetçilik’ tanımlamasını ve böylesi bir sıfatsal vurgulandırmayı yasaklamış ve buna dikkat çekmiştir.Başbuğ ‘toplumcu milliyetçilik’ kavramsallaştırmasının , sol ulusçuluk ve nasyonal sosyalizm çağrıştırması bir anlam ithamına uğramasının tehlikesini sezmesi ve sol ulusçuluğa karşı milliyetçi kesime ideolojik anlamda uyarıcı bir mesaj vererek aslında geleceğe belki de günümüze dair bir parantez açarak,uyarıcı lider yaklaşımı ortaya koymuştur.Bir yandan milliyetçilik ile sol-ulusçuluğun farklılığını bu vb uyarıcı yaklaşımlarıyla ortaya koyarken,diğer yandan milliyetçilerin İslami fundementalizme karşı olduklarını ve İslam fundementalizminin, İslam toplumlarının vahdaniyeti ve bekası için büyük tehlike arz edeceğini ortaya koyarken; Arap dünyasındaki sosyalist-İslam ve sosyalist-İslam okumasının beslediği,yönlendirdiği,tetiklediği yeşil fundemantalizmin ve bir adım ötesi militarist algısallık içeren İslam okumalarının Türkiye cephesini ve Türkiye’deki siyaset algısına etki edip yön vermesi ihtimalinin tehlikesine değiniyordu kanaatime göre.

Milliyetçilik bu sapma yorumlara karşı kendi iç merkez inşasını kuramazsa,kendisini ortaya çıkaran ve kendisine şekil veren mayasını, tarihsel dinamiklerini ve milletin bugün milliyetçilere biçtiği görevsel anlamı iyi okuyamazsa,farklılıklarının farkında olup milliyetçi bilgiyi milliyetçi toplumsal bilince dönüştüremezse,halkın siyasi kültürel düzlemini ortaya koyacağı milli programıyla ideolojik duruşuyla zenginleştiremezse,Türkiye de milliyetçi siyasi kodlamanın merkezini MHP olarak kuramazsa,tarihsel politik geleneğini modern politik açılımlarla söylem ve eylem anlamında toplumsal siyaset algısına taşıyamazsa,Türklük ve İslamiyet,Osmanlı ve Cumhuriyet,Laiklik ve Demokrasi,Turancılık ve Avrupa Birliği gibi konularda itidali ve ihtiyatı değil idealini ortaya koyamazsa,kendi kültürel donanımı içerisinde milliyetçi iç entelektüellerini yetiştiremezse,yazılı ve görsel medyada etkinliğini ve görünürlüğünü artırmazsa,toplum içi sosyal hayatta hakim bir ekonomik varlık kuramazsa,Türkiye’de modernist ve yeni melezci siyasi oluşumlara karşı ve politik kavram kargaşasının doğurduğu kafa karışıklığı sonucunda, kendi mana ve muhteviyatını tarihsel görevini ortaya koyamazsa; korkarım ki 21.yy da Türkiye’de milliyetçiliğin ideolojik beyin ölümü gerçekleşmiş olacaktır.Hastanede bitkisel hayata girip, beyin ölümünün gerçekleşmesini dört gözle bekleyen ve bu hastanın fişini çekmek için sıraya girmiş olan bir çok yabancı ve yerli hekim ne yazık ki şimdiden o gün için hazırlanmaktadırlar..ZAFER ALLAHA İNANANLARINDIR.

Ahmet Kaya´nın Gerçek Yüzü!

 Ben sadece müziğini dinliyorum..Fikirlerini benimsemiyorum diyen herkese buradan duyurulur!

Onlarca kaset bastı biz milyonlarcasını aldık. Onun hakkında söylenenlere çoğumuz 'bizi sanatı ilgilendirir!' dedik.Ahmet Kaya Öldü ölmedi diye tartışıla dursun haberkenti.com haber portalı Kaya hakkında şok bir video yu gündeme getiriyor.

O BİR SANATÇI MI HAİN Mİ?

Yıl 1999. Almanya'nın Münih Kenti'nde 'Barış, Demokrasi ve Özgürlük Festivali' İsimli etkinlikte Abdullah Öcalan posterinin altında on binlerce pkk yanlısına-ki (elde taşınan pankart ve bayraklar onu gösteriyor) konser veren bugün için öldüğü iddia edilen Ahmet Kaya’nın şok görüntüleri Türkiyede ilk kez www.haberkenti.com’ da yayınlanıyor. “DOST APO’YU ÖZLEDİK!” Kaya kendisini izlemeye gelen kalabalığa “Kürdüz Biz” isimli şarkısını seslendirirken “barışı özledik” sözlerini değiştirerek “o dostu özledik” ve tekrarında ise “Apo’yu özledik!” diyor.

Şarkının sözlerini “Apo’yu özledik” şeklinde değiştirdikten sonra dinleyicilerinden zafer işaretleri ve “biji serok apo” sloganları atarak alkış alması onun 3 defa daha aynı sözlerle aynı şarkıyı tekrarlamasını sağlıyor.

SANATI BİZİ İLGİLENDİRİR DİYENLERİN BU GÖRÜNTÜLERDEN VE BU ŞARKISINDAN HABERİ YOK!Iste o konser deki şarkı kayiti:Ahmet Kaya-Almanya KonseriKürdüz ölene kadar Vallahi biz dostu özledik Kürdüz ölene kadar Vallahi barisi özledikKürdüz sonuna kadar Vallahi APO ’yu (Terörist başı Abdullah Öcalan) özledik Kürdüz sonuna kadar Vallahi biz dostu özledikŞARKI ARASINDA KIŞKIRTAN KONUŞMASI“Yasamak,tek basina birsey degil.Yasamak,kari koca olarak yasamak birsey degil.Yasamak,iki kisiyle yasamak da birsey degil.Yasamak,onurunla,namusunla,ulusal kimliginle,halkinla yasamaktir.Onurlu yasamaktir,serefli yasamaktir.Biz bedeli ne olursa olsun yasamimizin hiçbir zerresinde ne Türkiye ne de Türk düsmanligi yaptik.Ama biz hayatimizin basladigi noktadan bu güne kadar geçen süre içerisinde bagimsiz,demokratik bir ülkenin dürüst Kürtleri olarak yasamak istedik.Artik savas naralarinin yerine baris naralarinin alanlari doldurdugu bu zamanda,çok dogru seyler yapmaya yüz tutmus su anlarimizda sakin olaki akliniza söyle birsey gelmesin. Acaba buralardan uzaklara mi gidiyor? Yok öyle birsey…Baris ve baris yanlisi insanlar onurun ve namusun dimdik silahidir.O yüzden biz askla,sevdayla,kavgayla büyüdük.Bu yüzden sakin ola ki barisi teslimiyet gibi düsünenler böyle bir gaflete düsmesinler.Biz sevdayi da biliriz,kavgayi da biliriz.”AHMET KAYA NASIL BİTTİ! ·  Şubat 1999’da Magazin Gazetecileri Derneği’nin (MGD) ödül töreninde “Artık Kürtçe okuyacağım. Kürtçe klip çekeceğim. Bu klibi yayınlmayanlar Kürt halkına hesap vermek zorunda kalacak' şeklindeki sözleri nedeniyle “Halkı din, dil, ırk ayrımı gözeterek kin ve düşmanlığa açıkça tahrik ettiği' iddiasıyla bir günlüğüne cezaevine giren Ahmet Kaya, yurtdışına çıktı ve bir daha geri dönmedi. Birçok davadan yargılanan ve mahkumiyeti bulunan Kaya’nın seyir defterinden bazı notlar şöyle:
      
·        MGD’de yaptığı konuşma nedeniyle 6.5 yıldan 13.5 yıla kadar hapis istemiyle yargılanıp beraat etti. ·        Temmuz 1999’da Münih’te verdiği bir konserde “Arabamı şerefsizlerin memleketinde bıraktım' dediği iddia edildi. ·        Frankurt’ta PKK’yı öven konuşması nedeniyle İstanbul 3 No’lu DGM’de 10 Mart 2000’de hakkında gıyabi tutuklama kararı çıkarıldı. ·        1993’te Almanya’da Abdullah Öcalan’ın posteri önünde konser verdiği gerekçesiyle 3 yıl 9 ay ağır hapis cezasına mahkum oldu. ·        Kasım 1993’te Berlin’de verdiği konserde “Dağdaki adamın paraya ihtiyacı var' dediği için yasadışı terör örgütüne yardım ve yataklık etmekten 4.5 yıl ağır hapisle cezalandırıldı. ·        Nisan 1999’da, Almanya’daki konserinde, “Beni de İmralı’ya o saygı değer şahsın yanına koyun' dediği için hakkında soruşturma açıldı. ·        Mart 1999’da Hollanda’nın Rotterdam kentinde verdiği konserde Öcalan’ı kastederek, “Vallah bir dostu özledik. Kürdüz ölene kadar. Barışı özledik. Vatansızlıktan üşüdük' diyen Kaya, Haziran 1999’da Hamburg’daki konserde, “Türkiye’yi çok seviyorum. Andım var Dersim Dağı’nın tepesine ev kuracağım. Bu savaşı durduracağız' diye konuşuyordu. ·           Fransa’da verdiği konserde aldığı 4.5 milyar lira ile PKK krizine yol açtı. PKK’lılar ‘örgütün adını kullanıp lüks içinde yaşıyor’ diye bu kezde Kaya’ya tepki göstermişlerdi.  

TÜRK MEDYASINDA İLK KEZ  

 1999 Yılında Almanya’da düzenlenen konserin organizatörlerinden biri de olan Medya tv de gösterilen bu görüntüler zamanla hasır altı edilmişti. O dönemde Konserden haberdar olan Hürriyet ve Milliyet gazeteleri Avrupa temsilcileri haberi “ Ahmet KAYA hangi dostu özledi” şeklinde haberi vermiş ve Kaya’nın sadece  “DOST” Demesini eleştirmişlerdi Açık açık “APO” kelimesinden ise bihaberdiler.Şimdi teknoloji ilerledi, aradan 7 yıl geçti Türkiye internetle tanıştı insanların haber kaynakları internete taşındı .Dolayısıyla geleneksel medya yerini net medyasına bıraktı...Bu haberde o farkın ürünü işte...

1944 TÜRKCÜLÜK DAVASINDA NIHAL ATSIZIN SAVUNMASI 1.BÖLÜM

DÂVÂNIN MÂHİYETİ


Bu dâvâ, savcının iddiaya uğraştığı gibi yeni bir rejim ve yeni nizam kurmak dâvâsı değil, Türkçülük düşmanlarının yaygarasına aldanarak kuruntuya kapılanların hiç yoktan ortaya attıkları bir “açık kapıları zorlama” dâvâsıdır. Bu dâvâ; gizli cemiyet, şifre, parola, telsiz, hükûmet darbesi, vatan ihaneti gibi efsanelerle dünyayı velveleye veren şahsî düşmanlarının, boş ve hayâlî iddialarını zorla ispat etmek için mâsum insanlara, gerçek yurtseverlere savurdukları iftiraların dâvâsıdır.
Kâzım Alöç’ün, Turancılar dâvâsını anlaşılmaz bir taassupla ne kadar yanlış bir zaviyeden gördüğünü, iddialarının ne kadar çürük olduğunu belirtmek, bunun sonunda da müdafaa hakkımı gereğince kullanmak için, iddiasının mahiyetini açığa vurup mahkemenin ve bütün dünyanın önüne sermek icap ediyor.


Savcı yerinde duran bu adam her şeyden önce yazılı vesikaları tahrif etmiştir: Ben “bedava broşür verelim” diyorum, o bunu “gizli broşür” şekline sokuyor.
Ben “Türk illerinin dünkü, bugünkü sınırları” diyorum, o bunu “yarınki sınırlar” diye tahrif ediyor.
Ben “millî ülkülerin üçüncü merhalesi cihanı kaplamaktır” diyorum, cihanı istilâya kalkıştığımızı ilân ediyor.
“Ölmüş devlet reisinden” bahsediyorum, “ölmüş reisicumhur” hâline getiriyor. Ne ben acemi bir lise talebesiyim; ne de o benim tahrir vazifelerimi düzelten bir edebiyat öğretmenidir. Taşıdığı soyadı bile yanlış olan öğretmenler benim yazılarımı düzeltemez.


Kâzım Alöç yalnız metin tahrifiyle kalmamıştır. Almanlar ve İtalyanlar aleyhindeki manzum ve mensur yazılarım kendisince malûmken ve Almanlar'ın Balkanlara inerek Türkiye’ye saldırmalarına muhakkak diye bakıldığı bir zamanda yazılmış olan vasiyetnamem kendinin önünde iken, hele bu vasiyetnamenin oğluma ait bölümünde Almanlar ve İtalyanlar da millî düşmanlarımız arasında sayılmışken bana faşist taklitçisi diyerek metni tahriften daha kötü bir hakikat tahrifine tenezzül etmiştir.


Dâvâ dosyasındaki mektupları görebilseydim daha birçok tahrif örnekleri verebilirdim. Fakat bu kadarı da ispat ediyor ki, Savcı Kâzım suç teşkil etmeyen yazılarımızı beğenmediği için, bunlarda küçücük değişiklikler yapmakta mahzur görmüyor. Esasen savcı Kâzım hiçbir şeyi beğenmiyor. Ona göre bizim her hareketimiz bir suç teşkil ediyor. Doktor Hasan Ferit suçludur, çünkü dargınları barıştırmıştır. Orhan Şaik, o da suçludur, çünkü dargınları barıştırmamıştır. Zevcemin “sıhhatini bildir” diye çektiği telgraf suçtur. Onun için bu telgraf suç delili olarak dosyaya konmuştur. Orhan Şaik’le birlikte Malatya ve Edirne’de bulunuşum da suçtur ve Orhan’ın “Malatya’da beraberdik” deyişi bir itiraftır. Bu zihniyet ve mantığa göre hakka yakın olmak için Kâzım Alöç’den ırak olmaktan başka çıkar yol kalmıyor demektir ki o da bizim ihtiyarımız dahilinde değildir.


IRKÇILIK


Irk, aynı kökten gelen insan veya hayvan topluluğu demektir. Arapça olan bu kelimenin Türkçesi Doğu Türkleri'nde “uruk”, Batı Türkleri'nde “soy”dur. “Soy” dilimizde asalet ifade eder. “Soylu” demek asil, necip demektir. “Soysuz” bunun zıddıdır. Bir şeyin bozulması “soysuzlaşma”dır. Demek ki soyun varlığı ve iyi mânâ ifade etmesi, milletin şuurundan tahteşşuuruna kadar, yahut tahteşşuurundan şuuruna kadar geçmiş ve dilde temellenmiştir. Nitekim soy ve ırk hayvanların bile asillerinde, değerlilerinde aranır, yarış atlarında olduğu gibi.


Savcı Kâzım, iddianamesinin ikinci sahifesinde “20'nci asra gelinceye kadar dünya yüzünde en müfrit milliyetçi memleketlerde bile kan esasına dayanarak ırk tasfiyelerine rastlanmamıştır” diyor ve bunu yalnız son zamanların Alman ırkçılığı ile başlamış bir hareket diye gösteriyor. Hâlbuki tarihte ırkçılık vardır. Uzak ve yakın zamanlarda vardır. Yabancılar bile Türk ırkına övünç verecek şekilde Türk ırkçılığı yapmıştır. Arap devleti olan Abbasî İmparatorluğu’nun hükümdarları Türk ırkının üstünlüğünü anlamışlar, ordularını bu üstün ırkın askerleriyle kurarak kuvvetlenmişler, Türkler başka milletlerle karışarak soyları bozulmasın diye Türkistan’dan Türk kızları getirip Türk askerlerinin bunlarla evlenmesini kanun hâline sokmuşlar, hattâ Türkler ahlâkça da başka milletlerin tesirinde kalmasınlar diye yeni bir şehir kurarak Türk askerlerini zevceleriyle birlikte o şehre yerleştirmişlerdi. Tarihteki türlü Türk hanedanlarında hükümdarın Türk zevcesinden doğan şehzade veliaht olurdu. Osmanlı padişahı İkinci Selim, cinsî hayatta kadın rolü oynayarak Türk halkının ahlâkını bozuyorlar diye Arnavutlar'ın Anadolu’ya geçmelerini yasak etmişti. İkinci Mahmud, yeni kurduğu Türk ordusunda, zekâlarının azlığından dolayı Çerkezler'in miralaylıktan daha yukarı terfi etmemeleri için ferman çıkarmıştı. Vaktiyle Yeniçeri Ocağı’nın kurulmuş olması da ırkçılığın aleyhinde bir hareket değil, onun tamamlayıcısıdır. Çünkü Osmanlı ordusunun 400.000 kişi olduğu heybetli günlerde devşirmeler en çok 20.000 kişiyi geçmiyordu. Evlenmeleri yasak olan bu devşirmeler kapıkulu, yani padişahın köleleri idi. Çünkü Türk devletinde Türk’ten köle olmazdı.


Tarihte siyasî vakalar olarak görülen ırkçılık ilmî bir mevzudur. Ondokuzuncu asırdan beri işlene işlene kanunları bulunmuş, tam bir bilim olmuştur. Kendi tarihini bile bilmeyen Kâzım’ın bir ihtisas şubesi olan ırkçılıktan habersiz olması mazur görülebilir. Fakat savcı Kâzım’ın aklı ermiyor diye ilim inkâr olunamaz. Delilik, sara, boy, renk gibi hususiyetler ırsen intikal ettiği gibi mânevî hasletlerin, hattâ şairlik, musikişinaslık gibi şeylerin geçtiği de ilmî hakikattir. Musikişinas aileler, cani aileler olduğunu savcı Kâzım belki gazetelerde veya dergilerde görmüş, hiç olmazsa bazı filmlerde seyretmiştir.
Ailelerde irsî hususiyetler olduğu gibi ırklarda da irsî hususiyetler vardır. Yüksek ırklarda bu hususiyetler müspet hususiyetlerdir. Bu müspet hususiyetler ancak aşağı ırklarla karışma neticesinde bozulur. Yüksek ırk pek çabuk bozulur. İki müsavi ırk olan Norveçliler ile İtalyanlardan yüzer çift evlense doğacak çocukların aşağı yukarı yarısı Norveçliye yarısı İtalyan’a benzer. Fakat yüz Türk’le yüz zenci evlense doğacak çocukların hepsi zenciye benzer. Çünkü zenci aşağı ırktır. Tesâlüpte onun hususiyetleri üstün bir yer tutacaktır. Zenciden daha üstün, Türk’ten daha aşağı olan öteki ırklarla yapılan karışmalarda da Türk ırkı üstün hasletlerinden yine kaybeder.

1944 TÜRKCÜLÜK DAVASINDA NIHAL ATSIZIN SAVUNMASI 2.BÖLÜM

Sayı ile bir örnek vermek gerekirse şunu söyleyebilirim ki; yüz Türk'ün yüz zenci ile evlenmesinden doğacak çocukların hepsi zenci olursa; yüz Türk'ün yüz Yahudi yahut yüz Arap veya Kürt; yahut yüz Arnavut, Boşnak, Gürcü veya Rus'la evlenmesinden doğacak çocukların yüzde yetmişi, sekseni Türk'e benzemez. Bu benzemeyiş hem gövde yapısında, hem de karakterdedir.


Temiz ve üstün olan şeylerin çabuk bozulması tabiî bir kanundur. Bir bardak saf suyu bozmak için deniz suyundan bir kaşık yeterse çirkeften bir damla yeter de artar bile.


İşte ırkçılık budur. Yani Türklerin maddî ve mânevî hasletlerinin bozulmaması için onun yabancı kanlarla karışmamasını isteyen millî bir düşüncedir. Gerçi Anadolu'yu alan atalarımız büyük şehirlerde yabancılarla biraz karışmışlardır. Fakat ırk bilgisinin verilerine göre bir topluluk yalnız belli bir zamanda karışır da sonra bu karışma devam etmezse kendi kendisini tasfiye ederek bir müddet sonra eski hâline döner. "Üç göbekten beri Türk olanlara Türk derler" diyen Kâzım Alöç'ün bana isnat ettiği söz buradan çıkıyor. Duruşma sıralarında da söylediğim gibi su katılmamış Türk olmak için üç göbekten beri Türk olmak lâzımdır. Bunu söyleyen de ben değilim, ilimdir. Almanlar Yahudilere, Amerikalılar da zencilere karşı ilmin bu kanununu tatbik ederek üç göbek ilerisine kadar kanında Yahudilik veya zencilik bulunan insanları kendi milletlerinden saymamaktadırlar.
Demek ki Türk milleti dışarıdan gelen yabancılarla aralıksız olarak uzun zaman karışırsa sonunda bir daha eski hâline gelemeyecek şekilde bozulur, maddî ve mânevî üstün vasıflarını kaybeder, neticede de tarihte büyük rol oynayan kahraman Türk olmaktan çıkarak Türkçe konuşmasına, kendisini Türk saymasına rağmen tarihte hiçbir rolü olmayan geri ve kaba ırklar derecesine iner. Bunun sonu yıkılıştır.


Hiç şüphesiz her millet kendi arasındaki yabancılardan bir takımını eritip kendisine benzetebilir ve benzetmiştir. Türkler de, Türkiye'deki dokuz asırlık hayatlarında kendi yapılarının kaldırabildiği kadar yabancıyı eritip kendilerine benzetmişlerdir. Bu kadarı Türk kanını ve Türk içtimaî yapısını bozmaz. Fakat yabancılar sonu gelmeyerek Türklükle karışacak olursa nihayet Türk kanını, bunun neticesinde de Türk seciyesini ve ahlâkını bozar. Bunu fizyolojik bir uzviyetin yabancı maddeleri sindirip eritmesine benzetebiliriz. Bir vücut nasıl yabancı maddelerin ancak kendisine yarayacak olanını hazmedip fazlasını kendisinden atıyorsa içtimaî birer uzviyet olan milletler de aynı şekilde harekete mecburdurlar. Fizyolojik bir uzviyet hazmedemediği ve çıkarmaya mecbur olduğu maddeleri çıkaramadığı takdirde nasıl zehirlenirse içtimaî uzviyet olan milletler de temsili kabil olmayan unsurları çıkaramadığı takdirde zehirlenmeye mahkûmdur. Fizyolojik uzviyetin hazmedemediği maddeler nasıl o uzviyetten sayılmazsa ve uzviyet tartılırken nasıl bu gibi temsil olunamamış maddeler hesaba katılmazsa bir milletin tartısı demek olan nüfus sayımında da temsil olunmamış tortular o milletten sayılamaz. Temsil olunmamış yabancıları o milletten saymak hazmolunmamış gıdaları insan vücudundan saymaya benzer.
Yabancı unsur kendisini o vatana kan bağı ile bağlı görmediği için; kendisini asıl milliyetinden vazgeçmeye mecbur eden millete karşı içinden kin duyduğu için, o milletin içinde yalnız kendi hususî menfaatlerini güder. Fırsat bulduğu zaman ihanetten çekinmez. Tarihteki en büyük imparatorluklar olan Roma, Abbasî ve Osmanlı İmparatorlukları, içlerindeki yabancıların fesadından ve bunların yüksek mevkilere geçmelerinden dolayı yıkılmışlardır. Bir devlet kuvvetli iken ona hizmet eden yabancılar daima görülmüştür. Onaltıncı asırda Osmanlı sadrazamı olan Hırvat dönmesi Sokullu Mehmed Paşa Turancılık yapmış, ondokuzuncu asırda İngiliz Başvekili olan Yahudi Lord Bikonsfild İngiltere'de Yahudi aleyhtarı kanunları çıkarmışlardır. Fakat bunlar arızîdir. Türk tarihi, yabancıların birkaç hizmetine karşılık binlerce ihaneti ile dolup taşan bir ibret tarihidir. Çin'e sefere çıkan Türk hakanını zehirleyen Çinli prensesten, Şerif Hüseyin'e, Çerkez Ethem'e ve Kürt Şeyh Sait'e kadar binlerce vakası olan bir ihanetler tarihidir. Memleketin öz çocukları ise hizmet etmek için yüksek mevkilere geçmeyi beklememişlerdir. Her yerde, her zaman, her şart içinde sessizce, gösteriş yapmadan hizmet etmişler, kan ve can vergisi vermişlerdir.


Türk milletinin gözünü açmak için ileride büyük ciltler hâlinde neşredeceğimiz bu ihanet silsilelerini burada saymaya imkân yoktur. Yalnız, eğer açılabilirse, savcının gözünü açmak için burada birkaç tarihî vakayı anmakla iktifa edeceğim:


1- Namık Kemal'in büyük dedesi olan gazi ve şehit Topal Osman Paşa, Nadir Şah'la savaşırken Osmanlı ordusunda bulunan Araplar ve Kürtler topyekûn ihanet ederek ordumuzun bozulmasına sebep olmuşlardır.


2- Balkan Harbinde, Sırplarla yapılan Kumanova Meydan Savaşı'nda Osmanlı ordusundaki Arnavutlar yine topyekûn ihanet ettikleri için ordumuz savaşı kaybetmiştir.


3- Yine Balkan Harbinde Selanik'i müdafaa edecek olan 40.000 mevcutlu kolordunun kumandanı Arnavut Tahsin Paşa, tek fişek atmadan şehri ve kolorduyu Yunanlılara teslim etmiştir.


4- Birinci Cihan Harbi'nde Araplar İngilizlerle, Ermeniler Ruslarla birleşerek ordularımızı arkadan vurmuşlar, Türk esirlerini kesip doğrayarak örneksiz vahşetler yapmışlardır.


5- Türk milletinin idam fermanı olan Sevr Barışını ancak Ermeni aslından Damat Ferit, Arap Hâdi ve Arnavut Rıza Tevfik imzalamıştır. Rıza Tevfik imzada kullandığı kalemi Amerikan Koleji'ne hediye etmiştir.


6- Mütareke yıllarında "Nemrut Mustafa" diye anılan Kürt Mustafa Divân-ı Harbi sırf ırkî bir taassupla Türk vatanperverlerini idam etmiş, Ermeni tehcirlerini bahane göstermiştir. Ermeni tehcirini yapan Türkleri idam etmekle İstiklâl Harbine iştirak eden Türkleri idam etmek arasında mahiyet farkı olmasa gerektir.


7- Kurtuluş Savaşında Çerkez Ethem ve yardakçıları, Düzce ve Bolu havalisindeki Çerkez ve Abazalar topyekûn millî dâvâya ihanet etmişlerdir. Bunların bir kısmı Balıkesir havalisinde bir Çerkez devleti kurmaya kalkışmışlardır.


8- Kurtuluş Savaşından sonra Doğu Anadolu'daki Kürt ve Zazalar topyekûn isyan ederek ayrı devlet kurmak sevdasına kapılmışlardır.


9- Daha sonra Türk ordusunda bir yüzbaşı olan Kürt İhsan Nuri, Ağrı Dağı'ndaki Kürtlerle birleşerek ve yabancılardan yardım görerek bir isyan hareketi yapmıştır. Dikkate değer ki İhsan Nuri, kumanda ettiği bölüğü de bu isyana sürüklemek istediği hâlde Kürt efrat kendisine uymuşlar, fakat Türk erat bunu kabul etmemişlerdir.


Asırlardan beri içimizdeki yabancılardan gördüğümüz ihanetler Türk halkında aksülamel ve öfke doğurmuş, Aydın illerinde bir millet kahramanı gibi hâlâ anılan ve adına kitaplar çıkarılan Çakırcalı Efe, bu kahraman dağ şövalyesi, Arnavut ve Çerkez mezarlığı yapmaya and içmiş ve andını yerine getirmişti.


Türk milleti içimizdeki yabancıları, gerek bize yaptıkları fenalıkları, gerek ahlâksızlıkları yüzünden daima aşağı görmüş, tehzil etmiştir. Halkın içinde ve kitaplarda yaşayan tabirler, darbımeseller ve fıkralar yabancılara karşı Türk ırkının tiksintisini, gururunu, telâkkisini, inancını göstermektedir.


Savcının anayasaya aykırıdır diye bize yapıştırmak istediği ırkçılığı devlet bilfiil tatbik etmektedir: Maden Tetkik ve Arama Enstitüsü ile askerî okullar ve Hemşire Okulu'na ancak Türk ırkından olan öğrencilerin alınması; 2510 sayılı iskân kanununun; 7, 9, 10, 11, 13'ncü maddeleriyle iskân muafiyetleri nizamnamesinin üçüncü, dördüncü maddeleri; Millet Meclisi tarafından kanunla kabul edilen İstiklâl Marşı'nın ve Harp Okulu Marşı'nın Türk ırkını terennüm etmesi, hep ırkî görüşün mahsûlleridir.


Benim ırkçılıktan dolayı hesap verdiğim şu dakikada, İstanbul Emniyet Müdürlüğünün birinci şubesinde, birinci kısmın bir masasında oturan bir memur bazı genç öğrencilerin Türk ırkından olup olmadığını incelemekle meşguldür.


Bundan birkaç yıl önce Atatürk'e suikastla itham olunarak Ankara'da muhakemesi yapılan Ali Saip'in dâvâsında, Savcı Baha Arıkan Ali Saip'i Kürt olmakla itham etmiş ve Kürtlüğü bir suç gibi yüzüne çarparak Kürt olduğu için devlet başkanına suikast yapabileceğini ileri sürmüştü. Yani o zaman bir savcı ırkçılık yapmıştı. Bugün ise başka bir savcı ırkçılığı yurda ihanet gibi göstererek ırkçıları itham etmektedir. Devletin kanunları savcıların keyfine göre ayrı ayrı mânâlar alamaz.

1944 TÜRKCÜLÜK DAVASINDA NIHAL ATSIZIN SAVUNMASI 3.BÖLÜM

Millet fertleri de savcılar, kanunları başka başka anlıyor diye oyuncak yerine konulamaz. Ya odur, ya da budur. Ceza kanunumuzun birinci maddesi “kanunun sarih olarak suç saymadığı bir fiil için kimseye ceza verilmez” demesine, devletin orduda bilfiil ırkçılık yapmasına göre demek ki ırkçılık suç değildir. Suçsa asırlardan beri ayrı cemaat teşkilâtları, yalnız kendi aralarında evlenmeleri, dinî törenleri ve ayrı mezarlıkları ile bilfiil ırkçılık, hem de Yahudi ırkçılığı yapan Selânik dönmeleri niçin cezalandırılmıyor da, bu vatanın hakîkî sahipleri ve bekçileri olan biz Türkler fikir ve nazariyat sahasında kalmış olan ırkçılığımız için takibata uğruyoruz?


Başvekil Saracoğlu Şükrü, 5 Ağustos 1942’de Millet Meclisi’nde verdiği nutukta: “Bizim için Türkçülük bir kan meselesi olduğu kadar ve lâakal o kadar bir vicdan ve kültür meselesidir” diyerek kan, yani ırk esasını kabul etmişti.


26 Birinciteşrin 1941 Pazartesi günü çıkan gazetelerde, İstanbul halkına bir veda demeci neşreden eski Örfî İdare Kumandanı Ali Rıza Artunkal Türk Milleti’ne değil, asil ve temiz Türk ırkına hitap etmişti.


Görülüyor ki, eski Örfi İdare Kumandanı “asil ve temiz Türk ırkı”ndan bahsederken yenisi ırkı inkâr ederek ırkçılığı vatan ve millet ihaneti sayıyor. Bunların hangisi doğrudur? İkincisi doğru ise niçin Ali Rıza Artunkal, Saracoğlu Şükrü ve orduya bilfiil ırkçılığı koyan Çakmakoğlu Müşir Fevzi Paşa hazretleri de bizim aramızda değildir? Adaletin eşit olması için aynı suçu işleyen bütün insanların aynı takibata uğraması icap eder. Aksi takdirde adalet yerine getirilmiş olmaz.


Irkçılık resmî neşriyatla da teyid edilmiş, Maarif Vekâleti neşriyatında, bilhassa inkılâp derslerinde son haddine varmıştır. Mahmut Esat Bozkurt’un İnkılâp Tarihi kürsüsünden verip bastırdığı takrirler Türk gençlerinin kalbindeki yankısını hâlâ kaybetmemiştir. Eski bir adliye vekilinin, resmî bir hükûmet organı olan kürsüden devletin bugüne ve yarına muzaf düşüncelerini gösteren bu takrirleri vermesi dikkate değerdir.


Irkçılığı; kabul ettiği iskân kanunuyla sade Millet Meclisi, askerî okullarda tatbik ettiği usulle ordu, 5 Ağustos 1942 nutkuyla başvekil, neşrettiği kitaplarla Maarif Vekâleti ve üniversite yapmış değildir. Şimdiye kadar ikisi de benim tarafımdan olmak üzere çıkarılan Türkçü dergilerde de ırkçı neşriyat yapıldığı, bunda benim geniş bir payım olduğu hâlde ne Örfî İdare, ne müddei umumîlik, ne Emniyet takibat yapmamıştır. 1931’den 1941’e kadar suç olmayan bir fiilin, ceza kanununda değişiklik olmadığı hâlde 1944’te birdenbire suç diye vasıflandırılmasının hesabını vermeye mecbur olan ben değilim, Savcı Kâzım’dır.


Irkçılık Türkiye’de yabancı ırkların tesanüdüne karşı bir aksülamel olarak doğmuştur. Azınlıklar hususî cemaat teşkilâtları, Türkler'le karışmamak hususundaki gelenekleri, birbirlerini koruyan tesanütleri, ayrı mezarlıkları, ayrı dilleri ve dinleri, ayrı mektepleri ve soyadlarıyla kendi ırkî hüviyetlerini inatla sakladıkları, yani memlekette Türklükten başka ayrı millî hüviyetler yaşatarak millî birliğe engel oldukları, Türkiye’yi yirmi parçaya ayırdıkları hâlde bunun suç sayılmayıp da, onların bu ayırımcı ve bozguncu hareketine karşı millî bir reaksiyon gösteren, memlekette tek ve rakipsiz bir Türk ırkından başka hiçbir ırk kalmamasını isteyen, yani Türkiye’nin mânevî birliğini özleyen Türklerin, bu memleketi bin bir parçaya ayırmakla itham edilmesi gibi bir düşünceye tarihin hiçbir çağında, hiçbir yerde, hiçbir millette rastlanamadığı gibi bugünkü hukuk telâkkileri de buna müsaade etmez.

Kâzım Alöç’ün inatla müdafîliğini yaptığı başka ırklar, her vesile ile kendilerini Türk’ten ayrı saymakta devam ettiklerini gazetelere verdikleri ilânlarla da göstermektedirler. Mahkemenize sunduğum iki gazetedeki ölüm ilânları sözlerimin delilidir. Birinde (4 Kânunuevvel 1944 tarihli Akşam’da) Ümerâ-yı Çerâkese’den Murat Beyin kerimesi İsmet Hanım'ın, öbüründe de (30 İkinciteşrin 1944 tarihli Cumhuriyet’te de) maruf tüccar Sabri Süleymanoviç’in acı ölümlerinden bahsolunuyor. Irkçılığı millî tefrikacılık sayanlar ve hele bu hususta isterik bir hassasiyet gösteren Kâzım Alöç bu ilânları görmeli, Çerkezlik ve Boşnaklık iddiasının gösterişli şekilleri olan bu ilânları verenler hakkında takibat yapmalıydı.


Burada kendiliğinden bir sual vâki oluyor: Madem ki ırkçılık Kâzım Alöç’e göre yanlış, sakat bir zihniyetti, o hâlde niçin kendisi bizim ırkımızı aramak sevdasına kapıldı? Niçin Barıman’ın, Reha’nın, benim ve zevcemin ırklarımızı aramaya kalkıştı? Burada dördüncü göbek babam hakkında savurduğu Rumluk iftirasını da reddetmeye mecburum. Belki bunun yeri burası değil gibi gözükür. Doğrudur. Fakat o duruşmam sırasında buna mâtuf sözlerim durdurularak bunları müdafaama bırakmam mahkemece bana ihtar olunduğu için ben de bu ihtara uyarak bu meseleyi şimdi ele alıyorum:


21 Temmuz 1944 Cuma günü ilk sorgum yapılırken Kâzım Alöç vasiyetnamemdeki şeceremi mevzuu bahsederek: “Siz dördüncü göbek babanızı bilmiyorsunuz ama biz tahkik edip öğrendik” demiş ve “kimmiş?” diye vâki olan sualime de “Tabiî bir Türk köylüsü” diye cevap vermişti. 22 Temmuz 1944 Cumartesi günü yapılan ikinci sorgumda dördüncü göbek babamın Rum olduğunu, çünkü Pontus’tan göçerek Midi köyüne geldiğini söylemiş, bu malûmatın nereden elde edildiği hakkındaki sualime de “mütehassıslara yaptırılan inceleme ile” diye cevap vermiş, fakat bu hayâlî mütehassısların kimler olduğunu bildirmemişti. Aynı gün zevcemin yine vasiyetnamede bulunan şeceresini mevzuu bahsederek onun da tahkik edildiğini ve doğru çıktığını, Reha hakkında yapılan incelemede de Reha’nın Berberî ırkından olduğunu tespit ettiklerini ve bu Berberîliğin uzak değil, ikinci atadan geldiğini söylemişti. 7 Eylül 1944’te okuduğu son tahkikat kararında ise Rumluğu biraz daha yaklaştırarak dördüncü göbek babamdan üçüncü göbeğe indiriyor ve dedemin babası için “dönme olduğu mervî Ahmet” diyor. Bu kadar mühim ve tarihî bir dâvâda bir savcının rivayetlerle değil, riyazî katiyetlerle söz söylemesi icap ederdi. Duruşma sırasında, Midi köyünde yaşayan doksan yaşındaki bir ihtiyarın (ki Kâzım’ın mütehassıs dediği adam herhâlde bu olacak) sözlerine atfen bu rivayetin çıktığını itiraf eden savcının biraz içtimaiyat bilgisi olsaydı, bir soyadının ancak uzun bir zamanda teşekkül edeceğini, bir dönmenin veya oğlunun “Çiftçioğlu” diye bir soyadı alamayacağını kestirirdi. Biraz Türkiye coğrafyası bilseydi başka yerlerden Gümüşhane vilâyetine bir muhaceret değil, toprağı verimsiz ve taşlık olan Gümüşhane vilâyetinden dışarıya doğru bir göç olduğunu bilirdi. Biraz istatistik yıllıklarını karıştırmış, eski ihsâî malûmata bakmış olsaydı Türkiye’nin 63 vilâyeti arasında yüzde hesabıyla Türkler'in en kalabalık olduğu vilâyetin Gümüşhane olduğunu görürdü. Tarih ve etnolojiye biraz vukufu olsaydı, Gümüşhane vilâyetinin Bayındır Türkleriyle dolduğunu, Fatih Sultan Mehmed’in de buraya Amasya’dan bir yığın Türk getirdiğini hatırlardı. Hepsinden sarf-ı nazar biraz mantıkî düşünebilseydi, Karadeniz kıyılarında balıkçılık eden Rumların Zigana Dağları’nı aşarak Dorul’a gelip çiftçilik yapamayacaklarını, sahil ahalisinin daima sahillere hicret ettiğini düşünebilirdi. Bütün bunlardan sonra beni bütün psikolojimle tanımak iddiasında bulunan Kâzım beni cidden tanısaydı, eserlerimi okusaydı bende bir dönme torununun psikolojisi bulunmadığını idrak ederdi. Dönme psikolojisinin nasıl olduğunu Kâzım Alöç çok iyi bilir. Nihayet şunu da hatırlatmak isterim ki; bugün Midi köyünde yaşadığı iddia olunan doksan yaşındaki ihtiyar, hakikaten mevcutsa, benim ne dördüncü ve ne de üçüncü göbek babamı görüp tanımış olamaz. Babamın ve dedemin malûm olan doğum yıllarına göre bu, imkânsız bir fantezidir. Mahkemeyi bir de karışık rakamlarla yormamak için bu hesapları göstermekten vazgeçiyorum. Çünkü diğer delillerim her yerde olduğu gibi burada da bir iftiraya uğramış olduğumu kâfi miktarda ispat etmektedir.

Şimdi, Eski atamın ilk önce “Türk”, ikinci seferde “Rum”, üçüncü seferde “rivayete göre dönme” olduğunu söyleyen, yani bir meseleyi üç seferde üç ayrı şekilde ortaya atan Kâzım’ın sözlerinden hangisi doğrudur? Ve biz onun sözlerinden hangisine inanıp hangisine inanmayacağımızı nasıl kestiririz? Belli ki bu iftira benim ırkçılık prensibimi çürütmek için ortaya atılmıştır. Fakat çürütülemez. Farzımuhâl benim, ana ve baba tarafından bütün ecdadım gayr-ı Türk olsa bile yine bununla ırkçılık ülküsü çürütülemez. Çünkü ilmî hakikatler ve tarihî zaruretler, şahısların hususî durumuna bağlı değildir. Eğer ben hâlis Türk değilsem ırkçılık dâvâsını gütmem hem samimî olduğumu, hem de bu dâvânın haklı ve kuvvetli olduğunu gösterir. Çünkü ırkçılık ülküsünün zaferinde şahsî hiçbir kazancım yoktur.


Savcının ırkçılıktan dolayı bana yakıştırdığı 142'nci maddenin ırkçılıkla ilgisi olamaz. Ceza Kanununu iyi karıştırsın. Irkçılığı suç sayan başka bir madde bulabilirse onu ileri sürsün. Çünkü 142'nci maddede zikrolunan içtimaî ve iktisadî zümreler değil; millî, ırkî veya kavmî zümrelerdir. 142'nci madde memleketin iktisadî nizamını bozmak ve içtimaî bir zümre olan amele sınıfının diğerleri üzerine tahakkümünü mümkün kılmak için faaliyete geçen komünistlere karşı konulmuştur. Komünistler için kullanılan madde, komünist düşmanları için de kullanılamaz. Irkçılığı reddetmek günün birinde bu devletin başında Yahudi bir devlet başkanı, yahut Ermeni bir başvekil, zenci ordu kumandanları, Çingene profesörler görmeye razı olmak demektir. Irkçılığı inkâr etmekle savcının böyle bir duruma razı olduğu anlaşılıyor. Fakat ben asla kabul etmeyeceğim.


TURANCILIK


Turancılığa gelince; Bunun hakkında fazla söz söylemeyi lüzumsuz buluyorum. Dünyanın hiçbir yerinde kendi devletini büyütmek isteyenlere “vatan haini” denmemiştir. Biz Ziya Gökalp’ın, Mehmet Emin’in şiirleriyle beslendik. Haritalarda, ırkımızın yaşadığı yerlere baktık. Milletimize fenalık edenleri tarihte okuduk. Ve millî kini ateşten damgalar gibi kalbimize yazdık.


Irkçı ve Turancı olduğumuz için vatan ve millet haini olduğumuzu gazetelerde ilân eden örfi idare kumandanıyla duruşmamızı yapan hâkimlerin garip bir tesadüfle hep Turancılığa ait adlar taşıması Allah’ın bir lütfu ve bir ihtarıdır. Mahkeme reisi generalin soyadı olan “Yazgan” kâtip mânâsına gelen bir kelimenin Türkistan telaffuzudur. General pekalâ “Yazan” veya “Yazıcı” diye bir soyadı alabilirdi. Bunun Türkistan telaffuzuyla olan şeklini almakla hiç şüphesiz kalbinde oraya karşı olan sevgisini göstermiştir. Albayın soyadı “Kaan” Turan imparatorlarının unvanı olan bir kelimedir. Hâkim Osman Cevdet’in soyadı olan “Erkut” Altay destanlarındaki bir kahramana aittir. Fazla olarak Millet Meclisi reis vekilinin “Günaltay”, bir orgeneralin “Altay”, genelkurmay başkanının “Omurtak”, Isparta mebusunun “Turan” soyadlarını taşıdığını, “Turan” diye bir vilâyet gazetesi çıktığını zikredebilirim. Görülüyor ki, Turan ülküsü ve sevgisi bütün milletin gönlünde, şuurunda, tahteşşuurunda yaşamakta, biz farkına varmadan soyadlarımıza kadar geçmektedir.


Bir gözcü nasıl yalnız sağ gözü tedavi ile iktifa edemezse bir Türkçü de öylece yalnız Türkiye Türkleri'ni düşünmekle kalamaz. Nitekim hükûmet de dış Türklerle ilgisini kesmemiş, ilk uygun fırsatta Antakya Sancağı’nı ilhak etmiştir. Halep ve Musul da Millî Misaka dahildir. Antakya’yı istemekle ırkımızın beşiği olan ülkeleri istemek arasında mahiyet farkı yoktur. Kimseden haksız bir şey talep etmiyoruz. Atalarımızdan kalan mirasın, mefahirimizin gömülü olduğu toprakların bizim olması ülküsünü kalbimizde taşıyoruz. Oraları unutmamak istiyoruz. Ben bunları şahsım için istemiyorum. Oralarda çiftlik yahut apartman yapacak değilim. Milletim için düşündüğüm haklardan dolayı da kimse bana “vatan haini” diyemez. Bu çirkef iftirayı iadeye tenezzül etmiyorum. Kimin hain, kimin vatanperver olduğunu tarih tayin edecektir. Hattâ etmiştir bile.


Mahmut Esat Bozkurt’un, “Atatürk İhtilâli” adlı kitabında ve Atsız Mecmua, Orhun, Bozkurt, Çınaraltı ve Tanrıdağ dergilerinde Turancılık için çıkan yazılardan hiçbirinin takibe uğramaması bir gaflet eseri değildir. Çünkü bir devletin 1931’den, 1944’e kadar gaflet etmesine imkân yoktur. Kanunlarımızda Turancılığı suç sayan musarrah bir madde olmadığı için şimdiye kadar kanunî takibat yapılmamıştır. Anayasamızda Turancılıktan bahis yoktur. Fakat Anayasamızda ahlâktan da bahis yoktur. Kâzım Alöç’ün mantığı ile yürürsek ahlâkı müdafaa eden insanları da anayasanın ana vasıflarını bozmakla itham ederek cezalandırmak icap eder. Turancılığın yüksek bir ülkü, uğrunda can verilecek millî bir fazilet olduğunu ben tespit ettim. Suç olup olmadığını da mahkemeniz takdir edecektir.


HÜKÛMETİ TAHKİR


Hükûmeti tahkir ettiğim hakkında Kâzım Alöç’ün dayandığı en sağlam delil Cihat’ın ifadesidir. Cihat hakkında ise mahkemeniz elbette bir kanaat edinmiştir. Reha’nın “seni Nafia Vekili yaparız” diye yaptığı bir şakayı doğru sanacak kadar şuurdan mahrum ve ırsiyetinde delilik olan Cihat’ın, hükûmeti tahkir ettiğim yollu ifadesinin hukukî değeri olabilir mi? En yakın vakaları bile hatırlayamayan ve ifadelerine daima “kati olarak hatırlayamıyorum ama...” diye başlayan Cihat’ın, 1941’de hükûmete sövdüğümü nasıl hatırlayabildiği düşünülmeye değer. Duruşma sırasında İsmet Rasin’in dört kişilik küçük otomobiline, aralarında Hamza gibi iki kişilik yer kaplayacak birisi de dahil olmak üzere yedi kişiyi sığdıran; Çınaraltı idarehanesindeki tesadüfî bir konuşmayı kapalı perdeler arkasında yapılmış esrarengiz bir toplantı gibi gösteren bu bozuk beyinli mütereddî 27 Kânunuevvel 1944 Çarşamba tarihli duruşmada, öğleden sonraki celsede hükûmete sövdüğümü pek hatırlayamadığını ifade etmiştir. Öteki maznunlar da bunu teyit etmiştir.


Reha’nın aleyhimde verdiği ifadenin bana kanunî bir suç tahmil edip etmeyeceğini bilmiyorum. Emniyet Müdürlüğünde işkence odasındaki feryatlarını kendi hücremden ıstırapla dinlediğim, mahkemede ilk tahkikattakine aykırı ifade verirse yeniden aynı işkenceye sokulmakla tehdit edildiğini bildiğim Reha, benim gibi bir maznun olan Reha hakikaten onun yanında hükûmeti tahkir etseydim, aramızdaki düşmanlığın en had devrinde yazdığı, benim için iftiralar taşan kitabına bunu almaz mıydı?


Cemal Oğuz’un sözlerine gelince; Duruşma sırasında her şeyi zuhûlle izah eden bu Filorinalı Nazım’ın hayrülhalefi hakkında mahkemeniz bilhassa yaptığı o manzum müdafaadan sonra tam bir kanaat edinmiştir. Tam bir Kemalist olduğunu söyleyerek Turancılığı reddetmesine rağmen, manzumelerinde boyuna Turan’dan bahsetmesi bir zuhûldür. Irkçılığı kabul etmemesine rağmen bir mecmuada ırkçılığı benimsemesi yine bir zuhûldür. Ankara gençliğinin bana gösterdiği konukseverliği kendine inhisar ettirmesi; O da bir zuhûldür. Ülkü ve feragat sözü ağzından düşmediği hâlde kitabını sırf çok satılıyor diye Aylı Kurt yayını olarak bastırmak istemesi, yani adî bir ticarî maksatla hareket etmesi de elbette zuhûldür. Kendisini altı yıldır tanıdığım hâlde benimle 12 yıllık aile dostu oluşu, tabiî yine bir zuhûldür. Velhasıl bu zavallı mahlûkun bizzat kendisi bir zuhûldür. Tabiatın ve hilkatin zuhûlü.

1944 TÜRKCÜLÜK DAVASINDA NIHAL ATSIZIN SAVUNMASI 4.BÖLÜM

O'nun manzume kitabından sırf Atatürk ve İnönü adlarını çıkardığım hakkındaki sözlerinin bir zuhûl olması icap eder. Çünkü ben bu kitaptan Atatürk’ü ve İnönü’nü değil, dalkavukluğu çıkardım. Bir ismi bir kitaptan çıkarmak hakaret değildir. Fakat bazen bir ismi bir kitapta bırakmak o isme hakaret olabilir. Ahlâk ve sanat endişesiyle yaptığım, kendisince de malûm birkaç düzeltmeden dolayı, manzumelerinde ordulara meydan okuyan; ölümü, azabı hiçe sayan bu sahte kahramanın, ilk işkence tehdidi karşısında ödü patlayarak kendisini kurtarmak için bana zuhûlen iftira atacağını nereden bilirdim? Onun manzumelerinden münhasıran Atatürk ve İnönü adlarını çıkarmış olsam bile hakaret bunun neresinde? Bunu hakaret saymak da savcının bir zuhûlü olsa gerek.


Fiilen veya matbuat sahasında muhasama yapmadığımız diğer maznunlar ve şahitler benden tahkir yollu söz işitmediklerini ittifakla bildirmişlerdir.
Geriye savcının elinde kala kala Tevet’e ve Sançar’a yazılmış mektuplar kalmaktadır ki bunda da aleniyet olup olmadığını mahkemeniz takdir edecektir.


Savcı Kâzım zoraki bir aleniyet yaratmak için çırpınmakta ve hiç kimseye gösterilmemiş olan vasiyetnamemi de suç delili gibi ortaya sürmekte ise de gayreti boşunadır. Kâzım Alöç’ün dostu olsaydım, onun da böyle baştan başa vatanperverlik ve ahlâk dersi olan bir vasiyetnamesi bulunmasını temenni ederdim. Onun yerinde olsaydım bunu sahibine iade ederdim.


Kimsenin görüp bilmediği vasiyetnamemde bazı şahısları sevmediğim için beni hiçbir kanun, hiçbir mahkeme mahkûm edemez. Ben herkesin sevdiği insanları sevmeğe mecbur değilim. Hele psikanalizin ortaya koyduğu hakikatlerden sonra; tahteşşuurlarındaki zulmetlerle, gönüllerinde yaşayan ifritlerle hiçbir insanı sevilmeye lâyık bulmuyorum. Bütün didinmelerden sonra büyük kâinat manzumesinde meçhul bir zerre olacağımızı düşünüyor ve bu kadar boş bir neticeye varmadan önceki şu kısa misafirlikte insanların vicdanına karışmak hamakatını gösterenlere acıyorum. Hiçbir hakikî bahtiyarlığın bulunmadığına kani olduğum dünyada tek vazife ve tesellî bildiğim ülkü, şahıslardan sıyrılmış yüksek bir duygu ve düşüncedir. O, çirkin yüzlü ölümü bile güzelleştirip bir sevgili gibi bağrımıza bastırır. Hayatın zehir zemberek kasırgalarını ruhumuzda nisan rüzgârı gibi estirir. Acıların önünde bizi granit heykeller gibi susturur. Ben bu yolun üzerindeyim. Onun içindir ki oğluma zengin olmasını, bahtiyarlık için çalışmasını değil, Turan’ı kurtarmak için yapılacak kutlu savaşta şehit olmasını vasiyet ediyorum. Savcı beğenmese de, bütün dünya hoşlanmasa da ben böyleyim işte. Vasiyetnameyi suç saymak insanların beyinlerinden geçen düşünceleri suç saymaya benzer. Acaba Kâzım Alöç, yirmi üç maznunun kafalarında kendisi için dolaşan mahrem fikirlerden dolayı da herhangi bir kanunî maddenin tatbikini isteyebilir mi?



ANKARA NÜMAYİŞİ


Savcının hakkımdaki iddialarının en garibi Ankara nümayişini hazırladığım hakkındaki sözleridir. Duruşmada elbette anlaşılmıştır ki, bu nümayişi hazırlayan ben değilim. Yaradılışım ve seciyem buna elverişli değildir. Ankara’ya gittiğim zaman, nümayişe iştirak etmiş olanlardan yalnız Cemal Oğuz’u tanıyordum. Tanıdıkları ve avukatları ziyaret ederek, bana gelen yüzlerce gençle konuşarak geçen zamanda bir nümayiş hazırlayacak kadar vaktim acaba var mıydı? İlk defa görülen gençlerle bir nümayiş hazırlamak bu kadar kolay mıdır? Bu gençleri, farzımuhal bir nümayişe tahrik etsem, beni sabahtan akşama kadar kontrol eden polisler farkına varmaz mıydı?


13 Teşrinisânî 1944 tarihli duruşmada Cemal Oğuz, Tevetoğlu’na yazdığı bir mektuba dair söz söylerken: “Atsız’la Sabahattin Ali’nin dâvâlarına ait duruşma sırasında ıslık çalmak suretiyle Sabahattin Ali’ye ve onun şahsında bütün komünistlere karşı tezahüratta bulunacağımızı da yazmıştım” diyor. Bu mektup, son tahkikat kararının 15'inci sahifesinden anlaşıldığı üzere 21 Nisan 1944’te yani ben Ankara’ya gitmeden önce yazılmıştır. Nümayiş muhakkak bir kararla yapıldıysa görülüyor ki bu karardan benim haberim yoktur. 2 Mayıs 1944 günü nümayişi yapmak için; Cabbar, Sait, Cemal Oğuz ve benim aramda verilmiş karar Sebat Oteli’nde değil, savcı Kâzım’ın hayâlhanesinde hazırlanmıştır. Nitekim bu husustaki iddiasında da bir zapt ü rapt yoktur:


1- Son tahkikat kararının 14üncü sahifesinde Cabbar’la Sait’in idaresinde toplanan ve adları tespit edilen 15 kadar gencin Samanpazarı’nda toplanarak nümayiş kararlaştırdıklarını söylemektedir.


2- Son tahkikat kararının 15inci sahifesinde nümayişin Kadastro Okulunda hazırlandığını iddia etmektedir.
3- Diğer taraftan nümayişin Sebat Oteli’nde dört kişi (ben, Sait, Cabbar, Cemal) arasında hazırlandığını ileri sürmektedir.


4- İddianamede ise Sait’i bu komplodan çıkararak nümayişin üç kişi (ben, Cabbar, Cemal) arasında hazırlandığını ispata çalışmaktadır.


Duruşmadaki ifadelerinde Cabbar, Sait ve Cemal Oğuz benim nümayişle hiçbir ilgim olmadığını söylediler. Şahit Osman Yüksel ve Nezahat da bunları teyit ettiler. Yalnız Ülker aleyhime ifade verdi. Bununla beraber bu ifadenin de inanılır bir tarafı olmasa gerek. İnsan ilk defa gördüğü bir genç kıza “şimdi size bir sır vereceğiz” diyerek hazırlamakta olduğu suçu haber verir mi? Ülker’in nasıl bir tesir altında bu ifadeyi verdiğini belirtmek için mahkemeye şu hakikati söylemeye mecburum: "Ülker ve Nezahat âmme şahidi olarak gösterildikleri hâlde, hakikatte Ankara’da tevkif olunarak İstanbul’a getirilmişler, fakat Nezahat’in askerî hâkim olan babasının hususî müdahalesiyle serbest bırakılmışlardır. Bununla beraber serbest bırakılma karşılığı olarak istenilen şekilde ifade vermeye icbar edilmişlerdir. Ülker, mahkeme huzurunda verdiği ifadede İstanbul’da bir otelde kaldığını söylediği hâlde Emniyet Müdürlüğünde kalmış ve mahkemeye polis nezareti altında gelmiştir. Bunun mânâsını takdir akl-ı selime aittir."


Benim anladığıma göre Ankara nümayişi gençliğin müşterek ve fevrî bir hareketidir. Cabbar’ın, Sait’in ve İsfendiyar Barıönü’nün ifadelerinden anlaşıldığına göre, daha ben Ankara’ya gelmeden çok önce Rasih Kaplan, Reşad Şemsettin, Behçet Kemal, Rebiî Barkın, Suut Kemal, Tahsin Banguoğlu gibi mebusların şifahî telkinleriyle komünistlere karşı tahrik edilen gençler Sabahattin Ali’ye hakaret etmeye karar vermişler; Sabahattin Ali de benimle olan duruşmasında “Atsız bu dâvâyı ülkü dâvâsı şekline sokarsa bundan hem kendisinin hem de devletin zarar göreceğini ihtar ederim” diye tehdit savurarak mahkeme salonunu dolduran Türkçü Türk gençlerini hiddetlendirip tahrik etmiş, 3 Mayıs duruşmasında mahkeme salonuna alınmayarak Adliye Sarayı önüne biriken gençlerin içlerindeki kin duygusu nümayiş şekline dökülmüştür. Âmme şahidi diye dinlenen Osman Yüksel ve Ülker bu nümayişin yalnız ve ancak komünistlere, yahut yeni adı ile Turoçkistlere karşı yapıldığını kesin olarak söylemişlerdir. Sait’in ifadesine göre, nümayiş kafilesinin başında Ankara Emniyet Müdürü Şinasi’nin bulunması ve kafile Ulus Meydanına gelinceye kadar polisin müdahale etmeyişi dikkate değer. Bundan sonra polisin yaptığı müdahale, telâşlı ve izam edici bir adam olduğu anlaşılan Ankara valisinin teşebbüsü ile olmuştur. Hüseyin Namık Orkun ile çektirdiğim resmi bir suç vesikası sayacak kadar mübalağacı olan Ankara valisinin millî bir tezahürü ihtilâl sanmasının ceremesini on aydır biz çekiyoruz. Müdafaa şahidi diye gösterdiğim Ankara Emniyet Birinci Şubesi memurlarından Zühtü ve Mahmut’un şahadetlerini dinlemeye mahkemeniz lüzum görmedi. Beni adım adım takip ettiklerini tevkifimden sonra öğrendiğim bu iki memur dinlenmiş olsaydı nümayişte ilgim olmadığını en salâhiyetli insanlar olarak bildireceklerdi.


Maarif kadrosunda mühim yerler tutan ve vaktiyle komünizm suçundan dolayı hepsi de sabıkalı olan birkaç yerli komüniste karşı yapılan ve suçsa, tecemmüât kanununa göre vasıflandırılması gereken bu millî hareketi dallandırıp budaklandıran, benim iki şahsî düşmanım olan Falih Rıfkı ile Hasan Âlî olmuştur.


Falih Rıfkı, Ankara nümayişinden mevkuf olan gençlerin henüz polis tahkikatı (ilk tahkikatı) yapılırken Ulus gazetesinde kışkırtıcı ve iftiracı yazılarla vakayı büyütmüş, efkâr-ı umûmîyede heyecan uyandırmıştır. 3 Mayıs’ta polis tarafından tevkif olunan yüze yakın gencin henüz sorgusu bile yapılmadan Falih Rıfkı, 7 Mayıs’ta kışkırtıcı neşriyata başlamış, bu yalan neşriyat; 8, 9, 11, 13, 14, 18 Mayıs tarihli Ulus’larda devam etmiş, hiç yoktan ortaya bir Irkçılık-Turancılık dâvâsı çıkarmıştır.


Aleyhime dâvâ açması için Hasan Âlî ile birlikte Sabahattin Ali’yi tahrik eden de yine Falih Rıfkı olmuş ve Ulus gazetesinin avukatını fahrî bir hukuk müşaviri gibi Sabahattin Ali’ye vermiştir. Kendisini Hasan Âlî ile Falih Rıfkı’nın tahrik ettiğini Sabahattin Ali Orhan Şaik’e söylemiş, Orhan Şaik de bunu duruşma sırasında mahkemeye bildirmişse de maalesef bu sözleri zabta geçmemiştir.


Hasan Âlî, bir kitabını vaktiyle Orhun’da tenkit ederek cehaletini açığa vurduğum için, Maarif Vekâletinde orta öğrenim müdürü olduğu zamandan başlayarak bana şahsî kin gütmüş, selefi Saffet Arıkan’ın son zamanında bir mebusun kendi kendine yaptığı teşebbüsle resmî bir liseye tayinim tahakkuk etmek üzere bulunmuşken Maarif Vekâletine geçerek ilk icraat olmak üzere benim tayinimi durdurmuştur.


Bütün bunlar Hasan Âlî ile Falih Rıfkı’nın benim aleyhimde nasıl bir kinle hareket ettiklerini açıkça göstermektedir. Ankara nümayişi olunca bu iki düşman bundan istifade etmek için fırsatı ganimet bildiler. Ve bu nümayişin âdeta hükûmeti devirmek için yapılmış bir ihtilâl olduğunu velvele ile etrafa yayarak fikirleri bulandırdılar.


Şimdi soruyorum: "Zevceme ve benden Ankara mahkemesinin tafsilâtını istemiş olan iki iyi talebeme duruşma safahatını ve Sabahattin Ali’nin mahkemeden kaçtığını yazdım diye beni tahrikçilikle itham eden savcı Kâzım, daha ben tevkif olunmadan ve hükûmet resmî tebliği neşretmeden önce Ulus gazetesiyle efkâr-ı umumiyeyi bulandıran Falih Rıfkı ve meta’mış gibi onun makalelerini günde dört defa tekrarlayan Ankara radyosu hakkında niçin takibat yapmadı? Ulus gazetesiyle Ankara radyosu olmasaydı Ankara nümayişi denilen hâdise iki günde unutulup gidecekti. Bu hadise gazete ve radyolarla bütün dünyaya mübalağalı bir şekilde anlatılırken, bunu bir mektupla zevceme bildirmemin bir tahrik olduğunu iddia etmek ne demektir? Hüküm vermeyi mahkemeye ve namuslu insanların vicdanlarına bırakıyorum."


Hasan Âlî’nin şahsî garezle hareket ettiğinin en bariz delillerinden biri de şudur: Erenköy Kız Lisesi’nde tarih öğretmeni olan zevcem Bedriye Atsız, 16 Mayıs’ta tevkif edildiği hâlde tevkifinden üç gün önce vekâlet emrine alınmış, yetmiş iki günlük mevkufiyetten sonra tahliye olunduğu ve vekâlete dilekçe ile başvurduğu hâlde vazifesi verilmemiş, verilemeyeceği de Hasan Âli’nin imzasıyla gelen bir kağıtla kendisine bildirilmiştir. Hâlbuki aynı şekilde vekâlet emrine alınmış olan Reşide Sançar ile Ziya Özkaynak tekrar öğretmenliğe getirilmiştir. Demek ki, vekâlet emrine almalar ve tayinler tamamıyla bana karşı olan kinle ayarlanmıştır. Nitekim Ankara’da kendilerini ziyaret ettiğim Orhan Şaik, Hüseyin Namık, Osman Turan da sırf bu yüzden vekâlet emrine alınmışlardır.


Bu kadar büyük, âdeta cihanşümul bir dâvânın sorgusunu üzerine alan Kâzım Alöç, dâvânın azameti ile uygun şahsî bir ikbal temini hevesiyle işe başlamış, müzelerdeki heybetli mankenlerin altından iki değnek parçası çıktığı gibi bu hâilevî tahkikatın altından da bir iki manyakla, masum ve vatanperverler çıkınca inanamamış, muhakkak resmî sözlere uygun ifadeler almak için maznunlara Emniyet Müdürlüğündeki yardımcıları ile birlikte her türlü işkenceler yapmaktan çekinmemiştir. İnsanların insan gibi hava ve güneş görerek yaşayacağı kocaman bir askerî cezaevi varken maznunları sıkışık, pis, bir karyolanın ancak sığdığı hücrelerinde güneş bulunmayan, yaz günlerinde musluklarından su akmayan Emniyet Müdürlüğü nezarethanesine niçin götürdüğü elbette mahkemenizce takdir olunmuştur.


Bütün bunlardan sonra iddianamesinin ikinci sahifesinde benim için “muvazenesizliği ile mâruf olan Nihâl Atsız şecaat arz etme kabilinden huzurunuzda ölmüş bir reisicumhura karşı hakareti kanunlarımız suç saymaz demek suretiyle kendi şahsî kin ve ihtirası uğrunda millî mukaddesata bile dil uzatmaktan hayâ etmeyen vicdansız olduğunu ortaya koymuştur” diyerek bana hakaret etmekten çekinmiyor.


Gerçi savcı Kâzım’ın haykırarak savurduğu bu küfürlerle benim şerefimin safiyeti bulanamaz. Çünkü benim şerefim bir değil, birkaç yüz Kâzım Alöç’ün alçaltamayacağı kadar yüksektir. Beşinci sınıf askerî hâkim Bay Kâzım Alöç bu dünyadan şöylece bir gelip geçecektir. Fakat ben muhteşem anamızın bağrında, yani vatan topraklarında yatarken yarınki nesiller benim ektiğim tohumun yemişlerini devşireceklerdir.


“Ölmüş olan devlet reislerine hakaret kanunî bir suç değildir” derken ben kanuna uygun bir söz söyledim. Kanun adamı olması gereken ve hukukî bir cevap vermesi icap eden Kâzım buna “hayâ etmeyen, vicdansız” kelimeleriyle karşılık verdi. Bu iki çirkin sıfat tarih denilen yıkılmaz ve aşınmaz kayanın duvarlarına çarptı, fakat henüz bir yankı hâlinde dönmüş ve bize erişmiş değildir. O yankı bize eriştiği zaman bu dâvâ yeniden görülecek, fakat bu sefer yanılmaz tarihin temyizsiz hüküm verdiği bir mahkemede maznun ve mahkûm mevkiinde Kâzım Alöç oturacaktır.


Mahkemede Fehiman’ın sorgusunun yapıldığı 29 Eylül 1944 tarihli celsede hepimize birden “katiller, caniler” diye bağıran; bize Pera Palas Otelini tahsis edemeyeceğini ileri sürerek istihza kabiliyetini ispata yeltenen;
“Elbette her türlü işkenceyi göreceklerdir” diye şecaat arz eden;
İstediği şekilde ifade almak için anayasamızla yasak edilen işkence yollarına saparak Reha’yı, Hamza’yı, Hikmet’i, Osman Yüksel’i, Orhan Şaik’i, “tabutluk” denilen, tepesinde beş yüzer mumluk üç ampul yanan, bir insanın ancak ayakta durabileceği kadar dar bir hücreye sokan; Âmme şahidi diye ifadesini okuttuğu Külâhlıoğlu Mehmet’e falaka attıran; Necdet Sançar’ı ne bir penceresi ne de bir hava deliği olmayan bir hücrede yirmi iki gün tutan; Zeki Velidî’yi iki gün aç bırakan; Beni toprağın beş metre altında, küflü ve rutubetli havasında kibrit yanmayan ve eşyalar küflenen, duvarlarından lâğım borusu sızan bir mezarda bir hafta tutan; Masum zevcemi tevkif ettirerek yavrusundan zorla ayırıp o zaman dört yaşında bulunan küçücük oğlumu anası babası sağken öksüz bırakan bu adamın vicdansız diyerek beni tahkire cüret etmesi vicdana karşı bir iftira ve işgal ettiği makama hakarettir.


Emniyet Müdürlüğünde bütün ifadeler bu şekilde işkencelerden sonra veyâ işkence tehditleriyle alınmış, ifadeler alınırken de kanunî hak ve salâhiyetleri olmadığı hâlde Emniyet Umum Müdürlüğü Müdür Muavini Kâmuran Çıkrık, İstanbul Emniyet Müdürü Ahmet Demir, Birinci Şube Müdürü Said zaman zaman hazır bulunmuşlar, maznunlara sualler sormuşlar, hakaret etmişlerdir.


Yirmi milyonun selâmeti için çırpındığını, nedense sesi titreyerek söyleyen Kâzım Alöç’ü, bu vatanperverliğinden dolayı tebrik ederim. Fakat o yirmi milyonun arasında Yahudilerden, Arnavutlardan, Boşnaklardan önce Türk ırkından gelenlerin de bulunduğunu kendisine hatırlatırım. Anayasada yalnız 88'inci maddeye saplanmamasını, mânâsını yanlış anladığı o maddeden önce 73'üncü maddeyi de ezberlemesini tavsiye ederim.


SONUÇ


Netice olarak şunları söylüyorum:


1-Türkçüyüm. Türkçülük milliyetçiliktir. Irkçılık ve Turancılık da bunun şümûlüne dahildir. Memleket, ya bu iki temel üzerinde yükselecek veya yıkılacaktır. Irkçılık ve Turancılık Anayasaya aykırı değildir. Ceza Kanununda sarahatle suç olduğu yazılmayan bir hareketten dolayı kimse suçlandırılamaz. Devlet de icraatıyla açıkça ırkçı, Hatay’ı ilhak etmekle de Turancıdır.


2- Yalnız gönderilenlere malûm mektuplara ve herkese meçhul vasiyetnameme bakılarak hükûmeti alenen tahkir ettiğim iddia olunamaz. Bunlar polisin başka bir mesele için yaptığı arama dolayısıyla elde edilmiştir. Hükûmeti tahkir ettiğim hakkında bir şikâyet veya ihbar yapılmış değildir. Şu dakikada böyle mektuplar yazmış veya vasiyetname hazırlamış kaç bin kişinin bulunduğunu Tanrı bilir. Anayasaya göre istediğim gibi düşünmekte serbestim. Çünkü eşit adaletin hüküm sürdüğü hür vatandaşlar diyarının vatandaşıyım.


3- Ankara nümayişini hazırlamadım. Bu nümayiş mebusların teşvik ve Sabahattin Ali’nin tahrik ettiği milliyetçi gençliğin kalbinden kopmuş maşerî ve millî bir harekettir. Bunu hükûmet aleyhinde bir hareket diye gösteren benim şahsî ve barışmaz düşmanlarım olan Hasan Âlî ile Falih Rıfkı olmuştur.


Sözlerimi bitirirken tarihî bir misâl zikretmeden kendimi alamıyorum: Taşa tutularak öldürülecek bir maznun hakkında İsa Peygamber’e fikrini sordukları zaman ilk önce hiçbir söz söylememiş. Israr olununca “içinizde hiç günahsız olan kim ise ilk taşı o atsın” diye cevap vermiş.


Siz de, eğer bir parça olsun benim gibi düşünmüyorsanız, iyi veya kötü daima doğruyu söylediğime kani değilseniz istediğiniz şekilde karar verin. Siz hâkimler de insan olduğunuz için belki insanlık icabı zuhûllerde bulunabilirsiniz. Fakat yanılmaz hâkim olan zaman, yani tarih, hepimiz hakkında en âdil kararı verecek, Irkçı ve Turancı olduğum için mahkûm olursam bu mahkûmluk hayatımın en büyük şerefini teşkil edecektir.

Pazartesi Saat 16.55
19 Şubat 1944
NİHÂL ATSIZ

- SON -

1944 TÜRKCÜLÜK DAVASINDA NIHAL ATSIZIN SAVUNMASI 5.BÖLÜM

Savunmanın içerisinde adı geçen kişilerin kimlikleri:

Kazım Alöç: Türkçülük Dâvâsının görüldüğü Sıkıyönetim Mahkemesinin savcısı. Hatıralarını, aradan yirmi yıl geçtikten sonra, 1960’larda Yeni Gazete’de yayınlamıştır.

Şerif Hüseyin: Osmanlı Devleti'nin, 1916'ya kadar Mekke emiri, Birinci Dünya Savaşı'nda İngilizlerin kışkırtmaları ve para yardımları ile Osmanlı Devleti'ne isyan etti. Hicaz krallığına getirildi. Ancak Suudîlere yenilince 1924'te krallıktan çekildi. Ölümü 1931.

Çerkez Ethem: Millî Mücadelenin Kuvay-ı Milliye döneminde silâhlı çeteleriyle Yunanlılara karşı direndi. TBMM Hükûmeti'ne karşı girişilen isyanların bastırılmasında yararlı hizmetler yaptı. Ancak, düzenli ordu kurulunca disiplin altına girmek istemedi ve bu defa, yeni Türk ordusuna karşı savaştı. Yenilince Yunanlılara sığındı. Atina'ya ve oradan Ürdün'e gitti. Ölümü: Suriye, 1950.

Kürt Şeyh Said: Lozan Barış görüşmelerinde sonuca bağlanamayan Musul meselesi görüşüleceği sırada. İngilizler, doğu illerindeki aşiretler üzerinde nüfuzu bulunan Şeyh Sait'i, para ve silâh vererek ayaklanmaya teşvik ettiler. Şeyh Sait, Kürt bağımsızlığını savunan çevrelerle de iş birliği içindeydi. Din silâhını kullanarak ayaklandı (1 Şubat 1925). Bu ayaklanma, kısa sürede Kürt hareketi şekline dönüştü. Şeyh Sait, Doğu Anadolu'da bazı şehir ve kasabaları eline geçirdi. Üzerine gönderilen birlikleri dağıttı. Ancak, hükûmetin aldığı ciddî tedbirler üzerine başarısızlığa uğradı. İki buçuk ay süren isyan, Şeyh Sait'in yakalanmasıyla sona erdi. Şark İstiklâl Mahkemesi'nde yargılanan Şeyh
Sait idam edildi.

Arnavut Rıza Tevfik: Ünlü Şair ve filozof Rıza Tevfik Bölükbaşı. Sevr Antlaşması'nı imzalayan
heyette yer aldığı için 150'likler listesine dahil edildi ve 1922'de yurt dışına çıkarıldı. Önce Ürdün'e, sonra Lübnan'a yerleşti. 1943'te Türkiye'ye döndü. Osmanlı Devleti'nin son döneminde Şûray-ı
Devlet (Danıştay) reisliği ve Maarif Nazırlığı da yapmış olan Rıza Tevfik 1949'da İstanbul'da öldü.

Ali Rıza Artunkal: Emekli olduktan sonra milletvekilliği ve bakanlık yapmıştır.

Mahmut Esat Bozkurt: Eski Adliye Vekili. Daha sonra üniversitede İnkılâp Tarihi dersleri vermiştir

Nurullah Barıman: Türkçülük dâvâsı sanıklarından. Gazeteci.

Mehmet Emin Yurdakul: Türkçü şiirleriyle ün kazanmış şair.

Şemsettin Günaltay: Tarih bilgini, profesör. 1948 – 1950 arasında CHP iktidarının son başbakanı.

Cihat Savaş Fer: 1944’te yargılanan Türkçülerden. O sırada Mühendis Mektebi (İTÜ) öğrencisiydi.

İsmet Tümtürk: Türkçülük dâvâsı sanıklarından. O sırada İstanbul Belediyesinde murakıptı. Daha sonra, emekli olana kadar avukatlık yaptı. Atsız’la birlikte Orkun dergisini (1950-1952) , 1960 darbesinden sonra Milli Yol dergisini(1962) yayınladı. Türkçüler Derneğinin kuruluşunda önemli payı vardır. Bu derneğin ilk genel yönetim kurulu üyesi. Yeni Orkun (1988 – 1990) dergisinin ilk
sayılarında yer aldığı Orkun (1998 - ...) dergisinin ilk sayısı yayımlanırken bir trafik kazasında vefat etti. (1998)

Hamza Sadi Özbek: 1944’te yargılanan Türkçülerden.

Çınaraltı Dergisi: İkinci Dünya Savaşı yıllarında Yusuf Ziya Ortaç – Orhan Seyfi Orhon ikilisinin çıkarttıkları, türkçü görüşlerin ağırlık taşıdığı haftalık fikir ve edebiyat dergisi. Atsız’ın da
Çınaraltı’nda bir çok makalesi yayımlanmıştır.

Reha Oğuz Türkkan: Çok genç yaşlarda Türkçülük mücadelesine atıldı. Bozkurt, Gök Börü, Ergenekon, dergilerini ve Türkçülükle ilgili kitaplar yayınladı. Kitap Sevenler Kurumu’nun
kuruluşuna önderlik etti. 1944’te tutuklandı. Türkçülük dâvâsında tabutlukta işkence gördü. Beraat ettikten sonra amerika’ya gitti ve orada iş hayatına atıldı. Türkiye’ye kesin olarak döndükten sonra (1974) Yay-Kur’un kuruluşuna ön ayak oldu. Tabutluktan Gurbete, Biz Kimiz, Yükselen Milliyetçilik gibi eserler yayınladı. Türk 2000 Vakfı’nı kurdu ve uzun yıllar başkanlığını yaptı. Orkun yazarı.

Cemal Oğuz Öcal: Türkçülük dâvâsı sanıklarından. Ateşli şiirleriyle tanınmıştır. Öğretmen.

Aylı Kurt Yayınları: Atsız ve arkadaşlarının yönetiminde Türk tarihine ve Türkçülüğe ait kitaplar, broşürler bu isim altında yayınlanırdı.

Dr. Fethi Tevetoğlu: (1916 – 1989) askerî tabip üsteğmen iken tutuklandı. Atsız’la genç yaşta tanışmış ve şiirlerini “Atsız’a Yoldaş” adıyla yayınlamış. Kopuz dergisini çıkarmıştı. Beraat ettikten sonra askerî hizmetlerine devam etti. Amerika’ya gönderildi. Oradan dönüşte Samsun’da serbest hekim olarak çaılştı. Samsun senatörlüğü (1961 – 1973), Senato Dış İşleri Komisyon Başkanlığı, AP senato grup başkanlığı yaptı. 1973seçimlerini kaybedince almanya’ya giderek hekimlik mesleğine devam etti. İslâm Konferansı genel sekreter yardımcısı oldu. (1976 – 1986) Türk Ocaklarında çeşitli dönemlerde görev aldı. Hars Heyeti başkanlığı yaptı.

Nejdet Sançar: Doğumu 1910. Atsız’ın kardeşi. Balıkesir’de edebiyat öğretmeni iken tutuklandı ve Türkçülük dâvâsından yargılandı. Bakanlık emrine alınmışken, beraat ettikten sonra da kendisine
uzun süre görev verilmedi. Zonguldak’ta edebiyat öğretmenliğine tayin edilince, burada Komünizmle Mücadele Derneği’ni kurdu ve bu derneğin yayınlarını yönetti. Daha sonra Ankara’ya tayin edildi. Polis Koleji’nde ders verdi. Millî Kütüphane’deki memurluk hayatından sonra emekli oldu ve İstanbul’a yerleşti. Ancak az sonra vefat etti. (1975) Türk – İtalyan Savaşları, Türklük Sevgisi, Hasan Âli ile Hesaplaşma adlı kitapları vardır. Genç yaşta kaybettiği oğlunun adına kurduğu “Afşın Yayınları”nı yönetmiştir.

Sabahattin Ali: Ünlü hikaye ve roman yazarı. Gençlik yıllarında milliyetçi olan Sabahattin Ali, Atsız’ın çıkardığı Atsız Mecmua’da yazılar yazmıştı. Daha sonra, Atatürk’e hakaretten hapis cezası aldı. Hapisten çıktıktan sonra Marksist gruplara katıldı. Turancılar aleyhinde “İçimizdeki Şeytan” adıyla roman yayımladı. Millî Eğitim’de görev aldı. 1946’dan sonra Aziz Nesin’le birlikte Marko Paşa adlı mizah gazetesini çıkardı. Bulgaristan’a kaçmak isterken sınıra yakın bir yerde öldürüldü.

Cabbar Ertürk: 1944’te yargılanan Türkçülerden. O sırada Hukuk Fakültesi öğrencisiydi. Daha sonra hâkimlik yaptı. Yassıada duruşmalarından önceki sorgu heyetinde görev aldı.

Sait Bilgiç: 1944’te yargılanan Türkçülerden. Daha sonra avukatlık, Isparta milletvekilliği (1950 – 1960) ve Türk Milliyetçiler Derneği genel başkanlığı, MHP genel başkan yardımcılığı yaptı. 1988’de vefat etti.

Osman Yüksel Serdengeçti: 1944’te DTCF felsefe bölümü öğrencisiydi. 1950’li yıllarda
Serdengeçti dergisini yayımladı. Malatya suikastı dolayısıyla tutuklandı. 1965’te Antalya milletvekili seçildi. 1983’te İstanbul’da öldü.

Nevzat Tandoğan: 1944’te Ankara Valisiydi. Bir dâvâya adı karıştığı için makamında intihar etti.

Falih Rıfkı Atay: O dönemde milletvekili ve Ulus gazetesinin başyazarı. Ulus, CHP iktidarının yarı
resmî yayın organı idi.

Hasan Âli Yücel: Felsefeci ve eğitimci. Türkçülük Dâvâsı sırasında Millî Eğitim Bakanı.

Reşide Sançar: Atsız’ın kardeşi Nejdet Sançar’ın eşi. Kimya öğretmeni.

Orhan Şaik Gökyay: Atsız’ın Edebiyat Fakültesinden sınıf arkadaşı. 1944’te Ankara’da Konservatuar müdürüydü. Sabahattin ali ile olan dâvâsı dolayısıyla Ankara’ya gelen Atsız’ı bir gece evinde misafir etmişti. Bu sırada kendisine gelen talimatla Atsız’ı evinden çıkarması istenmişti. Gökyay bu isteğe uymadı. Türkçülere karşı saldırı başlayınca görevinden alınarak tutuklandı ve Türkçülük dâvâsının sanıkları arasına katıldı. Edebiyat tenkidleri, incelemeleri ve şiirleriyle ün yapmıştır. 1995’te İstanbul’da vefat etti.

Hüseyin Namık Orkun: Tarihçi, öğretmen, müellif. Türkçülük dâvâsının sanıklarından. Eski Türk Yazıtları, Türk Tarihi, Türkçülüğün Tarihi ve Yeryüzünde Türkler başlıca eserleridir.

Osman Turan: O sırada Ankara Üniversitesi Dil-Tarih ve Coğrafya Fakültesi’nde doçentti. Atsız, Ankara’ya gittiği zaman Fakültede onu ziyaret etmiş ve bu yüzden Osman Turan, hükûmet çevrelerince mimlenmiştir. Daha sonra profesör, Türk Ocağı genel başkanı, milletvekili ve AP genel başkan yardımcısı oldu. Selçuklu ve Orta Çağ tarihinin tanınmış uzmanlarından.

Fehiman Altan: Türkçülük dâvâsı sanıklarından. O sırada Mühendis Mektebi (İTÜ) talebesi. Hâlen hayattadır.

Hikmet Tanyu: Türkçülük dâvâsının sanıklarından. O sırada İç İşleri Bakanlığında memurdu. Daha sonra öğretmenlik yaptı. Ankara İlâhiyat Fakültesi’nde profesör ve dekan oldu. Tutuklu Türkçülere yapılan işkencelerin sorumluları hakkında dâvâ açtı ve onları mahkûm ettirdi. Ancak, 1950’den sonra çıkarılan af kanunu, bu mahkûmiyetleri geçersiz kıldı.

Mehmet Külâhlıoğlu: Sorguya çekilen, ancak dâvâ dışı bırakılan Türkçülerden. O sırada Tıp Fakültesi öğrencisiydi. Daha sonra memleketi olan Erzincan’da uzun yıllar hekim olarak çalıştı.

Zeki Velidi Togan: Tanınmış tarihçi. Atsız’ın Edebiyat Fakültesi’nden hocası. Türkçülük dâvâsı sanıklarından. Ölümü: İstanbul 1970

Kâmuran Çukruh: Daha sonra valiliğe getirilmiştir. Atsız, Türkçülere yapılan işkencelerden sorumlu tuttuğu Çukruh’un soyadını, onu aşağılamak amacıyla ve bilerek “Çıkrık” şekline sokmuştur.

SEN KİMSİN?

İnsan yaratılış itibarı ile sosyal bir varlıktır. Yaratılmış olması bir “Yaratan” olduğunu, sosyal olması ise tek başına yaşayamayacağını gösteren temellerdir. Dünyayı “cennet” yapmak ve nimetlerinden faydalanarak “ait olduğu yere tertemiz geri dönmekle” yükümlü olarak, kavim kavim yaratılan insanoğlu, zaman içinde asli yaradılış gayesinden değişik sebeplerle uzaklaşmış/uzaklaştırılmış ve kim olduğunu unutmuş görünmektedir. Yaşanılası bir dünya ve (inananlar için) aynı güzellikte bir ahiret için insanoğlu kendisine “ben kimim” sorusunu sormak ve doğru cevabı vermek zorundadır.

Materyalist emperyalizmin dayatmacı ve tekelci dünya düzeni içinde büyük yalanlarla bölünen insanların çoğunluk haline geldiği dünyamızda, sömürgeci patronlar ve piyonları dünyamızı kan gölüne çevirmişlerdir. Kültürel olarak bozulan/yozlaştırılan ve ekonomik olarak diz çöktürülen insanlar yeni/modern kölelik düzeninin parçaları haline gelmişlerdir.

İlk çağlarda; fiziksel anlamda güçlüler, daha sonra benzerlerin birleşmesi ve/veya güçlülerin yanında yer alanların oluşturduğu gruplar, daha sonrasında ise siteler, klanlar, kabileler, aşiretler, halklar derken dünya genel anlamda milletleşerek bu güne kadar gelmiştir. Zaman içinde zayıf düşen uygarlıklar, devletler ve milletler büyüklere yem olarak, yok olmuşlar/dönüşmüşler ve bu günkü demografik dünya yapısı meydana gelmiştir.

Dünyayı bir milletler ailesi olarak düşünecek olursak; dünya nimetlerinden biraz daha fazla yararlanmak isteyen benciller, sınır tanımaksızın her zaman yeni bir sömürü aracı bulmakta/icad etmekte hiç zorlanmamışlardır. Bazen dil, bazen din, bazen felsefi inanç sistemleri diyebileceğimiz “izm’ler”, bazen kavim farklılıkları bahane edilerek, bazen üzerine değişik kutsaliyetler atfedilen cemaat, takım, grup, parti gibi kavramlar icad edilerek insanlar birbirine düşman edilmiştir. Binlerce yıllık bu süreçte insanoğlu bazen bilerek, bazen bilmeyerek kendisine kurulan “büyük oyunda” bir o yana, bir bu yana savrularak bu güne kadar gelmiştir.

Kendisine “ben kimim” sorusunu sormayanlar/bu soruyu kendisine sormaya cesaret edemeyenler ve hatta kendisine bu soruyu sormayı akıl bile edemeyenler ile bu soruya yanlış cevap verenlerin çoğunlukta olduğu günümüz dünyası ise ekolojik denge “dahil” olmak üzere tamamen bozulmuştur.

Yaratıldığını unutan insan süreç içinde kendi yaptığı putlara tapar hale gelmiş/getirilmiştir. Mitolojik çağın insan yapımı “cilalı taş tanrıları” cahiliye çağında yerini “tahta ve çamur tanrılara” bırakmış, hangisinin daha üstün olduğunu ispat için savaşlar çıkmış ve putlarına kan bulaştıran bu anlayış modern çağ olarak adlandırılan günümüzde altın, petrol ve topraktan oluşan yeni “tanrılar” icad etmiştir.

İnsanı sömüren bu düzenin sahipleri varlıklarını sürdürebilmek ve üzerine kutsaliyetler yüklediği kavramları kabullendirebilmek için bir de “ruhban sınıf” teşekkül ettirmiştir. (Benim ruhban sınıf olarak adlandırdığım bu grup, dinde ruhban, siyasette lider, iş hayatında patron/yönetici olarak yapılandırılmıştır.) Bireylerin amaçlarına ulaşmaları için geçecekleri tüm yolları önceden kesen profesyonel eşkiyalar, global teröristler, misyoner tüccarlar ortaklaşa yaşamın her alanında pusuya yatmış halde yeni kurbanlarını beklemektedirler. Emeğe, bilime, yaşayanlara saygı göstermeyi unutan, düşünürlerini, gönüllü hizmetkârlarını ve sevenlerini yaşarken gömen anlayış dünyayı bu hale getirmiştir.

Demokrasi, özgürlük, insan hakları, kanun, anayasa gibi boyalı ve göstermelik tartışmalar içinde kaybedilen asırlar asli kavram olan “adalet” unutulduğu için hal-i pür melalimiz budur… Düşünün: Adalet yoksa, ne olabilir?

Ne olabilir ki: Terör, mafya, içi boş tartışmalar, açlık, sefalet ve kan… Adalet yoksa başka ne olabilir ki… 

İnsan hakları ve özgürlük mü istiyorsunuz? İslam’ın inanç temeli özgür insandır. Esir insanın dini ve insani hiçbir mükellefiyeti yoktur. Kölelik bu nedenle yasaklanmış, insan onuruna yakışmayan esarete son verilmiştir. Ruhban sınıfı yasaklanmış, Allah ile insan arasında kişi ve kurum bırakılmamıştır.

Demokrasi mi istiyorsunuz? Allah katında statü derecesi gözetilmemiş, tüm insanlar eşit kılınmıştır.

Sosyal adalet mi istiyorsunuz? Komşusu aç iken tok yatmayı yasaklayan, sadaka ve zekât müessesini mecbur kılan/kurumlaştıran anlayıştan daha büyük sosyal adalet örneği var mı?

İnsanlığın temeli olan adalet mi istiyorsunuz? Hata yaparsanız tövbe kapım açık ama bana sakın “kul hakkı” ile gelmeyin diyen bir anlayıştan daha büyük adalet örneği gösterebilir misiniz? Dünyanın merkezine kendisini koyan ve sadece “ben” diyen anlayışa verilecek en güzel cevap budur. Dünyayı ve tüm insanları yaradan Allah bile, bir kulun hakkını diğer kuluna helal edemeyeceğini bildirirken; bilerek ve isteyerek kul hakkı yiyenler, görmezden gelenler, sömürenler, çalanlar, organize çeteleşenler insanlığa demokrasi ve özgürlük getiremezler… Huzur ve adalet getiremezler…

“Kul hakkı ilkesini” ve “Ahde vefa imandandır, ahde vefası olmayanın imanı da olmaz” inancını ilke edinmeyenlerin dünyamıza ve insanlığa acıdan başka verebilecekleri hiçbir şey yoktur. Hak yemeyen ve hakkını yedirmeyenlerden oluşan bir millet kendisi huzur bulduğu gibi dünyaya da huzur verir.

İnsanın en büyük hakkı yaşam hakkıdır. Açlıkla, terörle, savaşla yok edilen milyonlarca insanı düşünürsek sonucun ciddiyeti daha iyi anlaşılır. Bir yanda milyarlarca aç insan, diğer yanda mutlu azınlıklar… İşte terörün en büyüğü budur…

Milyonlarca “sahte kutsal” kavram/örgüt üreten “sahte düzen” insanlığın en büyük düşmanıdır. İnsanlığın kurtulabilmesi için önce sahte “kurtarıcılardan kurtulmak” gereklidir. İnsanı yok sayan, emeğini yok sayan, çalan, gasp eden kan emici/ölü sevici insanlık düşmanı düzenin yok edilmesi, yine her türlü olumsuzluğa rağmen; özgür düşünebilen/yaşayabilen insanlar tarafından gerçekleştirilecektir.

İnsan yoksa millet, millet yoksa vatan/devlet/bayrak olmaz… Milleti millet yapan asli unsur ise dil’dir. Aynı dili konuşan, aynı ülküye koşan insanlar varsa; vatan olur, devlet olur, bayrak olur…

Zaman içinde “belki anla-ya-mayanlar çıkabilir diye” asırlar önce “Milletim için yemedim, içmedim, uyumadım…” diyerek her şeyin insan için olduğunu “Bengü Taş’a” kazıtan Bilge Kaan’ın Nesli bunu unutmamak zorundadır. Yesevi Hoca’nın Nesli, Asım’ın Nesli önce kendisi, sonra milleti ve nihayetinde dünya için, insanlık için yeniden dünyanın liderliğini almak zorundadır. Dünyayı Türk’çe görüp, Türk’çe anlayıp, Türk’çe düşünüp, Türk’çe yorumlayarak; dünyanın Türk’e olan ihtiyacını kavrayabilecek yüksek beyinler, bir an önce “yeniden adalet için” gözlerini en yükseğe dikmek ve hedefe yürümek/koşmak/varmak zorundadır.

Dününü bilmeyen bu günü anlayamaz, bu günü anlayamayanlar yarınlara yön veremezler… Eleştirmek kolay, emek vermek zordur, yıkmak kolay, tamir etmek/yapmak zordur…

“Layık olduğunuz gibi yönetilirsiniz…” ilkesini görmezden gelenler ile “İnsan’ı yaşat ki; Devlet yaşasın…” sözündeki “İnsan’ı (Millet’i)” yok sayıp/reddedip sadece “Devlet’i” kutsallaştırarak, kolaycılıkla sadece eleştiri/hain-kahraman üretenler ise ya görevlidir, ya da asla aynaya bakmayanlardır…

Üretmeyenin tükendiğini, kendi kültür endüstrisini ve markalar imparatorluğunu kuramayanların yok olduğunu bilerek emek verenler/mücadele edenler; “kim olduğunu bilerek” dünyayı kavramış, “önce insan” diyebilenler mutlaka hedefe varacaklardır.

Şimdi soruyorum: Sen kimsin?

Sevgi / Saygı / Dostlukla…

Başbuğ Alparslan Türkeş'ten - Din ve Toplum

Din ve Toplum

İnsanlar inanç sahibi olmak ihtiyacındadırlar, inanmak ihtiyacındadırlar. İnançsız insan boş bir kabuk gibidir. İnançsız insan pusulasız, dümensiz bir gemi gibidir. En eski çağlardan beri insan toplulukları gerek kâinat hakkında, gere sürdükleri yaşayışla ilgili olarak belirli inançlara sahip olmuşlar ve bu inançlara göre münasebetlerini yaşayışlarını düzenlemişlerdir.

Her toplumun bir dini vardır. Din insanlara nasıl hareket etmesi gerektiğini, birbirleriyle en iyi münasebetleri ne şekilde yürütebileceklerini ve insanlara mutluluk sağlama yollarını gösteren bir inançlar topluluğudur. Her toplumda din müessesesi olagelmiştir. Din müessesesi sosyal bir müessesedir. Hiçbir toplumun dinsiz bulunmadığını ve dinsiz yaşayamadığını bugün tespit etmiş durumdayız. Dini halkın afyonu diye niteleyen Marksist görüşler bugün komünizmle idare edilen ülkelerde dahi terk edilme yoluna gitmiştir. Bugün büyük komünist ülkelerden biri olan Sovyet Rusya' da özellikle kiliseye, Hristiyan dinine eskisine yaklaşan bir yer ve itibar verilme yoluna dönülmüştür. Gerçekten çeşitli toplumların tarihine baktığımız zaman din müessesesinin insanların hayatını tanzim eden, insanların daha mutlu yaşamasını sağlayan ve insanlar arasında kardeşliği telkin eden, iyiliği telkin eden bir müessese olarak faydalı hizmetler yaptığını görmekteyiz.

Gerçi kendi dininden olmayanlara karşı, başka toplumlara karşı ayrı dinlerden olmak dolayısıyla zaman zaman düşmanlıklar, zaman zaman çatışmalar, kışkırtmalar meydana gelmiştir. Fakat bunların sebep olduğu zararların yanında din müessesesinin insan topluluklarına sağladığı faydalar kıyaslanmayacak derecede büyüktür. Türk Milletinin, kendi toplum hayatında dininin yeri çok büyük olmuştur. Türkler İslamiyet'i kabul edinceye kadar çeşitli dinlere mensup olarak yaşamışlardır. Şamanlık Türklerin en eski çağlardan beri bünyelerinin oluşturduğu bir din müessesesi olmuş, Türklerin hayatına yön vermiş, bununla beraber Türkler Budiam'e girmişler. Bir kısmı Çin'le münasebetler neticesinde Konfüçyüs dinine de girmişlerdir. Ayrıca Hıristiyanlığı da kabul etmişlerdir. Müslümanlıktan önceki çağlarda Orta Asya'ya ulaşan misyonerlerin telkinleriyle bir kısım Türklerin Hıristiyan oldukları tespit edilmiştir. Selçukluları meydana getiren büyük Selçuk ailesi bildiğimiz gibi İslamiyet'e girmeden önce Hıristiyan olmuş ve Hristiyan isimleri almışlardı.

Fakat Türkler 1200 yıl önce İslamiyet'le temasa gelmişler ve İslamiyet'i kendi bünyelerinde, kendi tarihi gelişmelerine çok uygun bir din olarak görmüşler ve büyük bir iman heyecanı içinde bunu benimsemişlerdir ve İslamiyet'in kendilerine verdiği yüksek inanç, büyük heyecan ile yeni bir harekete sahip olmuşlar ve bu enerji büyük medeniyetler meydana getirmişler, yeni büyük devletler kurmuşlardır. Nitekim Selçuklu İmparatorluğu ve ondan doğarak dünyanın en büyük imparatorluğu haline gelmiş olan Osmanlı İmparatorluğu, Türklerin İslamiyet'i kabullerinden sonra meydana getirdikleri büyük varlıklardır.

Din, toplum içersinde sosyal bir müessese olduğuna göre, toplumun refahını, kalkındırılmasını ve devamlı mutluluk içinde yaşatılmasını öngören yöneticilerin bu sosyal müesseseye gerekli büyük önemi göstermeleri çok lüzumludur.

Cumhuriyet tarihinde, Osmanlı Devleti'nin son devirlerinde İslamiyet'in gerçek esaslarını örten hurafeler ve batıl inançların sebep olduğu durgunluk ve birçok zararlar dolayısıyla dine karşı ve özellikle İslamiyet’e karşı tepkiler gösterilmiştir. Bu tepkiler ölçüyü aşacak derecede olmuştur. Adeta toplum içinde din müessesesine gerek yoktur gibi bir zihniyetle bir kısım yöneticiler halkı horlamışlardır ve dini inançlarından dolayı halka baskı yapmışlar. Halkı büyük sıkıntılara maruz bırakmışlardır. Bu sebepten dolayı memleketin kalkındırılması yönünde girişilmiş olan birçok hareketler tepkiyle karşılanmıştır veyahut en azından halk tarafından gerekli şekilde benimsenmemiş, destek görmemiştir. Halkın işbirliğini sağlamada, halkın desteğini ve coşkunluğunu temin etmede bu büyük müessesenin varlığı ihmal edilmiştir. Bunları böylece belirttikten sonra, milletimizin bin iki yüz yıldan beri benimsemekle şeref kazandığı İslamiyet üzerinde görüşlerimizi belirtmek lazımdır.

Müslümanlık yeryüzüne en son gönderilmiş olan ileri, en iyi gelişmiş bir dindir. İslamiyet'in yüksek esasları insanlar arasında kardeşliği, insanların birbirlerini sevmelerini, insanların birbirleriyle olan münasebetlerinde hakkı, adaleti gözetmeyi ön gören bir dindir ve İslamiyet milletimize kuvvet vermiştir. Milletimizin büyük enerjisini disiplin içinde kullanmasını sağlamıştır. Bu büyük ruh ve bu büyük inançta Türk Milleti dünya üzerine yeni bir nizam getirmiş ve eski çağlarda bilinen dünyanın hemen her köşesini kendi medeniyet ışıklarıyla aydınlatmışlar ve kendi lekesiz adalet sistemleriyle bütün insanlığın hayatında ümitler meydana getirmişleridir. Nitekim Avrupa'da Protestanlığın kurucusu olan Luther dahi Türkleri bir kurtarıcı olarak görmüş ve Türklerin Almanya'yı da işgal ederek orada da vicdan hürriyetini sağlamalarını, lekesiz bir adalet nizamı getirmelerini beklediğini ifade etmiştir.

İslamiyet vicdan hürriyetini temel alan bir din durumundadır. Başka inanç sahibi, başka dine mensup olanlara karşı zulmü, zor kullanmayı reddeden bir görüş sahibidir. Bu dinin müsamahası, bu dinin getirdiği yüksek insani esaslar milletimiz için eski tarihinde alıp getirdiği değerlerle beraber büyük güç kaynağı olmuştur. İnançtan yoksun bırakılma insanların ihtiraslarına kendilerini kapıp koyuvermelerine yol açar. Tamamıyla bencil, başkalarına zarar verecek insan ihtiraslarının sınırlanması, kontrol arlına alınması insanların sağlam din duygusuna ve bunlarla beslenen ahlak görüşlerine sahip olmalarıyla mümkündür. Polisle, jandarmayla kanun hâkimiyetini sağlayabilmek gibi polisle, jandarmayla ahlak kurallarını koruyabilmek mümkün değ